اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّـَٔاتِهِمْ ف۪ٓي اَصْحَابِ الْجَنَّةِۜ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: doğru vaad, güzel ameller, cennetlikler, kabul, günah affı, ahkaf 16, ahkaf suresi, ahkaf suresi 16. ayet, cennet, ihsan
-
“İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir.”
Bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Onların yaptıkları işler, güzellikler ve kötülükler olmak üzere ikiye ayrılır. Cenâb-ı Hak, onların yaptıkları güzel işleri kabul edip kendilerini mükâfatlandıracağını, yaptıkları kötülükleri ise lütfu ve rahmetiyle görmezden gelip cezalandırmayacağını haber vermektedir. Âyette en güzel diye üstünlük sıfatı olarak belirtilen kelime ile “güzel" mânası kastedilmiştir, dilde böyle kullanımlar caizdir. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir. Yani Allah Teâlâ’nın haber verdiği ve yapacağım söylediği bu vâd, gerçek bir vâddir. Allah, kullarına vâdettiği şeyde vefa gösterecektir, O, vâdettiği şeyde vefa göstermeye kadirdir. Dünyada vâdine vefa göstermemek, ancak şu üç sebepten biri yüzünden olur: Ya yerine getirmekten aciz kaldığı İçin vâdine vefa göstermez yahut cehaletinden ve aklına farklı bir şey geldiğinden dolayı vadinden döner, yahut da ihtiyacından dolayı vâdini yerine getirmez. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah bütün bu kusurlardan çok yücedir, vâdini yerine getirmeye zatî kudretiyle, zatî zenginliğiyle ve ezelî ilmiyle kâdirdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Netekabbelü (نَتَقَبَّلُ)
İbn Fâris, k-b-l (kaf, be, lam) kökünün temel manasının yüz yüze gelmek, ön taraf, yönelmek ve bir şeyi hoşnutlukla karşılayıp almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kabul" kelimesinin sunulan bir şeyi rıza ile almak anlamına geldiğini, ayetteki "tekabbül" formunun ise tefe'ul babında olmasından dolayı, Allah'ın müminlerin amellerini sıradan bir şekilde değil, özel bir lütuf, inayet ve hoşnutlukla, adeta kendi üzerine bir hakmışçasına özel bir ihtimamla kabul ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin ilahi-beşeri etkileşimdeki ontolojik değerini analiz eder; insanın sınırlı ve kusurlu eyleminin (amel), ilahi rıza (tekabbül) süzgecinden geçerek aşkın ve ebedi bir değere dönüştüğünü, bu kabul eyleminin Allah'ın mutlak lütfunun bir göstergesi olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin eskatolojik bağlamda, dünyevi hayatta binbir zorlukla ortaya konan tevhidi direnişin ahiretteki ilahi mahkemede asla zayi edilmeyeceğini, aksine en yüksek değer üzerinden işleme konacağını gösteren çok güçlü bir hukuki ve psikolojik teminat olduğunu vurgular.
Ahsene (أَحْسَنَ)
İbn Fâris, h-s-n (ha, sin, nun) kökünün çirkinliğin zıddı olarak güzellik, iyilik ve bir şeyin eksiksiz, estetik bir yapıda olması anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında olduğunu, "en güzel, en iyi" manasına geldiğini; Allah'ın müminleri yargılarken onların vasat veya sıradan eylemlerini değil, yaptıkları işlerin en zirve ve en mükemmel olanını (ahsen) baz alarak onları ödüllendireceğini, bunun ilahi rahmetin muazzam bir tecellisi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki nizamında "hüsn" ve "ahsen" kavramlarının hem ahlaki doğruluğu hem de estetik güzelliği barındırdığını, müminin dünyadaki eylemlerinin ilahi ölçülere göre salt bir "görev ifası" değil, varoluşsal bir sanat ve güzellik üretimi olarak değerlendirildiğini derinlemesine inceler.
