Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 22. Ayet

    قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَأْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû eci/tenâ lite/fikenâ ‘an âlihetinâ fe/tinâ bimâ te’idunâ in kunte mine-ssâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan tehdidini hemen gerçekleştir!’ dediler.”

      Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Onlar Hûd aleyhisselâma şöyle demişlerdi: Sen bizi tanrılarımıza kulluktan uzaklaştırmak için mi geldin? Bazıları şöyle dedi: Sen bizi tanrılarımıza kulluktan vazgeçirmek mi istiyorsun? Bazıları da, bizi döndürmek mi istiyorsun, mânasını verdi. Bazıları ise şöyle dedi: Tanrılarımız konusunda bize yalan mı söylüyorsun? Âyette geçen “ifk” (إِفْك) kelimesi yalan anlamına gelir. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. “İfk” kelimesinin aslı, geri döndürmektir. Onlar sanki şunu söylüyorlardı: Sen bizi tanrılarımıza kulluktan döndürmek mi istiyorsun? En doğrusunu Allah bilir.

      Doğru söylüyorsan tehdidini hemen gerçekleştir! Onlar bu sözü, alay etmek amacıyla söylüyorlardı. Kâfirler, peygamberlerle alay etmek ve onların tehditlerinin aslı bulunmadığım söylemek için sürekli olarak tehdit edildikleri azabın hemen getirilmesini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eci'tenâ (أَجِئْتَنَا)

        İbn Fâris, c-y-e (cim, ye, hemze) kökünün bir yere varmak, gelmek ve bir eylemi gerçekleştirmek üzere yönelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meci" fiilinin bir amacın gerçekleşmesi için harekete geçmeyi ifade ettiğini, ayetteki soru formunun (soru edatı olan hemze ile) muhatabı sorgulayan, şaşkınlık barındıran veya reddeden bir retorik taşıdığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Âd kavminin bu ifadesinin, Hûd peygamberin tebliğini ciddiyetten uzak, rahatsız edici ve geleneklerini bozmaya yönelik davetsiz bir müdahale olarak gördüklerini yansıtan küstahça bir tepki olduğunu vurgular.

        Lite'fikenâ (لِتَأْفِكَنَا)

        İbn Fâris, e-f-k (hemze, fe, kef) kökünün asıl anlamının bir şeyi baş aşağı çevirmek, asıl yönünden saptırmak ve döndürmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ifk" ve "ifâk" kelimelerinin gerçeği yalanla, doğruyu yanlışla değiştirmek anlamına geldiğini; ayette Âd kavminin, Hûd peygamberi kendilerini geleneksel inançlarından (atalar dininden) saptırmaya ve çevirmeye çalışan bir "bozguncu" olarak suçladıklarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin seçimiyle müşrik zihninin yaşadığı paradoksu analiz eder; onlar için statüko (ataların yolu) "hak"tır ve bu yoldan her türlü ayrılış bir "saptırma" (ifk) olarak algılanır; bu durum, ilahi hakikatin cahiliye toplumunda nasıl bir "tersyüz ediliş" olarak görüldüğünü ortaya koyar.

        Âlihetinâ (آلِهَتِنَا)

        İbn Fâris, e-l-h (hemze, lam, he) kökünün kulluk etmek, ibadet etmek ve yönelmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kelimesinin ibadet edilen her türlü varlık için kullanıldığını; sonundaki "nâ" (bizim) zamiriyle birlikte Âd kavminin kendi elleriyle ürettikleri veya kutsallaştırdıkları sahte tanrılara (putlara) olan aidiyetlerini ve onlara duydukları batıl sadakati nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul formda (âlihe) kullanılmasının, müşrik toplumların parçalanmış ilahlık tasavvurlarını ve tevhidin bütünlüğü karşısındaki çokluk (şirk) karmaşasını resmettiğini dile getirir.

        Fe'tinâ (فَأْتِنَا)

        İbn Fâris, e-t-y (hemze, te, ye) kökünün gelmek, ulaştırmak ve bir şeyi ortaya koymak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emir fiilinin ayette bir meydan okuma (tahaddi) olarak kullanıldığını; kavminin, Hûd peygambere "madem bizi tehdit ediyorsun, hadi o azabı getir de görelim" diyerek kibir dolu bir istihzada bulunduklarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin inkarcı aklın "görmediğine inanmama" şeklindeki dar ampirizmini ve ilahi sabrı bir acziyet sanan ontolojik körlüğünü yansıtan trajik bir talep olduğunu analiz eder.

        Va'dinâ (تَعِدُنَا)

        İbn Fâris, v-a-d (vav, ayın, dal) kökünün gelecekte olacak bir şeyi önceden haber vermek, söz vermek veya tehdit etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin burada Hûd peygamberin kavmini uyardığı ilahi azabı (vaîd) ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki kullanımının, Âd kavmi için bu uyarının sadece soyut bir tehditten ibaret olduğunu ve gerçekleşeceğine dair zerre kadar inanç taşımadıklarını gösteren alaycı bir üslup barındırdığını vurgular.

        Sâdikîn (الصَّادِقِينَ)

        İbn Fâris, s-d-k (sad, dal, kaf) kökünün sözün ve inancın gerçeğe, dış dünyaya tam olarak uyması ve yalanın zıddı olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir iddiayı ispat eden, özü sözü bir olan kimseleri nitelediğini; ayetin sonunda "eğer doğru söyleyenlerden isen" şartıyla peygamberin sıdk (doğruluk) vasfının sınanmaya çalışıldığını, bunun aslında elçinin mesajını itibarsızlaştırma çabası olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, doğruluk kavramının Kur'an epistemolojisinde taşıdığı öneme değinerek, müşriklerin bu kelimeyi kullanarak peygamberi yalancılıkla itham ettiklerini ve gerçeği ampirik bir kanıta (azaba) indirgediklerini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X