Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 32. Ayet

    وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللّٰهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْاَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءُۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen lâ yucib dâ’iya(A)llâhi feleyse bimu’cizin fî-l-ardi veleyse lehu min dûnihi evliyâ(u)(c) ulâ-ike fî dalâlin mubîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah’ın çağrıcısına kulak vermeyenler yeryüzünde O’nu aciz bırakamayacak, O’na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır; bunlar apaçık bir sapkınlık içindedirler.”

      Allah’ın çağrıcısına kulak vermeyenler cümlesi, iki konu ile ilgili olabilir. Biri, tevhit inancı ve Allah’a imanla, diğeri de her konudaki muamelâtla. Sonra Cenâb-ı Hak, davetçisinin davetine uymayanlara şunu haber vermektedir: Onlar, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamayacaklar. Yani kimse Allah’ın azabından kaçıp kurtulamaz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Dünyada bazılarının cezasından kaçarak kurtulmak çoğu kere mümkün ise de firar ederek Allah’ın azabından kimsenin kurtulması mümkün değildir. O’na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır cümlesi de aynı mânaya gelmektedir. Yani onlar, dünyada iken başlarına gelen belâlara ve kötülüklere karşı birbirlerinden destek alıyorlar idiyse de, burada kendilerine fayda sağlayacak ve onları azaptan kurtaracak Allah’tan başka dost bulamayacaklar. Çünkü Allah, O’na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır buyurmakta, yani onların hiç dostu olmayacak demektedir. Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onlar birbirlerinin yakını ve yardımcılarıdır”. Fakat yakınlıkları dünyada onlara fayda veriyor idiyse de o gün hiçbir yakının yakınına faydası olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar apaçık bir sapkınlık içindedirler. Yani Allah’ın davetçisine uymayanlar, apaçık bir sapkınlık içindedirler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan bir ism-i mevsul (bağlaç) veya şart edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "men" kelimesinin şart manasında kullanıldığını ve bu şartın hem insanları hem de cinleri içine alan, istisnası olmayan tümel bir genelleme ifade ettiğini; hükmün bu vasfa (inkara) sahip olan her bireyi kapsadığını açıklar.

        Lâ Yucib (لَا يُجِبْ)

        İbn Fâris, c-v-b (cim, vav, be) kökünün temel manasının bir şeyi yarmak ve kesmek olduğunu, cevabın da sessizliği yarması veya mesafeyi aşması sebebiyle bu kökten geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "icâbet" eyleminin bir çağrıya uygun düşen eylemle karşılık vermek olduğunu, burada daveti reddetmenin ilahi iradeye karşı bir yüz çevirme ve ontolojik bir kopuş olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin olumsuzlanmasının (lâ yucib) Kur'an'ın "çağrı-yanıt" diyalektiğinde bir tıkanıklığı temsil ettiğini, kişinin vahyin diriltici soluğuna ve hidayet teklifine karşı kalbi kapılarını tamamen kapatması anlamına geldiğini analiz eder.

        Dâiyallâhi (دَاعِيَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, d-a-v (dal, ayın, vav) kökünün seslenmek, çağırmak ve bir yöne meyletmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dâî" sıfatının burada ilahi mesajı ulaştıran elçiyi nitelediğini ve Allah'ın adına (Allah lafzıyla tamlama kurarak) konuşma yetkisine sahip tek meşru otoriteyi temsil ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamanın peygamberin şahsi otoritesinden ziyade mesajın mutlak kaynağına (Allah) vurgu yaptığını, dolayısıyla davetçiyi reddetmenin doğrudan Allah'ın otoritesini reddetmekle eşdeğer bir teolojik suç olduğunu vurgular.

        Mu'cizin (بِمُعْجِزٍ)

        İbn Fâris, a-c-z (ayın, cim, ze) kökünün bir şeyi yapamamak, güç yetirememek ve bir şeyin gerisinde kalmak (kuyruk/acz) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mu'ciz" kelimesinin burada "Allah'ı aciz bırakan" veya "Allah'ın takdirinden kaçıp kurtularak O'nun iradesini geçersiz kılan" kişi manasında olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, insanın yeryüzündeki hareket alanının her zaman ilahi kuşatma (ihâta) altında olduğunu, "mu'ciz değil" (fe leyse bi-mu'cizin) vurgusunun insanın ontolojik sınırlarını hatırlatan sarsıcı bir "imkansızlık" ilanı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisinin sahte güç vehmine bir darbe vurduğunu; insanın yeryüzünde ne kadar kudretli görünürse görünsün, ilahi sistemin dışına kaçıp kurtulmasının teknik ve varoluşsal olarak imkansız olduğunu nitelediğini vurgular.

        El-Ardı (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d (hemze, ra, dat) kökünün tabiatı itibarıyla yoğun, aşağıda olan ve ayaklar altına alınan her şeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın üzerinde hareket ettiği, sınırlı, sonlu ve ilahi mülkiyetin altında bulunan fiziki mekanı temsil ettiğini söyler.

        Evliyâu (أَوْلِيَاءُ)

        İbn Fâris, v-l-y (vav, lam, ye) kökünün temel manasının bir şeye araya mesafe girmeksizin yaklaşmak, peş peşe gelmek ve dostluk/yardım olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "velî" kelimesinin çoğulu olan "evliyâ"nın; işleri üstlenen, koruyan, yardım eden ve sığınılan dostlar anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, "velî" kelimesinin dini bir terim olarak koruyucu ve hami manasında kullanımının, Kuzey Sami dillerindeki (Aramice ve Süryanice) hukuki koruma terimleriyle olan kavramsal paralelliğine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu terimi mutlak bir ilahi tekelde topladığını iddia eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın toplumsal yapısında "velâ" (dostluk/koruyuculuk) ilişkisinin çok merkezi olduğunu, ayette Allah'ın dışında sığınılan tüm sahte hamilerin (evliyâ) ilahi azap karşısında hiçbir koruyucu işlev görmeyeceğinin ilan edildiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin kabile asabiyetine veya putlara dayalı koruma sistemlerinin (velâyet) metafizik boyutta tamamen çöktüğünü niteleyen bir yalnızlaştırma (tecrit) ifadesi olduğunu vurgular.

        Dalâlin (ضَلَالٍ)

        İbn Fâris, d-l-l (dat, lam, lam) kökünün asıl manasının gitmek istenen yolun kaybedilmesi, bir şeyin kaybolup gitmesi ve şaşkınlık olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalâl"in kasti veya gayri kasti olarak doğru yoldan (sırat-ı müstakim) sapmak anlamına geldiğini, burada ise bilinçli bir inkarın getirdiği büyük bir savruluşu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, dalaletin sadece basit bir fikir ayrılığı değil, insanın varoluşsal rotasını tamamen kaybetmesi ve ebedi helake doğru bilinçsizce sürüklenmesi olduğunu analiz eder.

        Mubînin (مُّبِينٍ)

        İbn Fâris, b-y-n (be, ye, nun) kökünün bir şeyin ayrılması, uzaklaşması ve belirginleşmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesinin hem kendisi apaçık olan hem de hak ile batılı birbirinden keskin bir şekilde ayıran manasına geldiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "dalâl" (sapıklık) sıfatıyla birleşerek, bu kişilerin içinde bulunduğu sapkınlığın hiçbir tevil kabul etmeyecek kadar gün yüzünde, net ve tartışmasız bir gerçeklik olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X