اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ ل۪ي مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَا تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ كَفٰى بِه۪ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ahkaf suresi 8. ayet, ilahi koruma, ahkaf suresi, bilen allah, ahkaf 8, yardımsızlık, iftira, allah, rahim, rahmet, ilim, bilgi
-
“Yoksa ‘Onu Allah adına uyduruyor’ mu diyorlar? Şöyle de: Onu uydurmuş olsaydım, Allah’a karşı beni korumaya asla gücünüz yetmezdi. İçine gömüldüğünüz iftira batağını O daha iyi bilmektedir. Sizinle benim aramda şahit olarak O yeter. Çokça bağışlayan, rahmetini esirgemeyen O’dur.”
Yoksa ‘Onu Allah adına uyduruyor’ mu diyorlar? Şöyle de: Onu uydurmuş olsaydım, Allah’a karşı beni korumaya asla gücünüz yetmezdi. Bu, bir meydan okuma ifadesidir. Peygamber aleyhisselâm şöyle söylemektedir: Onu uydurmuş olsaydım, bu iftiranın cezasını benden gidermeye hiçbirinizin gücü yetmezdi. Başka bir İlâhî beyanda da meâlen şöyle buyurmakladır: “Yoksa, ‘Bunu o kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir”. Yani onun günahı ve sorumluluğu bana aittir. Böyle bir söz ancak, delillerin ve kanıtların sonuna gelindiği halde yine de kabul etmedikleri, gösterilen delillerin kendilerine hiç fayda vermediği ve artık iman etmelerinden ümit kesildiği sırada söylenir. İşte bu söz böyle bir zamanda söylenir ve onlara meydan okunur. En doğrusunu Allah bilir. İçine gömüldüğünüz iftira batağını O daha iyi bilmektedir. Cenâb-ı Hak bunu, yaptıklarından Allah’ın habersiz olduğunu iddia etmemeleri için söylemektedir. Allah Teâlâ, gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi bildiğini onlara hatırlatmaktadır. Buradaki “tufîdûn” (تُفِيضُونَ) fiili, konuştuklarında iftira batağına battılar anlamına gelir. Bu, İbn Kuteybe’nin sözüdür.
Sizinle benim aramda şahit olarak O yeter. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi, onun risâletini tebliğ ettiğine Allah âhirette şahitlik eder. İkincisi, dünyada sizinle benim aramda şahit olarak, sizin şirk koşup yalanladığınızı, benim ise tebliğ ettiğimi bilen Allah yeter. O, dünyada sizin ve benim gizli ve açık bütün söylediklerimize şahittir. En doğrusunu Allah bilir. Çokça bağışlayan, rahmetini esirgemeyen O’dur. Allah Teâlâ onların akılsızca davrandıklarını ve inatçılık yaptıklarını söyledikten sonra, en doğrusunu Allah bilir ya, burada bu ifadeyi kullanmakla, sanki şunu beyan etmektedir: Siz akılsızca davranmakta son hadde vardığınız halde eğer bundan vazgeçer ve tövbe ederseniz, Allah sizin işlemiş olduğunuz günahları bağışlayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İfterâhü (افْتَرَاهُ)
İbn Fâris, f-r-y (fe, ra, ye) kökünün aslen bir şeyi kesmek, biçmek veya ikiye yarmak anlamına geldiğini belirtir; deriyi kesip biçerek yeni bir şekil vermekten kinaye olarak, aslı astarı olmayan bir sözü kurgulamak, yalan icat etmek ve birinin üzerine atmak manasında "iftira" formunun kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, iftiranın bir yalanı kasıtlı olarak, taammüden üretmek ve gerçeği saptırmak olduğunu, ayetin bağlamında müşriklerin vahyi ilahi bir kaynaktan değil de bizzat Hz. Peygamber'in kendi zihninden uydurduğu yönündeki asılsız kurgularını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin tebliğ karşısındaki en yaygın argümanlarından birinin ilahi kelamı beşeri bir kurguya ve sahtekarlığa (iftira) indirgemek olduğunu, ayetin bu ithamı bizzat elçinin diliyle rasyonel bir meydan okumaya ve savunmaya dönüştürdüğünü vurgular.
Temlikûne (تَمْلِكُونَ)
İbn Fâris, m-l-k (mim, lam, kef) kökünün temel anlamının bir şeye sahip olmak, ona hükmetmek, otorite kurmak ve bir eylemi gerçekleştirmeye gücü yetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "temlik" ve "mülk" kavramlarının, bir nesne veya durum üzerinde tam kontrol sahibi olmayı, zararı def edip faydayı celb edebilecek tasarruf yetkisini ifade ettiğini söyler; ayette olumsuz formda (lâ temlikûne) kullanılmasıyla, peygamberin kendi başına bir vahiy uydurması durumunda karşılaşacağı ilahi gazabı engellemeye insanlığın asla gücünün ve yetkisinin yetmeyeceğinin vurgulandığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an teolojisinde bu fiilin, mutlak ilahi iktidar ile sıfır noktasındaki beşeri acziyet arasındaki sınırı çizen kritik bir terim olduğunu; insanın Allah'ın iradesi karşısında ne kendini ne de başkasını koruma alanında hiçbir yetkisinin (mülk) bulunmadığını derinlemesine analiz eder.
A'lemü (أَعْلَمُ)
İbn Fâris, a-l-m (ayın, lam, mim) kökünün bir şeyin hakikatini idrak etmek, onu kesin bir nişan ve alamet ile kavramak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında kullanıldığını, Allah'ın ilminin beşeri veya yaratılmış hiçbir bilgi formuyla kıyaslanamayacak kadar kuşatıcı, derin ve eşsiz olduğunu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kısmında "a'lem" sıfatının tercih edilmesinin, müşriklerin kapalı kapılar ardında vahye karşı yürüttükleri gizli planların, uydurdukları kurguların ve fısıldaşmaların ilahi bilgi tarafından en ince ayrıntısına kadar bilindiğini ilan eden psikolojik bir baskı ve uyarı işlevi gördüğünü kaydeder.
Tüfîdûne (تُفِيضُونَ)
İbn Fâris, f-y-d (fe, ye, dat) kökünün asıl manasının suyun kabından taşması, dolup fışkırması ve çokluk anlamlarına geldiğini, mecaz olarak bir işe derinlemesine dalmak ve yaygara koparmak için de kullanıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ifâda" fiilinin bir konunun içine gömülmek, pervasızca atılmak, hararetle tartışmak veya bir sözü dilden dile yaymak anlamına geldiğini; müşriklerin Kur'an hakkında ileri geri pervasızca konuşmaları, asılsız ithamları taşkın bir su gibi yaygınlaştırmaları ve dedikodu bataklığına saplanmalarının bu kelimeyle resmedildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke toplumunda vahye karşı üretilen dezenformasyon ve karalama kampanyasını tasvir ettiğini, müşriklerin peygamber aleyhine ürettikleri iftiraların adeta kontrolsüz bir sel gibi dilden dile taşmasını ve bu iftira üretimine topluca dalmalarını (tüfîdûne) edebi bir dille mahkum ettiğini belirtir.
Şehîden (شَهِيدًا)
İbn Fâris, ş-h-d (şın, he, dal) kökünün bir yerde hazır bulunmak, bizzat gözlemlemek ve bir şeyi kesin olarak bilip tanıklık etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şehadetin, olayları ve durumları mutlak bir bilgiyle ve bizzat müşahede ederek tanıklık etme eylemi olduğunu; "şehîd" isminin, Allah'ın her an her mekana ve eyleme şahit olduğunu, elçisi ile inkarcılar arasındaki bu teolojik çekişmede yegane mutlak gözlemci ve nihai hakem konumunda bulunduğunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ilahi şahitlik kavramının, tebliğ sürecinin çetin ortamında peygamberin kendini yalnız hissetmemesi ve misyonunun doğruluğuna dair mutlak bir ontolojik güvence bulması işlevini gördüğünü, aynı zamanda müşrikler için eylemlerinin kayda alındığına dair kaçınılmaz bir eskatolojik yargı tehdidi taşıdığını analiz eder.
El-Ğafûr (الْغَفُورُ)
İbn Fâris, ğ-f-r (ğayın, fe, ra) kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, üstünü kapatmak ve korumak olduğunu, savaşta askerin başını darbelerden koruyan ve örten demir başlığa da bu nedenle "miğfer" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bağışlama bağlamında bu kelimenin, Allah'ın kullarının işlediği kusurları ve günahları rahmetiyle örtmesi, onları ifşa etmekten ve cezalandırmaktan vazgeçmesi anlamına geldiğini; "Ğafûr" sıfatındaki mübalağa formunun ise bu örtme ve bağışlama eyleminin miktar olarak çokluğunu ve zaman olarak sürekliliğini vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu affedici ismin stratejik kullanımına dikkat çekerek, müşriklere yönelik ağır suçlamaların ve tehditlerin hemen ardından dahi tövbe kapısının açık bırakıldığını, Kur'an'ın en amansız inkarcılara bile iftiralarından (tüfîdûne) vazgeçmeleri halinde ilahi rahmetin devrede olacağını gösteren eşsiz bir irşad ve davet üslubu barındırdığını belirtir.
Er-Rahîm (الرَّحِيمُ)
İbn Fâris, r-h-m (ra, ha, mim) kökünün temel olarak incelik, şefkat, acıma ve yufka yüreklilik anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" isminin, Allah'ın merhametinin kulları üzerinde fiili olarak tecelli etmesini, onları nimetlendirmesini ve lütfuyla muamele etmesini niteleyen, özellikle inananlara yönelik spesifik ve sürekli bir şefkati ifade eden bir sıfat olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni bağlamında, "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin salt Arapça etimolojinin ötesinde, Geç Antik Çağ'da Yahudi-Arami veya Süryani dini geleneklerindeki merhametli ve bağışlayıcı Tanrı tasavvuruyla linguistik bir ilişki içinde olduğunu ve bu sıfatların Arapçalaşarak Kur'an'ın teolojik temelini oluşturduğunu iddia eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla