Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 23. Ayet

    قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْـهَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle innemâ-l’ilmu ‘inda(A)llâhi ve ubelliġukum mâ ursiltu bihi velâkinnî erâkum kavmen techelûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O da, ‘Bu bilgi ancak Allah katındadır; size bildirmek üzere gönderildiğim mesajı ulaştırıyorum, ama sizi cehalette direnen bir topluluk olarak görüyorum’ cevabını verdi.”

      O da, ‘Bu bilgi ancak Allah katındadır’ dedi. Hûd aleyhisselâm onlara, azabın geleceğine ve onun zamanına dair bilgi Allah katındadır, dedi. Ben, size bildirmek üzere gönderildiğim mesajı ulaştırıyorum, yani sizi Allah Teâlâ’nın birliğine iman etmeye ve O'ndan başkasına kulluk etmemeye çağırıyorum. Yahut şöyle diyordu: Ben size, emrolunduğum tevhit inancını ve inanmadığınız takdirde başınıza azap geleceğini tebliğ ediyorum, emrolunmadığım için o azabın size ne zaman geleceğini tebliğ etmiyorum. Ama sizi cehalette direnen bir topluluk olarak görüyorum. Yani Allah’ın dinine karşı cahilce direnen yahut Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerine ve ihsanına karşı cahillik yapan veyahut da Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı cahilce karşı koyan bir topluluk olarak görüyorum.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l (kaf, vav, lam) kökünün temel manasının ağızdan çıkan ses, kelam ve bir düşüncenin beyan edilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü anlamlı söz için kullanıldığını, ayetin bu bağlamında Hûd peygamberin kavminin azap talebine ve küstahça meydan okumasına karşı verdiği vakur ve teolojik sınırı çizen cevabı ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin peygamberin kendi adına değil, elçilik misyonunun kendisine yüklediği sorumlulukla, ilahi otoriteyi hatırlatan bir savunma ve hakikat beyanı olduğunu vurgular.

        El-İlmu (الْعِلْمُ)

        İbn Fâris, a-l-m (ayın, lam, mim) kökünün bir şeyin gerçek mahiyetini kavramak, onu kesin bir nişan ve alamet ile bilmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyi olduğu gibi idrak etmek olduğunu; ayette "ilim ancak Allah katındadır" denilerek, azabın vaktine, mahiyetine ve gayba dair bilginin beşeri sınırlara dahil olmadığını, mutlak bir ilahi inhisar (tekel) altında bulunduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde ilmin, cahiliye zihninin "zan" (tahmin) ve "cehl" (taşkınlık) karakterine karşı konumlandırılan, nesnel ve sarsılmaz ilahi gerçeği temsil eden anahtar bir terim olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ifadenin epistemolojik bir sınır çizdiğini; peygamberin görevinin "bilmek" (vakti tayin etmek) değil, sadece "bildirmek" olduğunu muhatapların yüzüne vurduğunu belirtir.

        İnde (عِندَ)

        İbn Fâris, a-n-d (ayın, nun, dal) kökünün bir şeyin yanı, huzuru ve yakınlığı anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu zarfın hem mekansal hem de manevi bir yakınlık veya mülkiyet bildirdiğini; ayette ilmin Allah'a izafe edilerek kullanılmasıyla, söz konusu bilginin yalnızca Allah'ın nezdinde, O'nun otoritesi ve tasarrufu altında olduğunu nitelediğini ifade eder.

        Übelliğukum (أُبَلِّغُكُم)

        İbn Fâris, b-l-ğ (be, lam, ğayın) kökünün bir amaca, sınıra veya hedefe tam olarak ulaşmak ve vasıl olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tebliğ" fiilinin bir mesajı veya haberi, hiçbir eksiltme yapmaksızın muhatabına ulaştırmak olduğunu; peygamberin burada kendi sınırını netleştirdiğini: "Benim gücüm azabı getirmeye değil, sadece bana vahyedilen mesajı size eksiksiz duyurmaya (tebliğe) yeter" dediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tebliğ kavramının peygamberlik kurumunun fonksiyonel ve bürokratik (elçilik) boyutunu vurguladığını, peygamberin mesajın sahibi değil, sadık bir postacısı ve ulaştırıcısı olduğunu resmettiğini ifade eder.

        Ürsiltü (أُرْسِلْتُ)

        İbn Fâris, r-s-l (ra, sin, lam) kökünün temel anlamının birini bir görevle göndermek, salıvermek ve ardı ardına göndermek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" fiilinin özel bir misyonla görevlendirilip yollanmayı ifade ettiğini; peygamberin "ne ile gönderildiysem onu size duyuruyorum" diyerek, kendi iradesinin ilahi iradeye mutlak bağımlılığını ve görev alanının sınırlarını beyan ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Sami dillerinde (Süryanice ve Aramice) elçilik ve misyon kavramlarıyla olan kadim bağına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu terimi teolojik bir görevlendirme olarak merkezileştirdiğini kaydeder.

        Erâküm (أَرَاكُمْ)

        İbn Fâris, r-e-y (ra, hemze, ye) kökünün gözle görmek veya akıl yoluyla bir kanaate varmak, kavramak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet"in burada bir gözlem neticesinde elde edilen kesin kanaati ve hükmü ifade ettiğini; Hûd peygamberin kavmine karşı yaptığı bu tespitin, onların sergiledikleri tutumun derinlemesine bir psikolojik ve ahlaki analizini yansıttığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin muhatapları üzerindeki ferasetini ve onların içinde bulunduğu vahim durumu teşhis edişini (klinik bir gözlem gibi) temsil ettiğini vurgular.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, k-v-m (kaf, vav, mim) kökünün ayağa kalkmak, dikilmek ve bir arada durmak anlamlarından türediğini; ortak bir amaç veya nesep etrafında kümelenmiş insan topluluklarını nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genellikle kolektif hareket eden, sosyal ve siyasi bir bütünlük arz eden kitleleri ifade ettiğini söyler.

        Techelûn (تَجْهَلُونَ)

        İbn Fâris, c-h-l (cim, he, lam) kökünün bilginin zıddı olan cahillik, hafiflik, taşkınlık ve bir şeyin gerçeğine aykırı hareket etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cehlin üç türü olduğunu; birincisinin nefsin bilgiden mahrum olması, ikincisinin gerçeğe aykırı bir şeye inanmak, üçüncüsünün ise yapılması gerekenin tam zıddını (bilinçli veya dürtüsel olarak) yapmak olduğunu; ayetteki kullanımın hem hakikati bilmemeyi hem de küstahça ve taşkın bir inatla azabı talep eden o "hafifmeşrep" ve "akılsız" tutumu (cehaleti) nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi semantiğinde "cehl" kavramının salt "bilgisizlik" (nesneye dair bilgi yokluğu) değil, tam aksine "hilm"in (olgunluk, ağırbaşlılık, sağduyu) zıddı olan "öfke, dizginlenemez tutku, kibir ve körü körüne inat" anlamına geldiğini; Hûd peygamberin kavmini "cehl eden bir topluluk" olarak nitelemesinin, onların rasyonel düşünceden tamamen kopmuş, ilahi uyarılar karşısında kabilevi bir fanatizm ve dürtüsel bir saldırganlık içinde olduklarını deşifre ettiğini detaylıca analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşrik aklının içine düştüğü o irrasyonel cinnet halini ve kendi helakini davet edecek kadar gözü dönmüş ahlaki seviyesizliği resmettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X