Netecevezü (نَتَجَاوَزُ)
İbn Fâris, c-v-z (cim, vav, ze) kökünün asıl manasının bir yolu geçmek, bir sınırı aşmak ve bir şeyi geride bırakıp ilerlemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tecavüz" fiilinin burada müspet (olumlu) ve mecazi bir anlamda kullanıldığını, Allah'ın müminlerin kusurlarını, günahlarını ve zaaflarını cezalandırmaktan kasıtlı olarak vazgeçip, o günahların üzerinden atlayarak geçmesini, onları hesaba katmamasını (görmezden gelme lütfunu) ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dilsel imgesine dikkat çekerek, bu fiilin yoldaki bir engelin veya pürüzün üzerinden geçip gitmek gibi somut bir eylemden türediğini; ilahi affın, müminlerin hatalarını ahiret bilançosunda tamamen devre dışı bırakıp "es geçmesi" şeklinde gerçekleşen muazzam bir hukuki bağışıklık (af) durumu olduğunu dile getirir.
Seyyiâtihim (سَيِّئَاتِهِمْ)
İbn Fâris, s-v-e (sin, vav, hemze) kökünün asıl anlamının çirkinlik, kötülük, sahibine üzüntü ve keder veren her türlü zarar veya olumsuzluk olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kelimesinin hasenenin (iyilik/güzellik) tam zıddı olduğunu, insanın fıtratına, akla ve ilahi kurallara aykırı düşen, neticesinde vicdani veya uhrevi bir acı doğuran hata, günah ve sapmaları nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ahlak sisteminde seyyiatın, insanın varoluşsal düzenini bozan, ruhsal karanlık üreten negatif ahlaki eylemler bütünü olduğunu; ancak bu ayette, en kâmil müminlerin (olgunluk çağına ulaşıp tövbe edenlerin) bile beşeri zaaflar gereği seyyiat işleyebileceğinin zımnen kabul edildiğini ve tevhidi duruşun bu kaçınılmaz kusurları silen bir işleve sahip olduğunu analiz eder.
Va'de (وَعْدَ)
İbn Fâris, v-a-d (vav, ayın, dal) kökünün temel manasının birine gelecekte bir iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek, bir neticeyi önceden taahhüt etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin hem hayır hem de şer için kullanılabileceğini, ancak mutlak ve yalın haliyle kullanıldığında ilahi lütuf, ödül ve cennet taahhüdünü ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın vaadinin sıradan bir beklenti olmadığını, mutlak iradenin kendi kendine koyduğu, asla geri dönülmez ve şaşmaz bir ontolojik yasa (sünnetullah) olduğunu, iman edenlerin dünyadaki direnişlerinin en büyük rasyonel ve psikolojik dayanağının bu "ilahi sözleşme" olduğunu vurgular.
Es-Sıdk (الصِّدْقِ)
İbn Fâris, s-d-k (sad, dal, kaf) kökünün sözün, inancın ve eylemin gerçeğe (nesnel vakıaya) tam olarak uyması, içinde en ufak bir sapma veya yalan barındırmaması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'de's-sıdk" (dosdoğru/gerçek vaat) tamlamasının, asla yalanlanamayacak, gerçekleşmesi kesin ve mutlak olan ilahi sözü nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, sıdk kavramının Kur'an'ın hakikat sisteminin omurgası olduğunu; ilahi vaadin yanına "sıdk" kelimesinin eklenmesinin, bu sözün sadece ahlaki bir doğruluk değil, varoluşsal bir kesinlik taşıdığını, müşriklerin yalanlarına (ifk) karşı ilahi gerçekliğin sarsılmazlığını ilan ettiğini derinlemesine inceler.
Yûadûn (يُوعَدُونَ)
İbn Fâris, v-a-d (vav, ayın, dal) kökünden türeyen bu meçhul (edilgen) fiilin, bir taahhüde veya söze muhatap kılınmak anlamına geldiğini aktarır. Angelika Neuwirth, fiilin edilgen ve geniş/şimdiki zaman formunda (kendilerine vaat edilmekte olan) kullanılmasının Mekke dönemindeki tarihi bağlama işaret ettiğini; ilahi mesajın peygamber aracılığıyla müminlere sürekli, tekrarlı ve canlı bir şekilde aktarıldığı tebliğ sürecini, bu vaadin onların günlük hayatlarında taze tutulan bir umut ve direniş kaynağı olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin zaman kipine dikkat çekerek, müminlerin dünyadayken alaya alınmalarına rağmen sabırla sarıldıkları o müjdenin (vaadin), ahiret sahnesinde fiilen gerçekleştiğini ve somut bir hakikate dönüştüğünü resmettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla