Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 25. Ayet

    تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tudemmiru kulle şey-in bi-emri rabbihâ fe-asbehû lâ yurâ illâ mesâkinuhum(c) keżâlike neczî-lkavme-lmucrimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Rabb’inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr! Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Günaha batıp kalmış bir topluluğu işte böyle cezalandırırız.”

      Âd Kavminin Rüzgârla Helâk Edilmesi

      Sonra Hz. Hûd, bu rüzgârın niteliklerini beyan etmekte ve Cenâb-ı Hakk’ın haber verdiği gibi şöyle demektedir; Rabb’inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr! Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, her şeyi silip süpüren, her şeyi silip süpürmek emriyle gönderilen bir rüzgâr! Rabb’inin emrinin dışına çıkmayan ve silip süpürmek emriyle gönderilmediği nesnelere dokunmayan bir rüzgâr! Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Âd kavminde de (ibretler var). Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu”. Bu âyet-i kerîme, her şeyi silip süpüren rüzgâr mealindeki âyetin tefsiridir. Yani uğradığı ve silip süpürmesi emredilen her nesneyi yok eden, fakat bu âyette belirtildiği gibi yok etmesi emredilmeyen yerlere yaklaşmayan bir rüzgâr! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Her şeyi silip süpüren bir rüzgâr, yani onu gören ve düşünen insan, rüzgârın şiddetli ve kuvvetli estiğinden dolayı her şeyi silip süpürdüğünü, yeryüzünde hiçbir şey bırakmadığını, ancak Rabb’inin emrinin dışına çıkmadığını da görürdü. Görmez misin ki, o topluluğun içinde oldukları, hatta rüzgâra onlardan daha yakın yerde bulundukları halde Hûd aleyhisselâma ve ona uyanlara rüzgâr zarar vermedi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir”. Yani Hûd aleyhisselâma her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir, hatta rüzgâra genelde ölüm emri verildiği halde o ölmeyecektir. Buna göre her şeyi silip süpürür cümlesi, ona şahit olanın, yanında bulunan her şeyi silip süpüren, onun korkunç haline bakan birine, eğer bunda öldürme emri olsaydı mutlaka öldürürdü diye düşündüren, fakat Rabb’inin emrinin dışına çıkmayan bir rüzgâr demektir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Bu cümlenin zahirine göre onların meskenleri kaldı, rüzgâr onları silip süpürmedi. Aynı şekilde başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnsanları sökülmüş hurma kütükleri gibi çekip alıyordu”. Bazıları şöyle dedi: Onlar kaçıp meskenlerine sığındıklarında, rüzgâr onların meskenlerine giriyor, onları çekip çıkarıyor, cansız bir halde avlularına ve tarlalarına atıyordu. Bazıları da şöyle dedi: Rüzgâr onları mafsallarından çekiyor, organlarını parçalıyor, sonra o halde avluya atıyor ve onları sökülmüş hurma kütüklerine benzer bir halde bırakıyordu. Rüzgârın insanları evlerinden çıkarmaya ve öldürüp sahralara atmaya çalışmasından ise meskenleri ve evleri yıkması daha kolaydı. Aynı şekilde insanları mafsallarından çekmesi ve organlarını parçalamasından ise evlerini ve meskenlerini üzerlerine yıkarak öldürmesi daha kolaydı. Buna rağmen rüzgâr onların meskenlerini yıkmaya çalışmadı. Söylediğimiz gibi bütün bunlar, rüzgârın silip süpürmek konusunda Rabb’inin emrinin dışına çıkmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, rüzgâr, evleri dışında Âd kavminden geriye hiçbir şey bırakmadı. İkincisi, evlerinin kalıntılarından başka bir şey görülmüyor. Bu iki yorumdan birine göre, rüzgâr onların evlerine dokunmadı ve yok etmedi, diğerine göre de evlerinin sadece kalıntılarını bıraktı, evlerin kendilerini ise yıktı. Bu iki yorum, yukarıda Rabb’inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr mealindeki âyet hakkında yaptığımız iki yorumla örtüşmektedir. Buradaki ilk yorum, yukarıda geçen her şeyi silip süpürme emriyle gönderilen, ancak meskenlerine dokunması emredilmeyen bir rüzgâr gönderdik, bu bakımdan meskenleri ayakta kaldı şeklindeki ilk yorumla aynı mânadadır. Buradaki ikinci yorum da yukarıda geçen yorumla aynı anlama gelmektedir. Oradaki yorumda çok şiddetli ve kuvvetli esen rüzgârın her şeyi silip süpürdüğüne, insanların meskenlerini de yıktığına, ancak ona bakan birinin meskenlerin sadece kalıntılarını gördüğüne, bundan dolayı âyette onlar için yine de mesken kelimesinin kullanıldığına, dilde bu türlü kullanımların örfen de kabul edildiğine daha önce işaret edilmişti. En doğrusunu Allah bilir, Cenâb-ı Hak âyetin sonunda meâlen şöyle buyurmaktadır: Günaha batıp kalmış bir topluluğu işte böyle cezalandırırız. Burada geçen “mücrim” (مُجْرِم) kelimesi, sanki devamlı suç ve günah işlemeyi itiyat haline getirmiş insan demektir. Bazıları buna ısrarla günaha dalan insan mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tüdemmiru (تُدَمِّرُ)

        İbn Fâris, d-m-r (dal, mim, ra) kökünün bir şeyi helak etmek, tamamen ortadan kaldırmak ve yerle bir etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tedmîr" eyleminin kökünde yer alan "demâr"ın, bir yapının veya varlığın temellerinden sarsılarak geri dönüşü olmayacak şekilde yıkılması olduğunu ifade eder; ayette rüzgarın yıkıcı gücünün ulaştığı mutlak seviyeyi nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sadece fiziksel bir yıkımı değil, bir medeniyetin tüm izlerini, ihtişamını ve varoluşsal iddialarını yerle bir eden ilahi bir tasfiye sürecini resmettiğini vurgular.

        Külle Şey'in (كُلَّ شَيْءٍ)

        İbn Fâris, k-l-l (kef, lam, lam) kökünün bir şeyi çepeçevre kuşatmak, bütünlüğünü ifade etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "şey" (şın, ye, hemze) kelimesinin mevcudatın en genel ismi olduğunu, "külle şey" tamlamasının rüzgarın etki alanına giren ve helak edilmesi murat edilen her nesneyi kapsayan kuşatıcı bir ifade olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu tür tümel ifadelerle (külle şey) ilahi iradenin önünde hiçbir maddi gücün duramayacağını, rüzgarın seçici bir yok edici olarak değil, kozmik bir temizlik aracı olarak hareket ettiğini analiz eder.

        Bi-emri (بِأَمْرِ)

        İbn Fâris, e-m-r (hemze, mim, ra) kökünün temel manasının birine bir işi yapmasını söylemek (komut) ve işaret etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emir" kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde, O'nun yaratma ve yönetme gücünü, varlıklar üzerindeki mutlak otoritesini ve "Ol" (Kün) fermanının bir tezahürü olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, tabiat olaylarının Kur'an'da kendi başlarına bağımsız birer güç olmadığını, her birinin ancak "bi-emri" (Allah'ın emriyle) hareket eden birer ilahi memur konumunda bulunduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada nedenselliğin ötesinde, doğrudan doğruya ilahi bir müdahalenin ve iradenin rüzgarı bir cezalandırma aracına dönüştürdüğünü vurgular.

        Rabbihâ (رَبِّهَا)

        İbn Fâris, r-b-b (ra, be, be) kökünün bir şeyi kademe kademe olgunluğa ulaştırmak ve ona sahip olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, sonundaki zamirin rüzgara (rîh) döndüğünü, rüzgarın üzerindeki bu mutlak "rabb" (sahip/yönetici) vasfının, doğa olaylarının kör bir tesadüf değil, bir terbiyeci ve yönetici elinde olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Fe-asbahû (فأَصْبَحُوا)

        İbn Fâris, s-b-h (sad, be, ha) kökünün sabah vaktine girmek ve bir halden diğerine dönüşmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada "bir hale bürünmek, o duruma gelmek" anlamında kullanıldığını, Âd kavminin ihtişamlı hayatlarının bir anda harabeye dönüşen yeni gerçekliğini ifade ettiğini açıklar.

        Mesâkinehüm (مَسَاكِنُهُمْ)

        İbn Fâris, s-k-n (sin, kef, nun) kökünün asıl manasının hareketin zıddı olarak durmak, sakinleşmek, yatışmak ve bir yerde yerleşik hale gelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesken" (çoğulu mesâkin) kelimesinin insanların huzur bulduğu, sığındığı ve yerleşik hayat sürdüğü evleri, yurtları ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Âd kavminin o muazzam ve görkemli meskenlerinin helakten sonra bomboş kalmasının Kur'an estetiğinde "sessiz bir harabe" imgesi yarattığını; bir zamanlar hayatla dolu olan mekanların artık sadece birer ıssızlık abidesi haline geldiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "sadece meskenleri görünür oldu" ifadesinin, insanın dünyada inşa ettiği tüm maddi güçlerin nasıl bir anda hayalet şehirlere dönüşebileceğini anlatan sarsıcı bir sosyolojik ders içerdiğini belirtir.

        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin bir benzetme ve pekiştirme taşıdığını; ilahi adaletin işleyiş yasasının (sünnetullah) değişmezliğini, benzer suçları işleyenlerin benzer akıbetlerle karşılaşacağını gösteren evrensel bir işaret olduğunu belirtir.

        Neczi (نَجْزِي)

        İbn Fâris, c-z-y (cim, ze, ye) kökünün bir şeyin karşılığını tam olarak ödemek, bedelini vermek ve bir amelin neticesini sahibine ulaştırmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ceza" eyleminin burada yapılan zulüm ve inkara verilen "adil karşılık" anlamında kullanıldığını, Allah'ın bu eylemi bizzat kendine nispet etmesinin hükmün kesinliğini ve otoritesini pekiştirdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki dünyasında her eylemin mutlaka kendi sonucunu doğurduğunu, Âd kavminin başına gelenlerin rastlantısal bir afet değil, ahlaki bir borcun ödenmesi olduğunu analiz eder.

        El-Mücrimîn (الْمُجْرِمِينَ)

        İbn Fâris, c-r-m (cim, ra, mim) kökünün asıl manasının bir şeyi ağacından koparmak ve ayırmak olduğunu; suç işleyen kişiye, toplumdan ve haktan koptuğu için bu kökten "mücrim" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cürüm" kavramının hakikatten bilerek sapmak ve ilahi sınırlara saldırıda bulunmak anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, mücrim kelimesinin Kur'an semantiğinde ontolojik bir kopuş yaşayan, Allah'ın nizamına karşı bilinçli bir savaş yürüten "teolojik suçlu" tipolojisini temsil ettiğini derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet sonundaki vurgusunun, Âd kavminin başına gelenlerin bir mağduriyet değil, bir "suç ve ceza" dengesinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu mühürlediğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X