وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ahkaf Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ahkaf 7, ahkaf suresi, ahkaf suresi 7. ayet, ayetler, sihir iddiası, hak, ayet, beyyine, açık delil, kanıt, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, inkar, münkir, gavur
-
“Gerçek kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, 'Bu açık bir sihirdir’ dediler.”
Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, yani Allah’tan geldiği apaçık olan âyetler yahut insanlara aleyhlerinde ve lehlerinde olan hüküm ve da\Tanışları, birbirlerine karşı ve Allaha karşı yükümlülüklerini açıklayan âyetler... Gerçek kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler ‘Bu açık bir sihirdir’ dediler. Buradaki hak kelimesi ile muhtemelen, kendilerine okunan Allah’ın apaçık âyetleri hakkında, “bu sihirdir” şeklindeki sözleri kastedilmektedir. Onların “o sihirdir” sözleri, bu âyetlerin mûcize olduğuna ve insanların gücü dâhiline giren sözler olmadığına işaret etmektedir, bundan dolayı onun sihir olduğunu söylemişlerdir.
Yorumu Yorumla
-
Tütlâ (تُتْلَى)
İbn Fâris, t-l-v (te, lam, vav) kökünün temel olarak bir şeyin ardına düşmek, takip etmek ve peş peşe gelmek anlamlarını taşıdığını belirtir; okuma eylemine "tilavet" denilmesinin sebebinin, harflerin ve kelimelerin ardı ardına, belirli bir düzen ve ahenk içinde sıralanması olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" kavramının salt bir seslendirmeden ziyade, anlama, tabi olma ve içselleştirme niyetiyle yapılan bilinçli bir kıraat olduğunu, ayetin bağlamında ilahi vahyin müşriklere sistemli ve ardışık bir şekilde, tebliğ amacıyla okunmasını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişimsel yapısında "tilavet" eyleminin, peygamber ile muhatap kitle arasında resmi ve bağlayıcı bir hitap alanı oluşturduğunu, vahyi salt bir metin olmaktan çıkarıp akustik ve canlı bir meydan okumaya dönüştürdüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette fiilin edilgen (meçhul) formda kullanılmasının, Hz. Peygamber'in vahyin kaynağı değil, sadece sadık bir aktarıcısı (elçisi) olduğunu vurguladığını, okunan ayetlerin nesnel gerçekliği ile müşriklerin öznel inkarı arasındaki gerilimi öne çıkardığını ifade eder.
Âyâtünâ (آيَاتُنَا)
İbn Fâris, e-y-y (hemze, ye, ye) kökünün bir şeye işaret eden alamet, nişan ve hedefi gösteren iz anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesinin duyularla algılanamayan gizli bir hakikati gösteren açık ve somut bir delil olduğunu, bu ayette Allah'ın varlığına, birliğine ve vahyin doğruluğuna işaret eden, mucizevi dilsel ve akli kanıtlar barındıran Kur'an cümlelerini nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Süryanice ve Aramicede mucizevi işaret veya kanıt anlamına gelen "âthâ" kelimesine dayandığını ve Geç Antik Çağ'ın dini terminolojisinden Arapçaya geçerek Kur'an'ın temel kavramlarından biri haline geldiğini kaydeder. Angelika Neuwirth, "âyet" kelimesini salt bir metin birimi olarak değil, Geç Antik Çağ litürjisinde ilahi huzurun ve müdahalenin anlık, performatif işaretleri olarak değerlendirir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ismin sonuna eklenen ve aidiyet bildiren "nâ" (bizim) zamirinin, ayetlerin ilahi aidiyetini ve sarsılmaz otoritesini pekiştirdiğini, müşriklerin reddettikleri şeyin doğrudan Allah'ın kelamı olduğunu vurguladığını belirtir.
Beyyinâtin (بَيِّنَاتٍ)
İbn Fâris, b-y-n (be, ye, nun) kökünün asıl manasının ayrılmak, uzaklaşmak ve mesafe koymak olduğunu; bir şeyin kapalılıktan ve belirsizlikten ayrılarak açık, seçik ve görünür hale gelmesi nedeniyle bu kökten türeyen kelimelerin "apaçıklık" anlamı kazandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kelimesinin akıldaki her türlü şüpheyi, itirazı ve kafa karışıklığını ortadan kaldıran kesin delil anlamına geldiğini, ayetlerin anlam ve mucizevilik bakımından hiçbir yoruma veya saptırmaya mahal bırakmayacak kadar net (beyyinât) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kullanımının müşriklerin elinden "anlamadık, kapalı geldi" şeklindeki mazeretleri tamamen aldığını, mesajın bu derece şeffaf ve berrak olmasının, inkarlarının zihinsel bir karmaşadan değil, tamamen ideolojik bir inattan ve kibirden kaynaklandığını ispatladığını dile getirir.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün temel olarak bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetin spesifik bağlamında küfrün, sadece pasif bir inançsızlık durumu olmadığını; apaçık ayetler (beyyinât) okunduğu ve hakikat tüm çıplaklığıyla ortaya çıktığı halde, inatla bu gerçeğin üstünü örtme ve onu bilinçli olarak yalanlama eylemini nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin bu ayetteki kullanımını, insanın ilahi hakikat karşısında takındığı aktif, kibirli ve düşmanca bir tavır (istikbar) olarak inceler; müşriklerin hakikati anlamadıkları için değil, anladıkları halde statülerini sarsacağı için üstünü örttüklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin anında ve refleksif bir karşı çıkışı resmettiğini, ilahi tebliğ karşısında Mekke elitlerinin gösterdiği bu örtme ve reddetme tepkisinin sistematik bir direniş ve örgütlü bir muhalefet refleksi olduğunu vurgular.
El-Hakk (لِلْحَقِّ)
İbn Fâris, h-k-k (ha, kaf, kaf) kökünün sağlamlık, sübut, değişmezlik ve bir şeyin yerli yerine oturması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının bu ayette doğrudan Kur'an vahyini temsil ettiğini; onun uydurma, batıl ve değişken sözlerin aksine, mutlak değişmezliğe, ontolojik kesinliğe ve ilahi hikmete dayanan sarsılmaz bir gerçeklik olarak muhataplarının karşısına dikildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ayette hakkın, müşriklerin subjektif, hayali ve kurmaca dünyalarına dışarıdan müdahale eden, onların statükosunu tehdit eden "nesnel ilahi gerçeklik" olarak işlev gördüğünü ve müşrikleri akıl dışı savunma mekanizmalarına ittiğini detaylıca analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, vahyin kendisine doğrudan "el-Hakk" denilmesinin, onun doğruluğunun muhatapların kabulüne veya reddine bağlı olmadığını, kendinden menkul, bağımsız ve sarsılmaz bir değer taşıdığını gösterdiğini vurgular.
Sihrun (سِحْرٌ)
İbn Fâris, s-h-r (sin, ha, ra) kökünün asıl anlamının, sebebi gizli olan, ince ve aldatıcı bir yolla bir şeyi olduğundan farklı gösteren, göz boyayan şey olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sihrin temelde bir hile ve gerçeği saptırma aracı olduğunu, müşriklerin Kur'an'ın edebi üstünlüğü ve insanlar üzerindeki derin psikolojik etkisi karşısında çaresiz kalarak, bu ilahi kelamı "sihir" olarak etiketlediklerini ve peygamberi de bir illüzyonist konumuna düşürmeye çalıştıklarını belirtir. Arthur Jeffery, sihir mefhumunun İslam öncesi Arap yarımadasında bilhassa kahinler, şairler ve cinlerle irtibatlı görülen gizemli bir bilgi türü olarak yaygın olduğunu, bu kavramın Kur'an'a karşı polemik amaçlı bir silah olarak kullanıldığını kaydeder. Angelika Neuwirth, sihir suçlamasının aslında Kur'an'ın retorik gücünün ve estetik cazibesinin düşmanları tarafından zımnen itiraf edilmesi anlamına geldiğini; edebi bir karşılık veremeyen müşriklerin, bu metni doğaüstü fakat şeytani bir kategoriye sokarak itibarsızlaştırma yoluna gittiklerini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke aristokrasisinin bir algı yönetimi aracı olduğunu, Kur'an'ın cazibesine kapılan kitleleri engellemek ve "hak" olan bir mesajı tehlikeli bir "büyü" gibi göstererek sosyal bir karantina oluşturmak amacıyla stratejik olarak seçildiğini vurgular.
Mübîn (مُبِينٌ)
İbn Fâris, b-y-n (be, ye, nun) kökünden türeyen bu kelimenin, arayı ayıran, gerçeği ortaya çıkaran ve kendisi son derece açık ve seçik olan anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "apaçık olan, şüphe bırakmayan" anlamı taşıdığını, müşriklerin sihir suçlamasının sonuna bu sıfatı ekleyerek, güya Kur'an'ın bir sihir olduğunun herkes tarafından kolayca anlaşılabilecek kadar aleni ve tartışmasız olduğunu iddia ettiklerini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetteki bu kelime üzerinden müşrik zihninin yaşadığı derin trajediyi ve semantik tersyüz edilişi analiz eder; Allah'ın hakikati şüpheye yer bırakmayan "apaçık deliller" (beyyinât) olarak indirmesine karşılık, inkarcıların aynı apaçıklığı tam zıt bir iddiayla, "apaçık sihir" (sihrun mübîn) olarak adlandırdıklarını, bunun rasyonel bir çıkarım değil, mutlak bir ontolojik körlük hali olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin tezlerini bu sıfatla güçlendirmeye çalışmalarının aslında içlerindeki paniği ve çaresizliği yansıttığını, kendi mesnetsiz yalanlarını "apaçık" ilan ederek hakikatin gücü karşısında psikolojik bir bariyer inşa etmeye çabaladıklarını belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla