Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 5. Ayet

    وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَـهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen edallu mimmen yed’û min dûni(A)llâhi men lâ yestecîbu lehu ilâ yevmi-lkiyâmeti vehum ‘an du’â-ihim ġâfilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah’ı bırakıp da -yakarmasından habersiz olduğundan- kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır?”

      Allah’ı bırakıp da kıyâmete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır? Yani Allah’ı bırakıp da kıyâmete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kimse yoktur. Kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere cümlesi iki mânaya gelir. Birincisi, onun duasına kıyâmet gününe kadar cevap vermez, çünkü onun cevap vermeye gücü yetmez, dolayısıyla cevap verme ihtimali yoktur. İkincisi, kıyâmet gününe kadar ona cevap vermez, sonra kıyâmet günü gelince lânet etmek ve ondan uzaklaşmakla cevap verir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”, “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”, “Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, ‘Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz’ diyeceğiz”. Kıyâmet günü onların birbirlerinden kaçacaklarını ve birbirlerine lânet okuyacaklarını ifade eden başka âyetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar ise bunların yakarmasından habersizdirler. Bunların dualarına ve ibadetlerine o putların verebilecekleri hiç bir cevap yoktur. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadık”.

      Allah'ı bırakıp da başka şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır? Eğer bu âyetteki ibadetten maksat, bilinen anlamıyla hakiki ibadet ise, o zaman bu beyan, “Onlara şöyle de: Allah’ı bırakıp da kendilerinden medet umduğunuz tanrıları hiç düşündünüz mü? Yerden hangi parçayı yarattılar bana gösterin? Yoksa göklerde onların ortaklığı mı var?” mealindeki âyetin sılası olur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Âyette belirtildiği gibi yeryüzünü yaratmaya gücü yetmeyene, göklerde ortağı olmayana ve sözü edilen niteliklerin hiçbirine sahip olmayana ibadet eden, buna mukabil gökleri yaratana, yeri yaratana ve hepsinin de kendilerini Allah’ın yarattığına şahitlik ettiği, buna dair çeşitli deliller ve kanıtlar gönderen gerçek tanrıya ibadet etmeyi terk eden kişiden daha şaşkın kim olabilir? Yani bu niteliklerle nitelenen bir yaratıcıya ibadeti terk ederek bunların hiçbirine gücü yetmeyen varlıklara ibadet edenden daha şaşkın ve daha sapık kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyetten maksat bilinen anlamıyla dua ise o zaman devamında gelen Kıyâmete kadar onun duasına cevap veremezler ve onlar onun duasından da habersizdirler meâlindeki âyetin sılası olur. Yani, duasını işitene ve onu kabul etme gücüne sahip olana, dualarında talep ettiklerini vermeye muktedir olana dua etmeyip duymayan ve cevap vermeye bile gücü yetmeyene dua edenden daha şaşkın kim olabilir? Bütün bunlara sahip olanı bırakıp hiçbir şeye mâlik olmayana dua etmeyi tercih edenden daha şaşkın kim olabilir? Cenâb-ı Hak burada, onların yaptıkları işlerde ve tercih ettikleri yollarda ne kadar beyinsizce davrandıklarına işaret etmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Edallü (أَضَلُّ)

        İbn Fâris, d-l-l (dat, lam, lam) kökünün asıl anlamının doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve hedefi şaşırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının kasten veya hata ile hakikatten uzaklaşmayı ifade ettiğini, kelimenin burada ism-i tafdil (kıyaslama ve en üstünlük bildiren sıfat) formunda gelerek "daha sapkın, daha şaşkın" anlamını taşıdığını ve tevhidi bırakıp aciz varlıklara yönelen kişinin akılsızlıkta ulaştığı en uç noktayı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, dalalet kelimesinin Kur'an'ın semantik alanında hidayetin (doğru yol) tam zıddı olarak konumlandığını, bu ayetteki kullanımının sadece ahlaki bir sapmayı değil, ontolojik bir körlüğü ve varoluşsal bir hezimeti anlattığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşrik aklının içine düştüğü rasyonel çelişkiyi vurguladığını, cansız ve tepkisiz putlardan medet ummanın insanın düşebileceği en trajikomik ve derin zihinsel sapma durumu (edaallü) olarak resmedildiğini belirtir.

        Yed'û (يَدْعُو)

        İbn Fâris, d-a-v (dal, ayın, vav) kökünün birini çağırmak, ona seslenmek, talep etmek ve yardım istemek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, fiilin basit bir seslenişten ziyade, tehlike veya ihtiyaç anında yüce bir varlığa sığınma, ibadet ve yakarış kastıyla dua etme eylemini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın tevhid sisteminde "dua" eyleminin mutlak surette Allah'a tahsis edilmesi gereken merkezi bir ibadet formu olduğunu, bu eylemin cansız putlara yöneltilmesinin dini inancın mahiyetini bozduğunu ve sahte tanrılar kurgulayan cahiliye zihniyetinin teolojik sapkınlığını sergilediğini detaylı bir şekilde analiz eder.

        Yestecîbü (يَسْتَجِيبُ)

        İbn Fâris, c-v-b (cim, vav, be) kökünün asıl anlamının bir sese, çağrıya veya soruya karşılık vermek, cevap dönmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin dua veya talebe olumlu karşılık verme, icabet etme ve istenen şeyi yerine getirme gücünü ifade ettiğini, ayetteki olumsuz formunun (lâ yestecîbü) putların mutlak acziyetini, onlara yöneltilen hiçbir çağrıya cevap verecek ontolojik bir yeteneğe sahip olmadıklarını vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, cansız varlıkların dua edilen nesneler konumuna getirilmesindeki saçmalığı vurgulayan bu kelimenin, ilahi olanın en temel vasfı olan "işitme ve cevap verme" (icabet) özelliğinin putlarda kesinlikle bulunmadığını ispatlayan güçlü bir argüman olduğunu kaydeder.

        Yevmi (يَوْمِ)

        İbn Fâris, y-v-m (ye, vav, mim) kökünün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman dilimini, belirli bir vakti veya süreci ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece mutlak yirmi dört saatlik gün anlamında değil, aynı zamanda mutlak zamanın belirli bir aşamasını, anını veya dönemini (örneğin diriliş vakti) nitelemek için de kullanıldığını açıklar.

        El-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, k-v-m (kaf, vav, mim) kökünün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi üstlenmek ve sabit durmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" kelimesinin ölülerin kabirlerinden kalkıp dirilmelerini, hesap vermek üzere ayağa dikilmelerini ve ilahi adaletin tecelli edeceği büyük eskatolojik günü ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dil ailesine ait olduğunu ve dini bağlamda kullanılışının büyük ihtimalle Süryanice "qyâmthâ" veya Hıristiyan Aramicesindeki diriliş kavramından Arapçaya uyarlandığını iddia eder. Angelika Neuwirth, bu kavramın Geç Antik Çağ'ın genel diriliş beklentileriyle örtüştüğünü, ayetteki kullanımının ise putların kıyamete kadar sonsuz bir zaman dilimi geçse bile kendilerine yalvaranlara asla cevap veremeyecekleri gerçeğini vurgulayan derin bir kozmik zaman sınırı çizdiğini belirtir.

        Duâihim (دُعَائِهِمْ)

        İbn Fâris, d-a-v (dal, ayın, vav) kökünün yardım talep etmek, çağırmak anlamından türeyen bir isim olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin müşriklerin putlara yönelik ibadet maksatlı yalvarışlarını, adaklarını ve her türlü ritüel temelli yakarışlarını kapsadığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ayet içindeki bağlamıyla, müşriklerin sahte tanrılara yönelik tüm dinsel ritüellerinin ve yakarışlarının boşlukta yankılanan anlamsız seslerden ibaret olduğunu, hiçbir zaman muhatabına ulaşmayan trajik bir eylem olduğunu gösterdiğini kaydeder.

        Ğâfilûn (غَافِلُونَ)

        İbn Fâris, ğ-f-l (ğayın, fe, lam) kökünün asıl anlamının bir şeyi terk etmek, örtmek, dikkatsizlik ve bir şeyden habersiz kalmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gafletin, irade eksikliği, idraksizlik veya ilgisizlik sebebiyle bir gerçeğin farkında olmama durumu olduğunu, burada putların taştan ve ağaçtan yapılmış olmaları hasebiyle kendilerine yapılan ibadetten zerre kadar şuurlarının ve haberlerinin olmadığını (mutlak idraksizlik) ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki ontolojik kullanımına değinerek, "gaflet"in insan için ahlaki bir kusurken, putlar için ontolojik bir zorunluluk olduğunu; cansızlıklarından kaynaklanan bu mutlak bilinçsizliğin (gaflet), onlara atfedilen ilahlık payesinin ne kadar akıl dışı olduğunu ispatladığını detaylıca analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki edebi tasvirini ele alarak, müşriklerin büyük bir huşu ve beklenti içinde yakardığı putların, kendilerine gösterilen bu ihtiramdan tamamen habersiz (ğâfil) olmalarının, Kur'an'ın putperestlikle alay eden ve onu rasyonel açıdan mahkum eden en çarpıcı ifadelerinden biri olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X