اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۜ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: isyankar evlat, diriliş inkarı, ahkaf suresi 18. ayet, ahkaf suresi, geçmişlerin masalları, ahkaf 18, hüsran, hak, ümmet, nebi, cin
-
17. “Anne babasına, ‘Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, ‘Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir' demekteler. O ise, ‘Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil' cevabını vermektedir.”
18. “İşte kendilerinden önce gelip geçen insan ve cin toplulukları ile birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır.”
Anne babasına, ‘Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye anne babası, Allah’tan yardım diler. Müfessirler bu âyetin, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) oğlu Abdurrahman ve annesi hakkında geldiğini, az önce geçen “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik” mealindeki âyetin ise Hz. Ebû Bekir (r.a.) hakkında geldiğini kaydederler ve şöyle derler: Hz. Ebû Bekir (r.a.) annesine ve babasına itaatkârdı, onlara iyi davranmak ve teşekkür etmekle emrolunmuştu, o da Cenâb-ı Hak’tan, kendisine ve ebeveynine verdiği nimetlerden dolayı Rabb’ine şükretmeye muvaffak kılmasını istemişti. Oğlu Abdurrahman ise anne ve babasına isyan etmiş, onların davet ettikleri diriliş inancına karşı çıkmış ve onlara kötü söz söylemiş, şöyle demişti; Öf be! Beni mezardan çıkarılıp yeniden diriltilmekle mi tehdit ediyorsunuz? Benden önceki nesillerden diriltilen kimseyi görmüyorum... Buna benzer sözler söylemişti. Ancak bu rivayet sahih değildir, çünkü Abdurrahman büyük ve önde gelen sahabîlerden biridir. Açık olan şudur ki, onun böyle bir mücadelesi olmamıştır. Müfessirler şöyle diyorlar: O, anne ve babasına şöyle demişti: Eğer sizin söyledikleriniz hak ise, falancayı ve filancayı mezardan çıkarın da görelim! Sonra da dedelerinden bazılarını isimlerini annııştı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir, buyurdu. Bu beyanın, ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin yukarıda geçen sözlerine cevap olması muhtemel değildir. Çünkü bahis konusu edilen meselenin -ki o da inkârcılara azabın müstahak olmasıdır- gerekliliğinde hayata döndürülmesi ve diriltilmesini engellemek yoktur. Çünkü onlar şayet dünyaya tekrar döndürülselerdi, hak ettikleri azap onlardan düşmeyecekti, zira onlar iman etmiyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan davranışlara döneceklerdir”. Ancak bu iki âyetin, Âdemoğullarından İki kişinin ebeveynleriyle ilişkileri hakkında gelmiş olması mümkündür; bunlardan biri anne ve babasına itaat etmiş, davet ettikleri inancı kabul etmişti, diğer ise anne ve babasının davet ettiği inançtan yüz çevirmiş ve onların emirlerine karşı çıkmıştı. Ebeveyni, isyan eden ve emirlerine karşı çıkan çocukları için Allah’tan yardım dilemişler ve âyette belirtilen duayı yapmışlardı. İtaatkâr olan çocuk da yine âyette dile getirilen sözleri söylemişti. "Kadın hafif bir yük yüklenir” mealindeki âyette belirttiğimiz gibi, bütün müfessirler, bu âyetin Hz. Âdem ve eşi Havva hakkında olduğunu İfade ederler. Biz deriz ki: Bu âyetin her anne baba hakkında gelmiş olması mümkündür, onlar âyette belirtilen akideyi söylüyor ve bahsedilen şekilde dua ediyorlar. Cenâb-ı Hak onlara kusursuz bir çocuk verince, âyette belirtilen olay oldu”. Buna göre belirttiğimiz iki âyetin, itaatkâr olsun âsi olsun her çocuğun anne ve babasına karşı davranışı hakkında olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla âyetin, onların ismini verdikleri kişiler hakkında gelmiş olduğunu kabul etmek için mutlaka Allah tarafından Peygamberinin diliyle, bu âyet şu şu olay ve şu şu kişiler hakkındadır diye yapılan bir açıklamanın tevatür yoluyla gelmesi gerekir. Ancak o zaman onların söyledikleri kabul edilir. Âyetin bir kavme İşaret ettiğine dair deliller tevatür yoluyla sabit olmazsa, bu rivayetlerden el çekmek en doğru yoldur. En doğrusunu Allah bilir.
Anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, ‘Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vadi gerçektir’ diyorlar. Allah’ın lütfu çok boldur, şayet bu lütuftan ona verilmiş olsaydı, şüphesiz o da İman ederdi. İşte bundan dolayı onlar Allah’tan yardım istiyorlar ve imana gel diyerek çocuklarına iman etmesini emrediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ülâike (أُولَئِكَ)
İbn Fâris, e-l-y (hemze, lam, ye) kökünün temel olarak bir şeye işaret etme, gösterme ve dikkat çekme işlevi taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ism-i işaretin kendisinden önce bahsi geçen gruba, yani ahireti inkar eden isyankar evlat profiline ve onunla aynı zihniyeti paylaşan kibirli kitleye vurgu yaptığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet başındaki kullanımının inkarcı kitleyi eskatolojik sahnede diğerlerinden yalıtarak öne çıkardığını, haklarındaki ilahi hükmün kesinleştiği bu topluluğa yönelik dışlayıcı ve mahkum edici bir retorik işlevi gördüğünü belirtir.
Hakka (حَقَّ)
İbn Fâris, h-k-k (ha, kaf, kaf) kökünün sağlamlık, sübut, değişmezlik ve bir şeyin yerli yerine oturması, vacip olması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi azap ve hüküm ile birlikte kullanıldığında, söz konusu cezanın kişinin kendi ahlaki tercihleri ve isyanı sebebiyle onun üzerine kaçınılmaz, iptal edilemez ve son derece adil bir biçimde sabit olduğunu, hak edildiğini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın adalet sisteminde bu kavramın ontolojik bir kesinlik bildirdiğini; inkarcıların eylemlerinin kozmik bir reaksiyon doğurduğunu ve azap sözünün onların varoluşu üzerinde şaşmaz bir yasaya (hakka) dönüştüğünü analiz eder.
El-Kavlü (الْقَوْلُ)
İbn Fâris, k-v-l (kaf, vav, lam) kökünün ağızdan çıkan söz, kelam ve beyan anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ayetin bağlamında sıradan bir sözü değil, Allah'ın isyankar inkarcılara yönelik önceden takdir ettiği "cezalandırma hükmünü", ilahi fermanı ve ebedi azap kararını nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "el-kavl" kelimesinin müşriklerin dünyadaki yalanlarına (ifk) ve boş sözlerine karşılık, ahirette tecelli edecek olan mutlak, bağlayıcı ve geri döndürülemez ilahi yargıyı temsil ettiğini vurgular.
Ümemin (أُمَمٍ)
İbn Fâris, e-m-m (hemze, mim, mim) kökünün yönelmek, öne düşmek ve asıl/kök olmak manalarına geldiğini; inanç, zaman veya coğrafya gibi ortak bir bağ etrafında toplanan, aynı kaderi paylaşan insan gruplarına bu kökten "ümmet" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formu olan ümemin, tarih boyunca yaşamış, ilahi tebliğle karşılaşmış ve kendi iradeleriyle belirli bir inanç sistemi etrafında kümelenmiş farklı kavimleri ve nesilleri ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dillerinde yaygın olduğunu, dini ve etnik toplulukları ifade eden Süryanice veya Aramice "ummethâ" formunun Arapçalaşmış hali olarak Kur'an'ın tarih felsefesinde merkezi bir yer tuttuğunu kaydeder.
Halet (خَلَتْ)
İbn Fâris, h-l-v (hı, lam, vav) kökünün bir yerin boşalması, ıssızlaşması, zamanın tükenmesi ve geçip gitmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin yaşam sürelerini doldurarak yeryüzünden silinen, helak olan ve dünyayı kendilerinden sonrakilere boş bırakarak tarih sahnesinden çekilen eski milletleri nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke aristokrasisine yönelik tarihsel bir ikaz taşıdığını; kendilerini yenilmez ve kalıcı sanan bu kibrin, geçmişte aynı küstahlığı sergileyip de yeryüzünden silinip giden (halet) nesillerin akıbetinden ontolojik bir ders çıkarması gerektiğini vurgular.
Kablihim (قَبْلِهِمْ)
İbn Fâris, k-b-l (kaf, be, lam) kökünün temel olarak ön taraf, yüz yüze gelmek ve zaman yahut mekan açısından ileride/öncede olmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu zarfın zaman boyutunda önceliği ifade ettiğini, ayette muhatap alınan mevcut inkarcı nesilden daha önce yaşayıp göçmüş olan tarihi toplulukları nitelediğini belirtir.
El-Cinni (الْجِنِّ)
İbn Fâris, c-n-n (cim, nun, nun) kökünün asıl anlamının örtmek, gizlemek, duyulardan ve gözden saklamak olduğunu; insan aklının ve gözünün doğrudan algılayamadığı, varlıkları örtülü olan şuurlu varlıklara bu yüzden "cin" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cinlerin ateşten yaratılmış, tıpkı insanlar gibi irade sahibi, ilahi emirlere muhatap ve yaptıklarından sorumlu olan, görünmez kozmik varlıklar olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin İslam öncesi Arap inançlarına dayandığını, ancak Kur'an'ın bu mefhumu cahiliyenin kaotik ruh tasavvurundan çıkararak, ahlaki bir sorumluluk (teklif) dairesine soktuğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, cinlerin Kur'an ontolojisinde gayb (görünmeyen) aleminin bir parçası olmasına rağmen, insanlarla birlikte kozmik imtihanın paydaşları olduklarını, ayette her iki türün de aynı ilahi yargıya tabi tutulmasının ahlaki sorumluluğun evrenselliğini gösterdiğini analiz eder.
El-İnsi (الْإِنْسِ)
İbn Fâris, kelimenin ü-n-s (hemze, nun, sin) kökünden gelmesi durumunda uyum, cana yakınlık ve bir arada yaşama (ünsiyet) anlamına; n-s-y (nun, sin, ye) kökünden gelmesi durumunda ise unutkanlık anlamına dayandığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın doğası gereği tek başına yaşayamayan, medeni ve sosyal bir varlık olmasından ötürü bu isimle anıldığını söyler. Toshihiko Izutsu, ayette cinlerle birlikte zikredilerek "insü cin" formunda kullanılmasının, yaratılmış tüm irade ve şuur sahibi varlıkları, kozmik boyuttaki tüm mükellefleri (sorumluları) kapsayan tümel bir kategori oluşturduğunu kaydeder.
Hâsirîn (خَاسِرِينَ)
İbn Fâris, h-s-r (hı, sin, ra) kökünün sermayeyi yitirmek, ticarette zarar etmek, ziyan ve aldanış anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüsran" kavramının maddi kayıplardan ziyade insanın kendi ruhunu, aklını ve ebedi kurtuluşunu (cenneti) dünyevi ve geçici hazlar uğruna feda etmesi, ahiret pazarında tamamen iflas etmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik uyarılarda sıklıkla başvurduğu bu "ticari metafor" sistemini derinlemesine analiz eder; dünya hayatının bir alışveriş olduğunu, inkarcıların hidayeti verip sapkınlığı satın alarak ontolojik bir iflas yaşadıklarını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tüccar bir toplum olan Mekke aristokrasisinin zihniyetine doğrudan hitap ettiğini; dünyevi ticaretteki kâr hırslarının ahirette nasıl mutlak ve geri döndürülemez bir sermaye kaybına (hüsran) dönüşeceğini anlatan çok çarpıcı bir psikolojik ve kültürel kodlandırma olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla