Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 20. Ayet

    وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ ف۪ي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاۚ فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yevme yu’radu-lleżîne keferû ‘alâ-nnâri eżhebtum tayyibâtikum fî hayâtikumu-ddunyâ vestemta’tum bihâ felyevme tuczevne ‘ażâbe-lhûni bimâ kuntum testekbirûne fî-l-ardi biġayri-lhakki vebimâ kuntum tefsukûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnkâr edenler ateşin başına getirilince, ‘Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız, şimdi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza ve yoldan çıkmanıza karşılık olarak aşağılayıcı cezayı çekeceksiniz!’ denilecektir.”

      İnkâr edenler ateşin başına getirilince, size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz denilecek. Allah Teâlâ başka âyetlerde meâlen şöyle buyurdu: “İnkâr edenler ateşe getirilince, ‘Bu gerçek değil miymiş?’ denilecek”, “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”. Bu ve benzeri İlâhî beyanlarda Cenâb-ı Hak, onlara kendi durumlarını ve içine düştükleri azaba neden müstahak olduklarını bilmeleri maksadıyla bunu hatırlatmaktadır; çünkü onlar dünyada iken insanların iman etmelerini engellemek için Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar ve o âyetlerle alay ediyorlardı.

      Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız denilecek. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, faydalanmanız için size vermiş olduğum bütün iyi ve güzel nimetleri dünyada tükettiniz, onları bitirdiniz, fakat şükretmediniz ve ahde vefa göstermediniz. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Size ait iyi ve güzel nimetleri dünya hayatınızda tükettiniz, yani onları bitirdiniz, ama onlarla âhirette size vâdolunan güzel nimetleri vc ebedî lütufları kazanamadınız. Cenâb-ı Hak, bu dünyada insana vermiş olduğu her türlü malı, ondan âhiret amelini yapmak maksadıyla yararlanması, onları kendine azık yapması, âhiret azığı yapması için vermiştir, fakat insan bu malı başka yolda kullanırsa, bu onu telef etmek ve veriliş amacının dışında kullanmaktır. Bu ise, onun için vebaldir ve pişmanlık sebebidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ”Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir”. Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kavurucu bir rüzgârdır”. Onun yaptığı her harcama, âyette belirtildiği gibi âhiret için azık edinme amacının dışında olup, dünya hayatı içindi. Bu ise oyun ve eğlencedir. O harcama, âyette belirtildiği gibi helâk eden kavurucu bir rüzgârdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şimdi ise aşağılayıcı cezayı çekeceksiniz! Yani o azabın içinde aşağılanacaksınız ve o azap sizi aşağılayacak. Yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza karşılık olarak... Muhtemelen onların büyüklük taslamalarından maksat, peygamberlere karşı kibirlenmeleridir. Onlar, peygamberlere karşı büyüklendiler, bu yüzden onlara uymaya yanaşmadılar ve Allah’ın âyetlerine karşı da büyüklendiler. Yoldan çıkmanıza karşılık olarak. Burada geçen ve yoldan çıkmak diye tercüme ettiğimiz “fısk” kelimesi, Allah Teâlâ’nın emirlerinin dışına çıkmak demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, y-v-m (ye, vav, mim) kökünün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimini, belirli bir vakti veya süreci ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece mutlak yirmi dört saatlik gün anlamında değil, aynı zamanda mutlak zamanın belirli bir aşamasını, anını veya dönemini nitelemek için de kullanıldığını, burada hesap ve ceza vaktini işaret ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Geç Antik Çağ eskatolojisinde büyük yargılamayı ve ilahi mahkemenin kurulduğu kozmik anı bildiren çok güçlü bir apokaliptik zaman belirteci (marker) olarak işlev gördüğünü ifade eder.

        Yu'radu (يُعْرَضُ)

        İbn Fâris, a-r-d (ayın, ra, dat) kökünün asıl anlamının bir şeyin eni, genişliği, ortaya çıkması ve bir nesneyi başkasına göstermek, sunmak (arz etmek) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" fiilinin bir şeyi görünür kılmak, huzura getirmek manasına geldiğini; ayette edilgen (meçhul) formda kullanılarak inkarcıların cehennem ateşinin önüne zorla, iradeleri dışında getirilip yüzleştirilmelerini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu edilgen yapısının ahiret sahnesindeki mutlak acziyeti resmettiğini, dünyada iken pervasızca hareket eden elitlerin, suçluların ilahi mahkemede zorla teşhir edilmesi ve ateşe arz edilmesi (parade edilmesi) gibi trajik bir duruma düşürüldüklerini vurgular.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün temel olarak bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dini bağlamda bu kelimenin Allah'ın nimetlerini örtmek, nankörlük etmek ve açıkça ortada olan ilahi hakikatleri ve tevhid inancını inatla reddetmek anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Arapça olmakla birlikte, dini bir terim olarak gerçeği inkar etmek anlamında kullanımının Süryanice veya Yahudi Aramicesi üzerinden İslami terminolojiye girdiğini iddia eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde küfrün salt entelektüel bir bilgisizlik değil, kalbin hakikate karşı gösterdiği aktif, kibirli ve inatçı bir direnç, nimetin kaynağını bilerek reddetme şeklinde gerçekleşen ahlaki bir çöküş olduğunu derinlemesine analiz eder.

        En-Nâri (النَّارِ)

        İbn Fâris, n-v-r (nun, vav, ra) kökünün ışık, aydınlık, ateş ve parlaklık anlamlarına geldiğini, ışık saçtığı ve yaktığı için ateşe bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel alevi nitelediği gibi, eskatolojik bağlamda Allah'ın isyancılar için hazırladığı ebedi azap yurdunu (cehennem) temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "nâr" kavramının Kur'an'ın ontolojik ödül-ceza sisteminde "cennet"in (bahçe) tam zıt kutbunda yer aldığını, ilahi gazabın ve varoluşsal yıkımın en somut ve dehşet verici tezahürü olarak inkarcı zihniyeti tehdit eden kozmik bir gerçeklik olduğunu analiz eder.

        Ezhebtüm (أَذْهَبْتُمْ)

        İbn Fâris, z-h-b (zel, he, be) kökünün asıl manasının gitmek, geçip uzaklaşmak ve yok olmak olduğunu; "izhab" formunun (if'al babı) ise bir şeyi gidermek, ortadan kaldırmak, tüketmek ve harcamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kişinin kendisine verilen nimetleri, imkanları ve fırsatları sonuna kadar harcayıp tüketmesi, elinden çıkarması manasında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisine yönelik çok ağır bir psikolojik darbe barındırdığını; dünyada iken tüm ahlaki ve manevi kredilerini fütursuzca harcayan (tüketen) bu kitleye ahirette sıfırı tüketmiş iflas ehli muamelesi yapıldığını, uhrevi bankada hiçbir bakiyelerinin kalmadığının yüzlerine vurulduğunu vurgular.

        Tayyibâtiküm (طَيِّبَاتِكُمْ)

        İbn Fâris, t-y-b (tı, ye, be) kökünün temizlik, hoşluk, helal olma ve insanın duyularına, ruhuna güzel gelen her türlü şey anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tayyibât" kelimesinin insanın dünyada arzuladığı, lezzet aldığı nimetleri, temiz rızıkları, zenginliği ve konforu kapsadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi aklının "iyi ve güzel" (tayyib) olanı sadece dünyevi hazlar, maddi zenginlik ve kabilevi güç ile sınırlı tuttuğunu; ayetin, bu materyalist vizyonun bedeli olarak, insanın ebedi hayattaki tüm haklarını sırf bu geçici lezzetler uğruna feda edişindeki trajediyi resmettiğini derinlemesine inceler.

        Hayâtikümü (حَيَاتِكُمُ)

        İbn Fâris, h-y-y (ha, ye, ye) kökünün ölümün zıddı olarak canlılık, büyüme, var olmayı sürdürme ve hareket yeteneği anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayatın varlığın bilinçli ve fonksiyonel devamlılığı olduğunu, burada insanın doğumundan ölümüne kadar geçen biyolojik ve sosyal dünya serüvenini ifade ettiğini söyler.

        Ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, d-n-v (dal, nun, vav) kökünün mekansal veya zamansal olarak yakınlık, beride olma ve alçaklık anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ahirete kıyasla zaman olarak insana daha yakın ve peşin olmasından, değer ve mertebe olarak da daha aşağıda (deni) bulunmasından dolayı içinde yaşanılan şu anki hayata isim olarak verildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, dünya ve ahiret kelimelerinin Kur'an'ın varlık tasavvurunda birbirini tamamlayan ve aynı zamanda birbirine zıt iki ontolojik alan oluşturduğunu; inkarcıların temel probleminin bütün yatırımlarını bu "yakın ve değersiz" (dünya) boyuta yaparak aşkın boyutu tamamen göz ardı etmeleri olduğunu analiz eder.

        İstemta'tüm (اسْتَمْتَعْتُمْ)

        İbn Fâris, m-t-a (mim, te, ayın) kökünün temel manasının bir şeyden uzun uzadıya faydalanmak, geçici bir süre için lezzet almak ve yararlanmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istimta" fiilinin bir nesneden alınabilecek tüm hazzı ve menfaati talep etmek, onu doya doya kullanmak olduğunu; ayette inkarcıların dünya nimetlerine karşı gösterdikleri aşırı düşkünlüğü, hedonist (hazcı) bir iştahla onlardan faydalanmalarını ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke zenginlerinin tüketim kültürünü ve refah şımarıklığını yansıttığını, ahiret endişesi taşımadan sadece "anı yaşama" (istimta) felsefesine saplanan bir zihniyetin ontolojik sığlığını eleştirdiğini vurgular.

        Tüczevne (تُجْزَوْنَ)

        İbn Fâris, c-z-y (cim, ze, ye) kökünün temel manasının bir şeyin yerine geçmek, bir amelin karşılığını tam olarak ödemek ve bedelini vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" fiilinin iyilik veya kötülük fark etmeksizin insanın eyleminin kendi üzerine denk bir netice olarak geri dönmesini ifade ettiğini; meçhul kalıpta (cezalandırılacaksınız / karşılık göreceksiniz) kullanılarak ilahi yargının matematiksel kesinliğine işaret ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın ahlaki nedensellik ilkesinin temeli olduğunu; azabın rastgele bir ilahi öfke patlaması değil, dünyadaki sömürü ve hazcılığın kozmik teraziye vurulmuş "tam karşılığı" (ceza) olduğunu analiz eder.

        Azâbe (عَذَابَ)

        İbn Fâris, a-z-b (ayın, zel, be) kökünün asıl anlamının bir kimseyi niyetlendiği işten alıkoymak, engellemek ve menetmek olduğunu; insana verilen cezanın, onu hayatın normal akışından ve nimetlerden menettiği için "azap" ismini aldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, azabın insana şiddetli acı veren, ruhsal ve bedensel eziyet anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik bağlamında, bu tür eskatolojik terimlerin muhtemelen Süryanice veya Yahudi Aramicesi kökenli ceza kavramlarından Arapçaya taşındığını ve Kur'an'ın cehennem tasvirlerinde anahtar kelime haline geldiğini kaydeder.

        El-Hûni (الْهُونِ)

        İbn Fâris, h-v-n (he, vav, nun) kökünün hafiflik, kolaylık manalarına geldiği gibi, vakarın zıddı olarak zillet, alçaklık, değersizlik ve hakaret görme anlamlarına da geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hûn" kelimesinin kişiyi içsel olarak yıkan, itibarını sıfırlayan, utanç ve aşağılanma hissiyle dolu bir hor görülme durumu olduğunu; ayette "alçaltıcı azap" tamlamasıyla sadece fiziksel bir yanmayı değil, derin bir psikolojik çöküşü ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşriklerin dünyadaki kibirlerine (istikbar) karşılık olarak seçilmiş harika bir teolojik "kısas" örneği olduğunu; dünyada sahte bir büyüklük taslayanların ahirette tam zıddı olan bir "küçültme, rezil etme ve aşağılama" (hûn) azabıyla cezalandırılmalarının ilahi adaletin ironik ve şaşmaz bir tecellisi olduğunu vurgular.

        Testekbirûne (تَسْتَكْبِرُونَ)

        İbn Fâris, k-b-r (kef, be, ra) kökünün büyüklük, yücelik ve azamet anlamlarına geldiğini, "istikbâr" kalıbının ise insanın kendisinde hakiki olarak bulunmayan bir büyüklüğü iddia etmesi, zorla büyüklenmeye çalışması olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, istikbarın, insanın kendi haddini aşarak hakkı kabullenmeyi reddetmesi, ilahi gerçekler karşısında kendini üstün görerek boyun eğmekten kaçınması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, istikbar kavramının Kur'an'daki cahiliye ahlakının en temel marazı olduğunu, insanın Allah'a karşı sahte bir özerklik ve bağımsızlık (istiğna) ilan ederek tevhidin getirdiği eşitlikçi nizamı yıkmaya çalışmasını derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke elitlerinin İslam'a direnişinin altında entelektüel bir şüphe değil, doğrudan bu sınıfsal ve sosyal kibir (istikbar) halinin yattığını, statülerini kaybetme korkusunun onları hakikate karşı körleştirdiğini dile getirir.

        El-Ardı (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d (hemze, ra, dat) kökünün tabiatı itibarıyla yoğun, aşağıda olan ve boyun eğen mekanı ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın üzerinde ikamet ettiği yeryüzünü temsil ettiğini, ayetteki bağlamıyla müşriklerin kibirlendikleri ve güç gösterisi yaptıkları coğrafi ve ontolojik sahneyi, yani dünyevi egemenlik alanlarını nitelediğini belirtir.

        El-Hakkı (الْحَقِّ)

        İbn Fâris, h-k-k (ha, kaf, kaf) kökünün sağlamlık, sübut, değişmezlik ve bir şeyin meşru olarak yerli yerine oturması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının gerçeklik, adalet ve doğruluk olduğunu; "biğayri'l-hakk" (haksız yere / hakka dayanmadan) ifadesinin, inkarcıların yeryüzündeki kibrinin ve egemenliğinin hiçbir ahlaki, akli veya ilahi meşruiyete dayanmadığını, tamamen zorbalık ve gasp niteliğinde olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, hakkın ontolojik bir dayanak olduğunu, hakka dayanmayan her türlü gücün ve iddianın batıl (boş ve asılsız) olduğunu; müşriklerin statükosunun ilahi gerçeklik (hak) karşısında tamamen mesnetsiz kaldığını analiz eder.

        Tefsükûn (تَفْسُقُونَ)

        İbn Fâris, f-s-k (fe, sin, kaf) kökünün asıl manasının yaş hurmanın kabuğunu yırtarak dışarı çıkması olduğunu; mecazen bir insanın dinin, ahlakın veya fıtratın çizdiği meşru sınırlardan dışarı taşması, yoldan çıkması manasında "fısk" ismini aldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kelimesinin ilahi itaatten ayrılmak, dini sınırları ihlal ederek günaha batmak olduğunu; ayetteki geniş/şimdiki zaman formunun (tefsükûn), onların bu yoldan çıkmışlık halinin anlık bir hata değil, hayat tarzı haline gelmiş kronik ve sürekli bir isyan pratiği olduğunu ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, fıskın Kur'an ahlakında küfrün ve kibrin pratik hayata yansımış fiili boyutu olduğunu, inkar zihniyetinin eylemsel bir taşkınlığa, sosyal ve ahlaki bir yıkıcılığa dönüşmesini temsil ettiğini derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke toplumundaki sınır tanımaz ahlaki çöküntüyü, adaletsizliği ve ilahi hukuku çiğneme alışkanlığını resmettiğini, azabın gerekçesinin sadece zihinsel bir inkar değil, bu yıkıcı pratiklerin (fısk) kendisi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X