وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۚ وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ahkaf suresi 19. ayet, ahkaf 19, ahkaf suresi, amellerin karşılığı, dereceler, zulümsüzlük, amel, zulüm
-
“Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah herkesin yaptığının karşılığını haksızlığa uğratılmaksızın tastamam vermek için böyle yapmıştır.”
Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Yani yaptıkları hayır ve şerre göre dereceleri vardır. Allah herkesin yaptığının karşılığını haksızlığa uğratılmaksızın tastamam vermek için böyle yapmıştır. Yani Allah onların hayır olarak yaptıkları her şeyin mükâfatını ve şer olarak yaptıkları her şeyin cezasını tam olarak kendilerine verecektir. Onlar haksızlığa uğramayacaklar. Yani hayırları azaltılmayacak, kötülükleri de çoğaltılmayacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Küllin (كُلٍّ)
İbn Fâris, k-l-l (kef, lam, lam) kökünün temel manasının bir şeyi çepeçevre sarmak, kapsamak, toplamak ve bütünü içine almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin parçaların oluşturduğu tümel bir bütünü, istisnasız bir genellemeyi ifade ettiğini; ayetteki bağlamıyla hem müminleri hem de inkarcıları, insanları ve cinleri içine alan mutlak ve eksiksiz bir kapsayıcılığı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin eskatolojik sahnede hiçbir varlığın, grubun veya eylemin ilahi değerlendirme sisteminin dışında kalmayacağını, adaletin herkes (küll) için istisnasız bir şekilde işleyeceğini gösteren hukuki bir genelleme işlevi gördüğünü vurgular.
Deracâtün (دَرَجَاتٌ)
İbn Fâris, d-r-c (dal, ra, cim) kökünün asıl anlamının yavaş yavaş, aşama aşama, adım adım ilerlemek ve bir mertebeden diğerine geçmek (yukarı çıkmak veya aşağı inmek) olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "derece" kelimesinin mertebe, makam ve menzil anlamına geldiğini, genellikle yukarıya doğru olan yükselişler için kullanılsa da ayette her iki grubun (iyilerin ve kötülerin) kendi eylemlerine denk düşen farklı statülerini, manevi seviyelerini ve karşılık tabakalarını nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ontolojisinde eylemlerin rastgele yığılmadığını, her bir amelin ahirette matematiksel bir kesinlikle belirli bir "derece" ürettiğini; ilahi yargının monolitik (tekdüze) bir cennet veya cehennem sunmak yerine, dünyevi eylemlerin kalitesine ve yoğunluğuna tam olarak tekabül eden hassas bir kozmik hiyerarşi kurduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dereceler mefhumunun ilahi adaletin ince işçiliğini gösterdiğini, kimseye hak ettiğinden fazlasının veya azının verilmeyeceği, herkesin kendi emeğiyle kendi ahiret statüsünü (derecesini) inşa ettiği şaşmaz bir liyakat sistemini tasvir ettiğini dile getirir.
Amilû (عَمِلُوا)
İbn Fâris, a-m-l (ayın, mim, lam) kökünün temel manasının bir işi kasıtlı, planlı ve belirli bir çaba göstererek yapmak, üretmek ve icra etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" fiilinin cansızların veya hayvanların istemsiz hareketlerinden farklı olarak, akıl sahibi canlıların bilinç, irade ve niyet taşıyan eylemlerini nitelediğini; bu fiilin, kişinin kendi özgür iradesiyle ortaya koyduğu ve dolayısıyla ahlaki/hukuki sorumluluk doğuran davranışları ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde inanç ve inkarın salt zihinsel bir tasdik veya reddediş olarak kalmadığını, dış dünyada mutlaka aktif ve görünür bir eyleme (amel) dönüştüğünü; ilahi mahkemedeki derecelendirmelerin de kişinin soyut düşüncelerine değil, bizzat varlık sahasına çıkardığı bu somut eylemlere (amilû) dayandırıldığını derinlemesine inceler.
Liyüveffiyehüm (لِيُوَفِّيَهُمْ)
İbn Fâris, v-f-y (vav, fe, ye) kökünün asıl anlamının bir şeyi eksiksiz ve tastamam yerine getirmek, bir sözü veya borcu zerre kadar noksan bırakmadan tam olarak ödemek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tevfiye" kelimesinin hak edilen bir şeyi, hiçbir kesintiye veya haksızlığa uğratmaksızın bütünüyle sahibine teslim etmek olduğunu; ayetteki kullanımının, Allah'ın kullarına dünyadaki amellerinin karşılığını ahirette milimi milimine, mutlak bir tamlıkla vereceğini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın eskatolojik adalet sisteminin kalbini oluşturduğunu, ilahi yargıda eylem ile karşılık arasında şaşmaz ve eksiksiz bir denklik (tevfiye) bulunduğunu, hiçbir çabanın bu kozmik terazide kaybolmayacağını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "tevfiye" eyleminin müminler için ontolojik bir güvenlik ve ilahi teminat, inkarcılar için ise kaçınılmaz bir yüzleşme ifade ettiğini; her bireyin kendi hayat bilançosuyla hiçbir eksiltme yapılmadan (tam ifa) yüzleştirileceği kesin bir muhasebe nizamını vurguladığını kaydeder.
A'mâlehüm (أَعْمَالَهُمْ)
İbn Fâris, a-m-l (ayın, mim, lam) kökünden türeyen ve çoğul formda olan bu kelimenin, şuurlu varlıkların irade ve niyetle ortaya koydukları eylemlerin tamamını kapsadığını belirtir. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın eskatolojik vizyonunda insanın dünyadaki "amellerinin" göksel bir deftere kaydedildiği inancının yaygın olduğunu; Kur'an'ın "amellerin tam olarak ödenmesi" ifadesiyle bu arka planı daha da keskinleştirerek, evrende hiçbir eylemin ontolojik bir boşluğa düşmediğini, her fiilin kendi ağırlığınca bir karşılık üretmek üzere muhafaza edildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sonundaki "hüm" (onların) aidiyet zamirinin, eylemin sorumluluğunu mutlak surette failin omuzlarına yüklediğini; kurtuluşun veya helakin dışsal şefaatçilere, soylara veya putlara değil, doğrudan doğruya kişilerin bizzat kendi ürettikleri "amellere" bağlı olduğunu gösteren reddedilemez bir bireysel sorumluluk ilkesi olduğunu vurgular.
Yüzlemûn (يُظْلَمُونَ)
İbn Fâris, z-l-m (zı, lam, mim) kökünün bir şeyi kendi gerçek ve meşru yerinden çıkarıp olmaması gereken bir yere koymak, eksiltmek ve birinin hakkını gasp etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmün adaletin zıddı olduğunu; ahiret bağlamında zulme uğramanın, kişinin hak ettiği sevabın eksiltilmesi veya hak etmediği bir cezanın sırtına yüklenmesi anlamına geldiğini, ayetin olumsuz formuyla (lâ yüzlemûn) ilahi mahkemede böyle bir haksızlığın yaşanmasının ontolojik olarak imkansız kılındığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik yapısında Allah'ın mutlak ve sınırsız bir kudrete (Azîz) sahip olmasına rağmen, bu kudretin asla keyfi veya zorba bir nitelik taşımadığını; ilahi gücün bizzat ilahi adalet tarafından sınırlandırıldığını ve "zulmetmeme" ilkesinin ilahi iradenin şaşmaz bir yasası olduğunu derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin meçhul (edilgen) yapıda ve geniş/gelecek zamanda kullanılmasının, kıyamet gününde kurulacak olan terazinin hatasızlığına duyulan mutlak güveni yansıttığını; kimsenin kimliğine, statüsüne veya inancına bakılmaksızın evrensel hukuk normlarının kılı kırk yararcasına işleyeceği (zulme uğratılmama) yönündeki sarsılmaz ilahi garantiyi ifade ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla