Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 24. Ayet

    فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضاً مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِه۪ۜ ر۪يحٌ ف۪يهَا عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ raevhu ‘âridan mustakbile evdiyetihim kâlû hâżâ ‘âridun mumtirunâ(c) bel huve mâ-sta’celtum bih(i)(s) rîhun fîhâ ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Felâketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce, ‘İşte bize yağmur getirecek bir bulut’ dediler. Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz ceza; içinde acılı azap bulunan, bir rüzgâr!”

      Felâketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce, ‘İşte bize yağmur getirecek bir bulut’ dediler. Bazıları, buradaki ‘ârıd’ (عَارِضًا) kelimesi bulut anlamına gelir, dedi. Şöyle dediler: Bu, bize yağmur getirecek olan buluttur. Sanki “ârıd” kelimesinin hakikati, içinde acı bir azap bulunan rüzgârdır. Onlar onu bulut zannetmişlerdi, ama bulut değildi, rüzgârdı. Ancak o açıdan bakıldığında onlara yağmur getirecek olan buluttu, bundan dolayı, bu bize yağmur getirecek olan buluttur demişlerdi. Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz cezadır. Hûd aleyhisselâm onlara şöyle demişti: O size yağmuru getirecek olan bulut değildir, aksine sizin hemen gelmesini istediğiniz azaptır, çünkü siz şöyle diyordunuz: “Doğru söylüyorsan tehdidini hemen gerçekleştir!”. O, içinde acılı azap bulunan bir rüzgârdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Raevhu (رَأَوْهُ)

        İbn Fâris, r-e-y (ra, hemze, ye) kökünün temel manasının gözle görmek, kalp gözüyle (basiret) idrak etmek ve bir görüşe sahip olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü’yet" kavramının bu ayetteki kullanımının, azabın artık soyut bir tehdit olmaktan çıkıp fiziksel bir gerçeklik olarak ufukta belirmesini ve duyularla kesin bir şekilde algılanmasını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin bu bağlamda müşriklerin o anki görsel algısını merkeze aldığını, dehşet verici bir felaketi kendi sınırlı bakış açılarıyla "beklenen bir müjde" olarak yorumladıkları o anki sübjektif görme eylemini nitelediğini belirtir.

        Âridan (عَارِضًا)

        İbn Fâris, a-r-d (ayın, ra, dat) kökünün asıl manasının bir şeyin eni, genişliği, ufukta enlemesine belirmesi ve bir engelin ortaya çıkması olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ârid" kelimesinin ufukta genişçe yayılarak gökyüzünü kaplayan, görüşü engelleyen yoğun bulut kütlesi anlamına geldiğini, ancak bunun her zaman hayır değil, bazen geçici bir durumu veya beklenmedik bir engeli temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur’an semantiğinde "ansızın belirip görüş alanına giren nesne" manasına dikkat çekerek, Âd kavminin tabiatın bir parçası sandığı bu kütlenin aslında ilahi iradenin bir tecellisi olarak ortaya çıktığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin terminolojisinde bu kelimenin genellikle "bol yağmur getiren bulut" anlamında kullanıldığını, onların bu kelimeyi seçerken içinde bulundukları kuraklık psikolojisiyle zihinsel bir yanılgı yaşadıklarını ve azabı bereket sandıklarını vurgular.

        Müstakbile (مُسْتَقْبِلَ)

        İbn Fâris, k-b-l (kaf, be, lam) kökünün temel manasının ön taraf, bir şeye yönelmek, karşılamak ve peşinen kabul etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikbal" fiilinin bir şeyin ön yüzüne doğru ilerlemek veya onu karşılamaya çıkmak olduğunu; ayette bulutun doğrudan kabilenin bulunduğu mekana, onların vadilerine doğru yönelişini ve kabilenin de bu felaketi "karşılamasını" nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin mekansal bir karşılaşmayı ifade ettiği kadar, zamanın ve kaderin o kaçınılmaz buluşma noktasına doğru akışını (istikbal) temsil ettiğini analiz eder.

        Evdiyetihim (أَوْدِيَتِهِمْ)

        İbn Fâris, v-d-y (vav, dal, ye) kökünün asıl manasının akmak, bir şeyi yerine ulaştırmak ve suyun aktığı yatak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vadi" (çoğulu evdiye) kelimesinin iki dağ veya tepe arasında kalan, suyun akıp toplandığı geniş yol ve yerleşim alanı olduğunu açıklar. Angelika Neuwirth, bu kelimenin çöl coğrafyasındaki hayati önemine dikkat çekerek, vadilerin yaşamın, bereketin ve yerleşimin merkezi olduğunu; azabın tam da bu hayat damarlarına yönelmesinin (müstakbile evdiyetihim) Âd kavmi için en büyük güvenlik yanılgısı ve ardından gelen mutlak yıkım olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşriklerin en mahrem ve korunaklı alanlarını simgelediğini, felaketin onların sığınakları olan vadilerin kalbine kadar girmesini tasvir ettiğini belirtir.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, k-v-l (kaf, vav, lam) kökünün ağızdan çıkan her türlü söz ve beyan olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada bir zannı, yanlış bir kanaati dile getirmeyi nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Âd kavminin bu sözünün (kâlû), gördükleri manzarayı büyük bir sevinç ve sahte bir güven duygusuyla "yağmur bulutu" olarak etiketlemelerini, yani dilleriyle kendi felaketlerini kutlamalarını temsil eden trajik bir nida olduğunu vurgular.

        Hâzâ (هَذَا)

        İbn Fâris, h-z-e (he, zel, elif) köküyle bağlantılı olarak işaret etmek ve belirtmek anlamı taşıdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, yakındaki, duyularla o an algılanan bir varlığa kesin bir şekilde işaret eden ism-i işaret olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin bu işaret zamirini kullanarak, ufukta gördükleri o devasa kütleye ne kadar güvendiklerini ve onu somut bir "gerçeklik" olarak nasıl yanlış tanımladıklarını gösterdiğini ifade eder.

        Mumtirunâ (مُمْطِرُنَا)

        İbn Fâris, m-t-r (mim, tı, ra) kökünün gökten suyun (yağmurun) inmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "imtar" eyleminin daha çok genel yağmurlar için kullanıldığını, ancak Kur'an'da genellikle "hayır" getiren yağmurlar ile "azap" yağmurları arasında semantik bir ayrım gözetildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Âd kavminin bu kelimeyi bir "bereket" beklentisiyle (mümtrunâ/bize yağmur yağdıran) kullandığını, ancak kelimenin içindeki "yağdırma" eyleminin bir an sonra ilahi bir gazabın (azap) indirilmesine dönüşerek kelimeyi zıt bir anlama bürüdüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "nâ" zamirinin, müşriklerin bu yağmuru kendilerine özel bir lütuf olarak sahiplenmelerindeki o kibirli ve gafil psikolojiyi yansıttığını belirtir.

        İste'celtüm (اسْتَعْجَلْتُمْ)

        İbn Fâris, a-c-l (ayın, cim, lam) kökünün yavaşlığın zıddı olarak hız, çabukluk ve bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini istemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istif'al" babındaki bu kelimenin, bir şeyi sabırsızlıkla ve hırsla talep etmek anlamına geldiğini; ayette müşriklerin peygamberle alay ederken "hadi getir şu azabı" diyerek gösterdikleri o küstahça aceleciliğin (ist'icâl) şimdi fiiliyata döküldüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, aceleciliğin cahiliye ahlakında "hilm" (sağduyu) ve "sabır" ile taban tabana zıt bir hafifmeşreplik ve haddini bilmezlik olduğunu, bu kelimenin onların kendi felaketlerini kendi elleriyle çağırdıklarını belgelediğini açıklar.

        Rîhun (رِيحٌ)

        İbn Fâris, r-y-h (ra, ye, ha) kökünün temel manasının hava hareketi, koku ve bazen de galibiyet, devlet/güç anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rûh" (can) kelimesiyle aynı kökten gelen "rîh"in Kur'an'da genellikle "tekil" olarak geçtiğinde helak edici, azap taşıyan rüzgarları (rüzgâr-ı azap); çoğul (riyâh) olarak geçtiğinde ise rahmet rüzgarlarını nitelediğine dikkat çeker. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinin ortak mirası olduğunu ve Kur'an'da bu kelimeye ilahi bir infaz aracı (punishment wind) olarak özel bir teolojik yükleme yapıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, tabiatın en hareketli ve öngörülemez gücü olan rüzgarın (rîh), bu ayette Âd kavminin güvendiği tüm fiziksel yapıları yerle bir edecek olan "metafizik bir şiddet"e dönüştüğünü analiz eder.

        Azâbun (عَذَابٌ)

        İbn Fâris, a-z-b (ayın, zel, be) kökünün asıl manasının menetmek, engellemek ve birini niyetlendiği işten alıkoymak olduğunu; azabın, insanı hayattan ve her türlü lezzetten kopardığı için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece fiziksel acıyı değil, insanın bütün varlığını kuşatan bir mahrumiyeti ve eziyeti ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ayette rüzgarın içinde (fîhâ) bir azap olduğunun belirtilmesinin, felaketin sadece atmosferik bir olay değil, bizzat ilahi bir cezalandırma eylemi olduğunu vurguladığını analiz eder.

        Elîm (أَلِيمٌ)

        İbn Fâris, e-l-m (hemze, lam, mim) kökünün temel manasının acı duymak ve sarsılmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "elîm" sıfatının insanın içine nüfuz eden, onu iliklerine kadar sarsan ve süreklilik arz eden şiddetli acı anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet sonundaki vurgusunun, Âd kavminin o anki büyük sevincinin (yağmur müjdesi) bir anda nasıl en feci ve dayanılmaz bir kedere (elem) dönüştüğünü gösteren edebi bir zıtlık oluşturduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X