Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 26. Ayet

    وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ ف۪يمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ ف۪يهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَاَبْصَاراً وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve lekad mekkennâhum fîmâ in mekkennâkum fîhi ve ce’alnâ lehum sem’an ve ebsâran ve ef-ideten femâ aġnâ ‘anhum sem’uhum velâ ebsâruhum velâ ef-idetuhum min şey-in iż kânû yechadûne bi-âyâti(A)llâhi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik; kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler kendilerini kuşatıverdi.”

      Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik. Bazıları buradaki “in" (إِنْ) şart edatının, olumsuzluk takısı olan "lem” (لَمْ) mânasına geldiğini söyler. Buna göre de âyetin anlamı şöyledir: Size vermediğimiz gücü, kuvveti, aklı, basireti ve diğer Özellikleri onlara vermiştik. Kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Yani ey Mekkeliler! Size vermediğimiz imkânları Âd kavmine vermiştik. Sonra peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle başlarına Allah’ın azabı gelince, onu başlarından savmaya güçleri yetmedi. Dolayısıyla Resûlullah’ı (s.a.) inkâr etmenizden ötürü size de bir azap gelecek olursa, onlara lütfettiğimiz imkânların benzerini vermediğimiz sizler onu hiçbir şekilde başınızdan savamazsınız. Bazılarına göre buradaki “in” (إِنْ) harfi, zâit bir sıla edatıdır. Buna göre âyetin mânası şöyle takdir olunur: Size verdiğimiz kulak, göz ve kalp gibi organları onlara da vermiştik, bununla birlikte başlarına gelen azabı defetmeye onların gücü yetmedi, buna sizin de gücünüz yetmeyecektir. Çünkü onlarda da sizdeki kulak, göz ve kalp gibi organlar vardı.

      Kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Yukarıda söylediğimiz onlara verilmeyen İmkânların öncekilere verildiği şeklindeki ilk yoruma göre bu âyette geçen kulak, göz ve kalp kelimeleriyle bu organların hakikati kastedilmemiştir; kulak akıldan kinaye yapılmıştır, tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Sağırlara -üstelik akıllarını da işletmiyorlarsa- gerçeği sen mİ duyuracaksın?”. Cenâb-ı Hak bu beyanda önce kulak anlamına gelen “sem‘" kelimesini belirtti, sonra da onu akıl diye tefsir etti. “Ebsâr” (أَبْصَار) kelimesi ile de basiret kastedilmiştir. “Basar" (بَصَر) kelimesi kullanılır ve onunla basiret kastedilir. Çünkü Allah Teâlâ, Âd ve Semûd kavmini şöyle nitelemiştir: "Âd ve Semûd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Şeytan onlara, yaptıklarını güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı; oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi". Âyetteki kalp kelimesi de kuvvetlerden kinayedir, Allah Teâlâ, sizlere verilmeyen akıl, basiret ve kuvvet onlara verilmişti ey Mekkeliler, buyuruyor. Buna rağmen başlarına inen Allah’ın azabını kaldırmaya onların gücü yetmedi, sizin imkânlarınız onlarınkinden daha düşük olduğu halde siz o azabı başınızdan nasıl savacaksınız? İkinci yoruma göre de, âyette sözü edilen kulak, göz ve kalp anlamına gelen sözcüklerden bu organların hakikati kastedilmiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Onlardaki bu organlara siz de sahipsiniz, başlarına gelen azabı defetmeye onların gücü yetmediği gibi sizin de gücünüz yetmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, onlara azabın neden geldiğini şöyle açıklamaktadır; Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler kendilerini kuşatıverdi! Onlar bazan peygamberlerin kendilerini azapla korkutmalarından dolayı alay ediyorlardı, bazan da kendilerini hakka davet ettikleri için peygamberlerle alay ediyorlardı.

      Cenâb-ı Hakk’ın Hâkka sûresinde zikrettiği üzere Âd kavminin azabı rüzgârdı: “Âd halkı dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi. Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi. Öyle ki (orada bulunsaydım), o kavmi devrilmiş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün”. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurdu: “Âd kavminde de (ibretler var). Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mekkennâhum (مَكَّنَّاهُمْ)

        İbn Fâris, m-k-n (mim, kef, nun) kökünün bir şeyin sağlamlaşması, yerleşmesi ve bir mekan edinmesi anlamlarına geldiğini; kuşun yuvasına da yerleşiklik ve emniyet bildirdiği için "mükne" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "temkin" kavramının bir varlığa güç, kudret ve imkan vererek onu bir makama veya otoriteye yerleştirmek olduğunu; ayette Âd kavmine verilen üstün fiziksel güç, siyasi otorite ve geniş imkanların bizzat Allah tarafından onlara bahşedilen bir "yerleşiklik ve iktidar" (temkin) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik yapısında "temkin"in, insanın yeryüzündeki özerkliğinin aslında ilahi bir kredi olduğunu simgelediğini; Âd kavminin kendilerinden menkul sandıkları o muazzam gücün aslında ilahi bir "imkan tanıma" (empowerment) süreci olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Âd kavminin jeopolitik ve askeri üstünlüğünü nitelediğini; Mekkeli müşriklere, "onlara verdiğimiz o sarsılmaz iktidarı ve fiziksel kapasiteyi (temkin) size dahi vermedik" diyerek, en büyük beşeri güçlerin bile ilahi irade karşısında geçici birer "yerleştirme"den ibaret olduğu mesajının verildiğini vurgulur.

        İn (إِنْ)

        Celaleddin el-Suyuti, bu ayetteki "in" edatının gramatik işlevi üzerinde durarak, bunun bir olumsuzluk edatı (mâ anlamında) olduğunu ve "size vermediğimiz imkanları..." şeklinde bir anlam kurduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın ayetteki fonksiyonunun bir karşılaştırma (kıyas) zemini oluşturmak olduğunu; Âd kavminin sahip olduğu imkanların büyüklüğü ile Mekke toplumunun sınırlı gücü arasındaki o devasa uçurumu belirginleştiren bir dilsel araç olduğunu ifade eder.

        Cealnâ (جَعَلْنَا)

        İbn Fâris, c-a-l (cim, ayın, lam) kökünün temel manasının bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, yapmak, yaratmak ve bir nitelik kazandırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "halk" (yaratma) ile "ce'l" (kılma/yapma) arasındaki farka dikkat çekerek; ce'l eyleminin varlığa belirli bir fonksiyon veya özellik yüklemek anlamına geldiğini, ayette insanın bilişsel algılarını (işitme, görme, hissetme) birer "araç" olarak onların hizmetine sunma eylemini nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin Allah'a nispet edilmesinin, insanın biyolojik ve bilişsel donanımının rastlantısal bir evrim değil, belirli bir amaç (imtihan) doğrultusunda gerçekleştirilmiş bilinçli bir ilahi inşa (ce'l) olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Sem'an (سَمْعًا)

        İbn Fâris, s-m-a (sin, mim, ayın) kökünün bir sesi algılamak ve ona kulak vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramının sadece kulağa gelen ses dalgaları olmadığını, Kur'anî bağlamda "anlamak, kavramak ve icabet etmek" manalarını da barındırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi teorisinde (epistemoloji) işitmenin, vahyi ve ilahi uyarıları algılayan en birincil kanal olduğunu; Âd kavmine bu yeteneğin verilmiş olmasının, onların hakikati duymama gibi bir mazeretlerinin olamayacağı anlamına geldiğini analiz eder.

        Ebsâran (أَبْصَارًا)

        İbn Fâris, b-s-r (be, sad, ra) kökünün temel manasının görmek, bilmek ve bir şeyin farkına varmak olduğunu; katı ve sağlam olan nesnelere de bu kökten isim verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "basar" kelimesinin hem gözle görmeyi (duyusal algı) hem de kalp ile kavramayı (basiret) kapsadığını; ayetteki çoğul kullanımın (ebsâr) Âd kavminin dış dünyayı, doğayı ve delilleri gözlemleme konusundaki geniş imkanlarını nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, görme yeteneğinin insanın nesnel gerçeklikle kurduğu en güçlü bağ olduğunu, ancak Âd kavminin bu "ebsâr"ı sadece dünyevi zenginlikleri görmek için kullanıp arkasındaki ilahi kudreti görmemekle ontolojik bir körlüğe düştüklerini ifade eder.

        Ef'ideten (أَفْئِدَةً)

        İbn Fâris, f-e-d (fe, elif, dal) kökünün temel manasının bir şeyi kızıştırmak, yakmak ve bir şeyin kalbi/merkezi olduğunu belirtir; kalbe "fuâd" denilmesinin sebebinin ondaki duygu ve düşünce yoğunluğunun yarattığı hararet olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "fuâd"ın (çoğulu ef'ide) kalpten daha özel bir kavram olduğunu, insanın idrak eden, analiz eden ve hüküm veren merkezi bilincini temsil ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin sadece biyolojik kalbi değil, insanın rasyonel muhakeme yeteneğini ve duygusal derinliğini ifade ettiğini; Âd kavminin bu derin bilinç merkezlerine (ef'ide) sahip olmalarına rağmen, onları hakikati onaylamak (iman) yerine inkar yolunda kullanmalarının eleştirildiğini vurgular.

        Ağnâ (أَغْنَى)

        İbn Fâris, ğ-n-y (ğayın, nun, ye) kökünün temel manasının yeterlilik, başkasına muhtaç olmamak ve zenginlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğnâ" fiilinin bir zararı def etmek veya bir fayda sağlamak hususunda "yeterli gelmek, işe yaramak" anlamına geldiğini; ayetteki olumsuz formun (mâ ağnâ), Âd kavminin güvendiği tüm o bilişsel ve fiziksel donanımlarının ilahi azap karşısında onları korumaya (yeterli gelmeye) asla gücünün yetmediğini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insandaki "istiğna" (kendini kendine yeterli görme) yanılgısına bir atıf olduğunu; insanın kendi yeteneklerinin (işitme, görme, akıl) onu mutlak sondan kurtaracağını sanmasının büyük bir varoluşsal aldanış olduğunu belirtir.

        Yechadûne (يَجْحَدُونَ)

        İbn Fâris, c-h-d (cim, ha, dal) kökünün asıl manasının bir şeyi bildiği halde inkar etmek ve hakkı gizlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cuhûd"un sıradan bir inkar olmadığını; kişinin kalben doğruluğuna ikna olduğu bir gerçeği, inadı veya kibri sebebiyle diliyle reddetmesi (bilinçli inkar) olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'daki küfür psikolojisinin en karanlık yanını temsil ettiğini; Âd kavminin ayetleri anlamadıkları için değil, bilakis "âyâtullâh"ın doğruluğunu idrak ettikleri halde statükolarını korumak için "cuhûd" (inatçı inkar) yolunu seçtiklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisinin tebliğ karşısındaki "bile bile reddetme" refleksini deşifre eden sosyolojik bir tanım olduğunu vurgular.

        Âyât (آيَات)

        İbn Fâris, e-y-y (hemze, ye, ye) kökünün bir şeye işaret eden alamet, nişan ve somut delil anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın varlığına, birliğine ve gücüne delalet eden hem kainattaki fiziksel varlıkların hem de vahyedilen sözlerin (Kur'an cümleleri) her birinin birer "âyet" (mucizevi işaret) olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerindeki (Süryanice ve Aramice) mucizevi kanıt/işaret anlamlarıyla paralel bir evrim izlediğini kaydeder.

        Hâka (حَاقَ)

        İbn Fâris, h-y-k (ha, ye, kaf) kökünün bir şeyi kuşatmak, sarmak ve çevrelemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "havk" veya "hyâka" fiilinin özellikle kötü bir sonucun, bir cezanın veya bir tuzağın sahibini çepeçevre sarması ve ondan kurtuluş imkanı bırakmaması manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımının Âd kavminin alaylarının (istihza) bizzat kendisinin bir azaba dönüşerek onları kuşattığını resmettiğini; kötülüğün bir bumerang gibi sahibine dönüp onu esir alışını tasvir eden vurucu bir imge olduğunu belirtir.

        Yestehziûn (يَسْتَهْزِئُونَ)

        İbn Fâris, h-z-e (he, ze, elif) kökünün temel manasının birini küçümsemek, onunla eğlenmek ve alay etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istihza"nın muhatabın sözlerini veya durumunu değersiz göstererek onu aşağılamaya çalışmak eylemi olduğunu; ayette Âd kavminin Hûd peygamberin uyarılarını ciddiye almayıp onlarla "eğlenmelerini" ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, istihzanın Kur'an terminolojisinde inkarcı kibrin bir savunma mekanizması olduğunu; hakikatin yakıcılığından kurtulmak için onu "alay konusu" (parodi) haline getirerek etkisizleştirmeye çalışma çabası olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, alay etme eyleminin (yestehziûn) geniş zaman kipinde gelmesinin, bu saygısız tutumun anlık bir tepki değil, peygamberin tüm tebliğ süreci boyunca devam eden sistematik bir yıldırma ve itibarsızlaştırma yöntemi olduğunu gösterdiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X