قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِه۪ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ عَلٰى مِثْلِه۪ فَاٰمَنَ وَاسْتَكْـبَرْتُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hidayet yokluğu, iman, israiloğulları şahidi, zalimler, ahkaf 10, ahkaf suresi, ahkaf suresi 10. ayet, kibir, allah, kavim, topluluk, halk, zulüm
-
“Siz inkâr ederken İsrâiloğulları’ndan bir tanığın onun benzerine tanık olduğunu ifade ettiği, bunun üzerine siz büyüklenirken onun iman ettiği kitap ya gerçekten Allah katından gelmişse! Hiç düşündünüz mü? Şüphe yok ki Allah, hakka karşı cephe alanları doğru yola iletmez.”
Siz inkâr ederken İsrâiloğulları’ndan bir tanığın onun benzerine tanık olduğunu ifade ettiği, bunun üzerine siz büyüklenirken onun iman ettiği kitap ya gerçekten Allah katından gelmişse! Bazıları şöyle dedi: Abdullah b. Selâm, Resûlullaha (s.a.) İman etmiş, onu tasdik etmiş ve onun Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik yapmıştı. Sonra İbn Yâmîn de aynı şeyi yapmıştı. Bazıları da şöyle dedi: Onun peygamber olduğuna Önce îbn Yâmîn iman etmiş, sonra Abdullah b. Selâm onun peygamberliğine şahitlik yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki İsrâiloğulları’ndan bir tanık şahitlik etti ifadesinde Tevrat’ın veya Hz. Mûsâ’nın kastedilmiş olması daha yakın bir ihtimaldir. Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: ‘'Bundan önce de bir rehber ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı gelmişti. Bu ise önceki kitapları onaylayan Arapça olarak gelmiş bir kitaptır”. Resûlullah’ın (s.a.) kitabının ve Resûlullah’ın (s.a.) şahitlik ettiğinin benzerine Hz. Mûsâ’nın kitabı ile Hz. Mûsâ da şahitlik etmişti. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü Abdullah b. Selâm ancak Medine’de müslüman oldu, İbn Yâmîn de orada müslüman oldu. Bu sûre ise Mekke’de nâzil oldu. Bu duruma karşılık müfessirler şöyle diyorlar; Bu üç âyet hariç bu sûre Mekke’de nâzil olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
E-raeytüm (أَرَأَيْتُمْ)
İbn Fâris, r-e-y (ra, hemze, ye) kökünün temel anlamının gözle veya zihinle görmek, bir şeyi idrak edip kavramak ve bir görüşe sahip olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" kavramının sadece fiziksel görmeyi değil, akıl ve kalp ile idrak etmeyi de kapsadığını; ayetteki "e-raeytüm" (gördünüz mü / ne dersiniz / söylesenize) formunun, muhatabın dikkatini çekmek, onu derin bir rasyonel muhakemeye sevk etmek ve kendi iç çelişkileriyle yüzleştirmek amacıyla kullanılan güçlü bir retorik soru kalıbı olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Mekke dönemindeki teolojik tartışmalarda müşrikleri zihinsel bir köşeye sıkıştırma stratejisi olduğunu, vahyin ilahi kaynaklı olması ihtimali karşısında sergiledikleri kibrin onları nasıl mutlak bir hüsrana sürükleyeceğini düşünmeye zorlayan psikolojik ve akli bir sarsma eylemi işlevi gördüğünü vurgular.
Kefertüm (كَفَرْتُمْ)
İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün asıl manasının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin dini bağlamda, kişinin fıtratındaki ve aklındaki apaçık tevhid inancını veya kendisine sunulan ilahi delilleri inatla reddetmesi, gerçeğin üzerini bilinçli olarak örtmesi anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "küfür" kavramının sadece pasif bir bilgisizlik değil, hakikate karşı aktif, düşmanca ve nankörce bir direniş olduğunu, muhatapların vahyin doğruluğunu sezdikleri halde statülerini korumak uğruna onu reddetme yolunu seçtiklerini derinlemesine analiz eder.
Şehide (شَهِدَ)
İbn Fâris, ş-h-d (şın, he, dal) kökünün bir yerde bizzat bulunmak, bir olayı gözlemlemek ve kesin bir bilgiye dayalı olarak tanıklık etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şehadetin, zandan ve tahminden arınmış, mutlak bir yakîn (kesinlik) ile elde edilen bilginin beyan edilmesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu eylemin, müşriklerin inkarına karşı İsrâiloğullarından (Ehl-i Kitap) gelen nesnel ve tarihsel bir referansın hakemliğine başvurulması anlamı taşıdığını, böylece Kur'an'ın tebliğinin boşlukta yankılanan asılsız bir iddia değil, önceki vahiy gelenekleri tarafından da teyit edilen (şahitlik edilen) evrensel bir gerçeklik zincirinin parçası olduğunun kanıtlandığını belirtir.
İsrâîle (إِسْرَائِيلَ)
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin kökeni hakkında müfessirlerin genel görüşünü aktararak, bu ismin İbranice veya Süryanice kökenli olduğunu, "isra" (kul) ve "il" (Allah) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu ve "Allah'ın kulu" (Abdullah) anlamına gelerek Hz. Yakub'u nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranice "Yisra'el" kelimesine dayandığını, İslam öncesi dönemde Arap yarımadasındaki Yahudi ve Hıristiyan topluluklar aracılığıyla Arapçaya girerek zamanla fonetik bir dönüşüme uğradığını ve Kur'an'ın tarihi-dini referans çerçevesinin temel kelimelerinden biri haline geldiğini kaydeder. Theodor Nöldeke, bu tür özel isimlerin Kur'an'da kullanılmasının, metnin Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu'daki geniş teolojik ve kültürel havzasıyla olan doğrudan irtibatını gösterdiğini belirtir.
Âmene (آمَنَ)
İbn Fâris, e-m-n (hemze, mim, nun) kökünün temel anlamının güven duymak, korku ve endişeden emin olmak, tasdik etmek ve kalbin huzur bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eyleminin, kişinin ilahi hakikati aklıyla ve kalbiyle tereddütsüz bir şekilde onaylaması, bu onayın neticesinde ilahi güvence altına girerek manevi bir sükunete ermesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, iman kavramının Kur'an'ın ahlaki dünyasında küfrün (inkar ve örtme) tam zıddı olarak işlev gördüğünü, ayette İsrâiloğullarından olan şahidin vahyi tanıdıktan sonra gösterdiği bu teslimiyetin (âmene), müşriklerin aktif direnişiyle keskin bir teolojik kontrast oluşturduğunu analiz eder.
İstekbertüm (اسْتَكْبَرْتُمْ)
İbn Fâris, k-b-r (kef, be, ra) kökünün büyüklük, yücelik ve azamet anlamlarına geldiğini, "istikbâr" kalıbının ise kişinin kendisinde olmayan bir büyüklüğü taslaması, zorla büyüklenmeye çalışması olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin, insanın kendi varoluşsal haddini ve acziyetini unutarak gerçeğe boyun eğmeyi reddetmesi, ilahi otorite karşısında sahte bir benlik şişkinliği yaşaması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, istikbar kavramının Kur'an'daki küfür psikolojisinin merkezinde yer aldığını, müşriklerin vahyi entelektüel yetersizlikten dolayı değil, kabilevi gururlarının, dünyevi güçlerinin ve sahte bağımsızlık duygularının (istiğna) sarsılmasından duydukları kibir sebebiyle reddettiklerini derinlemesine inceler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisinin sosyolojik kibrini yansıttığını, hakikatin sıradan insanları ve elitleri eşitleyen yapısına karşı gösterilen örgütsel ve statükocu direnişin, Kur'an diliyle bir "büyüklenme" (istikbar) hastalığı olarak deşifre edildiğini vurgular.
Yehdî (يَهْدِي)
İbn Fâris, h-d-y (he, dal, ye) kökünün asıl manasının birine nezaketle ve lütufla yol göstermek, onu hedefine ulaştıracak rehberliği yapmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" fiilinin, varlıkları fıtratlarına uygun olan doğru yola sevk etme lütfu olduğunu, ancak ayetteki olumsuz formun (lâ yehdî), kendi hür iradeleriyle kibri ve inkarı seçenlerin, ilahi rehberlikten mahrum bırakılarak kendi karanlıklarında terk edilmelerini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın hidayet doktrininde ilahi rehberliğin keyfi olmadığını, insanın eylemleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu; kasten zulmü ve istikbarı seçen bir zihnin ontolojik olarak hidayete kapanacağını ve Allah'ın bu aktif reddedişe karşılık olarak onlardan aydınlatıcı nurunu çekeceğini analiz eder.
El-Kavme (الْقَوْمَ)
İbn Fâris, k-v-m (kaf, vav, mim) kökünün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi üstlenmek ve bir arada durmak olduğunu; "kavim" kelimesinin de ortak bir amaç etrafında toplanan, birbirlerine destek olmak için ayakta duran toplulukları nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genel olarak erkeklerden oluşan veya erkeklerin yönetiminde olan sosyal birlikleri ifade ettiğini, bağlamda ise belirli bir ideolojik veya inançsal sapmayı (zulmü) ortak bir tutum olarak benimsemiş homojen kitleyi nitelediğini aktarır.
Ez-Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, z-l-m (zı, lam, mim) kökünün temel anlamının bir şeyi kendi gerçek ve meşru yerinden çıkarıp olmaması gereken bir yere koymak, eksiltmek ve karanlık (zulmet) manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının hak ve adaletten sapmak, sınırları ihlal etmek olduğunu; dini bağlamda ise en büyük zulmün tevhid inancını terk ederek şirke düşmek ve ilahi hakikatin hakkını vermeyip onu inkar etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde zulmün sadece sosyal ve insanlar arası bir haksızlık değil, temelinde insanın kendi varoluşuna, fıtratına ve yaratıcısına karşı işlediği ağır bir ontolojik suç olduğunu, istikbar ile eşzamanlı işleyen bir ahlaki çöküşü temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette zalimler nitelemesinin müşriklere yönelik nihai bir yargı bildirdiğini, vahyi yalanlamanın basit bir fikir ayrılığı değil, gerçeğin hakkını gasp eden, aklı ve vicdanı karanlığa (zulmet) mahkum eden aktif bir saldırganlık (zulüm) olarak tanımlandığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla