فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَاناً اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: yardımsızlık, iftira, sahte ilahlar, ahkaf suresi, kayboluş, ahkaf 28, ahkaf suresi 28. ayet, allah, dalalet
-
“Allah’tan başka, O’na yaklaştırsın diye edindikleri tanrılar kendilerine yardım etselerdi ya! Aksine onları bırakıp kayboldular. Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir.”
Allah’tan başka, O’na yaklaştırsın diye edindikleri tanrılar kendilerine yardım etselerdi ya! Bu beyan, biri Allah’a, diğeri taptıkları ve tanrı edindikleri putlara olmak üzere iki mânaya işaret eder. Yardım etmesi gerekenin Allah olduğu düşünüldüğünde mânası şöyle olur. Allah onlara yardım etseydi ya! Eğer onların putlara ibadet etmeleri kendilerini Allah’a yaklaştırıyor ve putlar Allah katında onlara şefaatçi olacak idiyse, azap geldiği zaman Allah onlara yardım etseydi de helâk olmasalardı ya! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer putların onları Allah'a yaklaştırdığı iddiaları hak ise kendilerine azap geldiğinde Allah onlara yardım etseydi ya! Allah onlara yardım etmediğine, aksine onları helâk ettiğine göre bilin ki bu mesele sizin vehmettiğiniz ve zannettiğiniz gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer sizin taptığınız putlar, iddia ettiğiniz gibi Allah nezdinde size şefaatçi olacak idiyseler, size yardım etseler ve şefaatleriyle sizi helâk olmaktan kurtarsalardı ya! Bunu yapamadıklarına, onlara yardım edemediklerine ve azabı defedemediklerine göre, onların başına gelen azap sizin başınıza geldiğinde sizden de azabı defedemeyecekler demektir. En doğrusunu Allah bilir. Burada şart edatı olan “levlâ” (لَوْلَا) kelimesi, teşvik edatı olan “hellâ” (هَلَّا) mânasındadır. “Hellâ” edatı mâzi fiilin başında bulunur ve fiile olumsuzluk mânası verir. Buna göre âyet de yardım etmedi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Aksine onları bırakıp kayboldular. Yani onlar bunları yahut putlar onları bırakıp gittiler. Onlara ibadet etmek suretiyle bekledikleri ve ümit ettikleri şefaati elde edemediler. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir. Muhtemelen onların düzmecelerinden ve iftiralarından maksat, putlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir gibi sözleridir: En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Nasarahumu (نَصَرَهُمُ)
İbn Fâris, n-s-r (nun, sad, ra) kökünün temel anlamının birine yardım etmek, onu güçlendirmek ve düşmanına karşı galip gelmesini sağlamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasr"ın özellikle zulme veya saldırıya uğrayan birine verilen destek olduğunu; ayette müşriklerin güvendiği varlıkların, kendilerine en çok ihtiyaç duyulan o helak anında bu yardımı (nasr) gerçekleştirmekten mutlak surette aciz kaldıklarını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, yardım kavramının Kur'an'ın sosyal ve teolojik dokusunda ilahi bir lütuf olarak konumlandığını; müşriklerin bu yardımı yanlış mercilerden bekleyerek varoluşsal bir hüsrana uğradıklarını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki kullanımının, müşriklerin sahte dostlarıyla olan ittifaklarının en kritik anda çöktüğünü gösteren retorik bir hesaplaşma olduğunu vurgular.
Min Dûni (مِن دُونِ)
İbn Fâris, d-v-n (dal, vav, nun) kökünün bir şeyin aşağısı, gayrısı ve seviye olarak daha düşük olanı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "min dûnillâh" kalıbıyla kullanıldığında bu ifadenin, yaratıcı olan Allah'ın yüce mertebesinden daha aşağıda kalan, O'nun dışındaki tüm aciz ve yaratılmış varlıkları nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin İslam'ın tevhid anlayışında mutlak olan ile göreceli olan arasındaki ontolojik sınırı çizdiğini analiz eder.
Allahi (اللَّهِ)
İbn Fâris, e-l-h (hemze, lam, he) kökünün kulluk etmek, ibadet etmek ve yönelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tek ve gerçek yaratıcı olan zâtın özel ismi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik bağının Süryanice "Alahâ" ve Aramice "Elâhâ" lafızlarına uzandığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi tüm sahte ortaklardan arındırıp mutlak monoteizmin merkezine yerleştirdiğini analiz eder.
Kurbânen (قُرْبَانًا)
İbn Fâris, k-r-b (kaf, ra, be) kökünün bir şeye yaklaşmak, mesafe olarak yakın olmak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "kurbân" kelimesinin Allah'a yakınlık kazanmak için vesile edilen her türlü adak, kurban ve ibadeti ifade ettiğini belirtir; ayette müşriklerin putları Allah'a yaklaşmak için birer "aracı" (kurbân) olarak gördüklerine dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Süryanice "kurbânâ" veya İbranice "korban" kelimelerine dayandığını, kadim Sami dinlerinde Tanrı'ya yaklaşmak için sunulan takdimelerin Kur'an tarafından bu müşrik pratiğini nitelemek için kullanıldığını iddia eder. Angelika Neuwirth, kurban kavramını Geç Antik Çağ dini ritüelleri bağlamında değerlendirerek, müşriklerin bu varlıkları ilahi kat ile aralarında bir şefaat köprüsü olarak kurguladıklarını ifade eder.
Dallû (ضَلُّوا)
İbn Fâris, d-l-l (dat, lam, lam) kökünün doğru yoldan sapmak, bir şeyin kaybolup gitmesi ve izinin silinmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalâl" kelimesinin ayette iki yönlü bir anlam taşıdığını; birincisinin müşriklerin inanç bakımından sapması, ikincisinin ise taptıkları putların o azap anında ortadan kaybolup onlara hiçbir fayda sağlamaması (izlerinin silinmesi) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin müşriklerin teolojik yatırımının nasıl bir "hiçlik" ve "kayboluş" ile sonuçlandığını gösteren ontolojik bir başarısızlığı temsil ettiğini ifade eder.
İfkuhum (إِفْكُهُمْ)
İbn Fâris, e-f-k (hemze, fe, kef) kökünün bir şeyi ters çevirmek, aslından saptırmak ve döndürmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ifk"in gerçeği tamamen tersyüz eden ağır bir yalan ve uydurma olduğunu; müşriklerin putların şefaati konusundaki iddialarının tamamen bir "kurgu" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşrik zihnindeki sahte gerçeklik inşasını ve hakikati çarpıtma biçimlerini deşifre ettiğini vurgular.
Yefterûn (يَفْتَرُونَ)
İbn Fâris, f-r-y (fe, ra, ye) kökünün bir şeyi kesip biçmek ve uydurmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iftira"nın bilinçli ve sistemli bir şekilde yalan kurgulamak olduğunu; müşriklerin bu ilahlık iddialarının tarih boyunca süregelen uydurma (yefterûn) pratiklerinden ibaret olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zaman kipine dikkat çekerek, bu yalan üretme eyleminin onların hayat tarzı haline gelmiş sürekli bir inkar pratiği olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla