Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 17. Ayet

    وَالَّذ۪ي قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَٓا اَتَعِدَانِن۪ٓي اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْل۪ي وَهُمَا يَسْتَغ۪يثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْۗ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَيَقُولُ مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżî kâle livâlideyhi uffin lekumâ eta’idâninî en uḣrace ve kad ḣaleti-lkurûnu min kablî vehumâ yesteġîśâni(A)llâhe veyleke âmin inne va’da(A)llâhi hakkun feyekûlu mâ hâżâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      17. “Anne babasına, ‘Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, ‘Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir' demekteler. O ise, ‘Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil' cevabını vermektedir.”

      18. “İşte kendilerinden önce gelip geçen insan ve cin toplulukları ile birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır.”

      Anne babasına, ‘Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye anne babası, Allah’tan yardım diler. Müfessirler bu âyetin, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) oğlu Abdurrahman ve annesi hakkında geldiğini, az önce geçen “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik” mealindeki âyetin ise Hz. Ebû Bekir (r.a.) hakkında geldiğini kaydederler ve şöyle derler: Hz. Ebû Bekir (r.a.) annesine ve babasına itaatkârdı, onlara iyi davranmak ve teşekkür etmekle emrolunmuştu, o da Cenâb-ı Hak’tan, kendisine ve ebeveynine verdiği nimetlerden dolayı Rabb’ine şükretmeye muvaffak kılmasını istemişti. Oğlu Abdurrahman ise anne ve babasına isyan etmiş, onların davet ettikleri diriliş inancına karşı çıkmış ve onlara kötü söz söylemiş, şöyle demişti; Öf be! Beni mezardan çıkarılıp yeniden diriltilmekle mi tehdit ediyorsunuz? Benden önceki nesillerden diriltilen kimseyi görmüyorum... Buna benzer sözler söylemişti. Ancak bu rivayet sahih değildir, çünkü Abdurrahman büyük ve önde gelen sahabîlerden biridir. Açık olan şudur ki, onun böyle bir mücadelesi olmamıştır. Müfessirler şöyle diyorlar: O, anne ve babasına şöyle demişti: Eğer sizin söyledikleriniz hak ise, falancayı ve filancayı mezardan çıkarın da görelim! Sonra da dedelerinden bazılarını isimlerini annııştı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir, buyurdu. Bu beyanın, ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin yukarıda geçen sözlerine cevap olması muhtemel değildir. Çünkü bahis konusu edilen meselenin -ki o da inkârcılara azabın müstahak olmasıdır- gerekliliğinde hayata döndürülmesi ve diriltilmesini engellemek yoktur. Çünkü onlar şayet dünyaya tekrar döndürülselerdi, hak ettikleri azap onlardan düşmeyecekti, zira onlar iman etmiyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan davranışlara döneceklerdir”. Ancak bu iki âyetin, Âdemoğullarından İki kişinin ebeveynleriyle ilişkileri hakkında gelmiş olması mümkündür; bunlardan biri anne ve babasına itaat etmiş, davet ettikleri inancı kabul etmişti, diğer ise anne ve babasının davet ettiği inançtan yüz çevirmiş ve onların emirlerine karşı çıkmıştı. Ebeveyni, isyan eden ve emirlerine karşı çıkan çocukları için Allah’tan yardım dilemişler ve âyette belirtilen duayı yapmışlardı. İtaatkâr olan çocuk da yine âyette dile getirilen sözleri söylemişti. "Kadın hafif bir yük yüklenir” mealindeki âyette belirttiğimiz gibi, bütün müfessirler, bu âyetin Hz. Âdem ve eşi Havva hakkında olduğunu İfade ederler. Biz deriz ki: Bu âyetin her anne baba hakkında gelmiş olması mümkündür, onlar âyette belirtilen akideyi söylüyor ve bahsedilen şekilde dua ediyorlar. Cenâb-ı Hak onlara kusursuz bir çocuk verince, âyette belirtilen olay oldu”. Buna göre belirttiğimiz iki âyetin, itaatkâr olsun âsi olsun her çocuğun anne ve babasına karşı davranışı hakkında olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla âyetin, onların ismini verdikleri kişiler hakkında gelmiş olduğunu kabul etmek için mutlaka Allah tarafından Peygamberinin diliyle, bu âyet şu şu olay ve şu şu kişiler hakkındadır diye yapılan bir açıklamanın tevatür yoluyla gelmesi gerekir. Ancak o zaman onların söyledikleri kabul edilir. Âyetin bir kavme İşaret ettiğine dair deliller tevatür yoluyla sabit olmazsa, bu rivayetlerden el çekmek en doğru yoldur. En doğrusunu Allah bilir.

      Anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, ‘Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vadi gerçektir’ diyorlar. Allah’ın lütfu çok boldur, şayet bu lütuftan ona verilmiş olsaydı, şüphesiz o da İman ederdi. İşte bundan dolayı onlar Allah’tan yardım istiyorlar ve imana gel diyerek çocuklarına iman etmesini emrediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l (kaf, vav, lam) kökünün temel manasının ağızdan çıkan söz, konuşmak ve bir fikri beyan etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her türlü anlamlı söz, iddia ve inanç beyanı için kullanıldığını, ayetteki kullanımının ebeveynin iman çağrısına karşı isyankar evladın kibrini ve reddini söze dökmesini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sadece bir konuşma eylemi olmadığını, vahyin eskatolojik vaatlerine ve ebeveynin tevhidi uyarısına karşı sergilenen bilinçli, saygısız ve küstahça bir isyan beyanı olduğunu vurgular.

        Livâlideyhi (لِوَالِدَيْهِ)

        İbn Fâris, v-l-d (vav, lam, dal) kökünün doğurmak ve nesil vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin doğrudan kan bağıyla bağlı olunan biyolojik anne ve babayı nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde tevhid inancından sonra en kutsal sayılan yatay ilişkinin anne-baba bağı olduğunu, ayette inkarın ve kibrin bu en temel ve şefkatli insani bağı bile nasıl parçaladığının dramatik bir şekilde resmedildiğini analiz eder.

        Üffin (أُفٍّ)

        İbn Fâris, e-f-f (hemze, fe, fe) kökünün tırnak arasındaki kir veya yere düşen çer çöp anlamına geldiğini, insanın iğrendiği, tiksindiği veya bıkkınlık duyduğu şeylere karşı çıkardığı sese bu kökten hareketle "üf" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin muhataba yönelik ağır bir küçümseme, sıkıntı, daralma ve tiksinti ifadesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ebeveyne karşı yapılabilecek en asgari fakat en yaralayıcı psikolojik şiddeti, tahammülsüzlüğü ve nankörlüğü simgelediğini, isyankar çocuğun ahiret inancını küçümserken ebeveynini de ontolojik bir değersizliğe mahkum ettiğini vurgular.

        Eteıdâninî (أَتَعِدَانِنِي)

        İbn Fâris, v-a-d (vav, ayın, dal) kökünün gelecekte olacak bir durumu önceden haber vermek, söz vermek veya tehdit etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette bu fiilin ebeveyn tarafından çocuğa yöneltilen ahiret ve diriliş uyarısını (va'd) ifade ettiğini, isyankar evladın bunu bir tehdit veya boş bir laf olarak algıladığını söyler. Toshihiko Izutsu, kelimenin materyalist zihnin eskatolojik vaatlere (dirilişe) karşı duyduğu şüpheyi ve itirazı yansıttığını, dünyevi varoluşun ötesindeki bir yaşam sözünün inkarcı akıl tarafından tamamen rasyonel dışı bulunduğunu derinlemesine inceler.

        Uhrace (أُخْرَجَ)

        İbn Fâris, h-r-c (hı, ra, cim) kökünün bir şeyin içinden dışarı çıkmak, ayrılmak ve görünür hale gelmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin edilgen formunun, ölülerin çürümüş bedenlerinin ardından kabirlerinden diriltilerek ilahi mahkemeye hesap vermek üzere çıkarılmasını (ihrâc) nitelediğini açıklar.

        Haleti (خَلَتِ)

        İbn Fâris, h-l-v (hı, lam, vav) kökünün bir yerin boşalması, kimsesiz kalması, geçip gitmek ve zamanın tükenmesi anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin geçmiş nesillerin zamanlarını doldurup dünyadan tamamen silinmelerini, helak olup toprak olmalarını ifade ettiğini belirtir.

        El-Kurûn (الْقُرُونُ)

        İbn Fâris, k-r-n (kaf, ra, nun) kökünün iki şeyi birbirine bağlamak, yakınlaştırmak ve bir araya getirmek olduğunu; belirli bir zaman diliminde aynı inanç, ahlak veya coğrafyayı paylaşarak bir arada yaşayan insan topluluklarına (nesil/çağ) bu kökten "karn" denildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin tarih sahnesinden silinmiş eski kavimleri ve geçmiş çağları ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, isyankar evladın geçmiş nesillerin ölüp gittiği ve geri dönmediği yönündeki argümanının, Mekkeli müşriklerin dirilişi inkar ederken kullandıkları en temel ve ampirik itiraz mantığı olduğunu, dar bir duyusal rasyonaliteyi yansıttığını vurgular.

        Yesteğîsâni (يَسْتَغِيثَانِ)

        İbn Fâris, ğ-v-s (ğayın, vav, se) kökünün aşırı bir zorluk, sıkıntı veya felaket anında feryat ederek acil yardım istemek, imdat dilemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istiğâse" fiilinin, çaresizlik içinde kıvranan ebeveynin çocuklarının ebedi helakini gördükleri anda duydukları derin acıyla, onu kurtarması için Allah'a yalvarıp yakarmalarını nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin iman eden ebeveynin yaşadığı trajik ruh halini yansıttığını, evladın ontolojik çöküşü karşısında duyulan beşeri çaresizliğin en üst seviyeden ilahi merhamete sığınmaya dönüşmesini tasvir ettiğini analiz eder.

        Veyleke (وَيْلَكَ)

        İbn Fâris, v-y-l (vav, ye, lam) kökünün büyük bir hüzün, helak, azap ve derin bir pişmanlık durumu için kullanılan bir nida, acı bir feryat sözcüğü olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veyl" kelimesinin çirkinliğe, felakete veya isyana düşen kimseye yöneltilen acıma ve kınama karışımı bir ünlem olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sadece bir beddua değil, ebeveynin çocuğunun hızla uçuruma sürüklendiğini görmesinden kaynaklanan çaresiz bir merhamet çığlığı olduğunu, "yazıklar olsun sana, kendine acı" şeklindeki derin bir şefkat feryadını barındırdığını vurgular.

        Âmin (آمِنْ)

        İbn Fâris, e-m-n (hemze, mim, nun) kökünün güven duymak, tasdik etmek ve kalbin sükunet bulması anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu emir fiilinin, ebeveynin çocuğuna diriliş gerçeğini onaylaması ve inkardan vazgeçerek ilahi emniyete girmesi için yaptığı son ve umutsuz çağrıyı temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, iman çağrısının burada sadece teolojik bir inanç talebi değil, evladı varoluşsal bir felaketten kurtarmaya yönelik can havliyle yapılmış bir davet olduğunu belirtir.

        Va'de (وَعْدَ)

        İbn Fâris, v-a-d (vav, ayın, dal) kökünün birine gelecekte bir şeyi vereceğini taahhüt etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "Allah'ın vaadi" tamlamasının diriliş, hesap ve ahiret yurdu konusundaki ilahi kesinliği ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ilahi vaadin şaşmaz bir ontolojik gerçeklik olduğunu, inanan ebeveynin argümanının salt bir temenni değil, ilahi sözün mutlak determinizmine dayandığını vurgular.

        Hakkun (حَقٌّ)

        İbn Fâris, h-k-k (ha, kaf, kaf) kökünün sağlamlık, sübut ve bir şeyin gerçeğe bütünüyle mutabık kalması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yalanın ve batılın zıddı olarak, inkarı mümkün olmayan, gerçekleşmesi kesin ve şüphesiz olan durumu nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, hakkın Kur'an'daki en merkezi kavramlardan biri olduğunu, diriliş vaadinin nesnel ve sarsılmaz bir hakikat olarak inkarcı aklın kurmacalarının ve şüphelerinin karşısına dikildiğini analiz eder.

        Esâtîru (أَسَاطِيرُ)

        İbn Fâris, s-t-r (sin, tı, ra) kökünün harfleri bir araya getirerek satırlar yazmak, dizmek ve hizaya getirmek olduğunu; geçmişten yazılıp günümüze ulaşan hikayelere bu kökten isim verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "esâtîr" kelimesinin gerçekle hiçbir bağı olmayan, asılsız, uydurma ve eğlence amaçlı yazılmış masalları ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökünden ziyade, büyük olasılıkla Yunanca "historia" veya Süryanice "şṭârâ" (yazılı belge) kelimelerinden türediğini ve Mekkeli müşriklerin Kur'an'ın mesajını itibarsızlaştırmak için bu kelimeyi alaycı bir tonda kullandıklarını kaydeder. Theodor Nöldeke, bu ifadenin müşrik polemiğinde dini mesajı arkaik bir kurguya indirgeme işlevi gördüğünü vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin polemik bağlamında kullanılışının, müşriklerin vahyi canlı ve bağlayıcı bir ilahi kelam olarak değil, ölü bir edebi tür olarak etiketleyerek onun ahlaki otoritesinden kaçmaya çalışmalarını gösterdiğini belirtir.

        El-Evvelîn (الْأَوَّلِينَ)

        İbn Fâris, e-v-l (hemze, vav, lam) kökünün bir şeyin başlangıcı, ilki ve öne geçen kısmı olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin geçmiş çağlarda yaşamış, tarih sahnesinden çekilmiş antik halkları ve ilk nesilleri nitelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, isyankar evladın ahiret inancını eskilerin masalları olarak nitelemesinin, dine sadece arkaik bir folklor olarak baktığını ve materyalist aklının bu hikayelere inanmayacağı kibrini sergileyen tipik bir cahiliye argümanı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X