Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 4. Ayet

    قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۜ ا۪يتُون۪ي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هٰذَٓا اَوْ اَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul eraeytum mâ ted’ûne min dûni(A)llâhi erûnî mâżâ ḣalekû mine-l-ardi em lehum şirkun fî-ssemâvât(i)(s) îtûnî bikitâbin min kabli hâżâ ev eśâratin min ‘ilmin in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlara şöyle de: Allah’ı bırakıp da kendilerinden medet umduğunuz tanrıları bir düşündünüz mü? Yerden hangi parçayı yarattılar bana gösterin? Yoksa göklerde onların ortaklığı mı var? Eğer iddianız gerçek ise bana, bundan önce inmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin.”

      Bu İlâhî beyandan yapılan açıklamaların hepsi birbiriyle irtibatlı olabilir, ancak bazılarının diğerlerinden ayrı bir açıklama olması da muhtemeldir. Eğer hepsinin birbirine bağlı olduğu kabul edilirse, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah’ı bırakıp da taptığınız putları ve tanrı olarak onlardan medet ummanızı hiç düşündünüz mü? Onlar sizin için herhangi bir faydayı yaratmışlar mı? Size hayat ve onu devam ettirecek imkânlar vermişler mi? Sizin için yerden rızıklar çıkarmışlar mı? Yahut sizin için yaratılan yağmur ve benzeri bir faydayı size gökten indirebilmişler mi? Yahut, taptığınız putlara ibadet etmenizi emreden Allah katından size bir kitap getirmişler mi? Bir bilgi kalıntısı sözü de iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, size önceki bilginlerden böyle yapmanızı söyleyen bir kitap veya bir söz mü geldi? [İkincisi,] yoksa çeşitli ilimlerden çıkardığınız bir netice ile mi bu bilgiye ulaştınız? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İnsanları ibadete ve bir mabuda hizmete sevkeden sebepler üçtür: Ya onlardan gelen hayatı ve onun devamını sağlayan rızık ve benzeri imkânlar gibi elde ettiği bir menfaattir. Yahut içinde insanlar için delil ve emir bulunan Allah Teâlâdan gelen bir kitaptır. Veyahut bilginlerden ve peygamberlerden onlara gelen ve öyle yapmalarını emreden bir kitaptır. Onlar ise ne peygamberlere ne de kitaplara inanıyorlardı! İlimlerden çıkardıkları bir bilgiye de sahip değillerdi. Diğer bir ihtimale göre de Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizi onlara ibadete sevkeden sebeplerden ve bilgilerden hiçbirine sahip değilsiniz. Böyleyken putlara ibadeti, sizi ayakta tutanın ve size can verenin kim olduğunu bildiğiniz zata ibadet etmeye nasıl tercih edersiniz? En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyette belirtilenlerden bazısının diğerlerinden tamamen ayrı olduğu kabul edilecek olursa, Allah sanki şunu söylemektedir: Onların yerden hangi faydayı yarattığını bana bir gösterin! Yoksa belirtilen bu nimetlerin yaratılmasında onların ortaklığı mı var? Şayet onlar, sözü edilen bu nimetleri putlar da yarattılar veya bunların yaratılmasında onlar da ortaktırlar derlerse, kendilerine şunu söyle: Söylediğiniz nesneleri ve nimetleri onlar yarattı veya yaratmada onlar da ortaktı iddianızda eğer doğru söylüyorsanız, bana bundan önceki bilginlerden bir kitap yahut ilimlerden çıkarılmış bir bilgi getirin! En doğrusunu Allah bilir. Böyle bir kitap veya delil getirmelerinin mümkün olmadığını onlar da biliyorlardı, çünkü o vesilelerden hiçbirine sahip değildirler; halbuki ilmi elde etmenin vesilesi budur ve onlar bütün bunlardan yoksun idiler.

      “Ev esâratin min ilmin” (أَوْ أَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ) ibaresine bazıları, ilimden bir özellik diye mâna verdi. Bazıları da bir bilgi kalıntısı dedi. Bazıları şöyle dedi: Öncekilerin ilimlerinden bir kalıntı. İbn Kuteybe’nin sözü de şöyledir: Önceki ümmetlerden rivayet edilen bir bilgi. Bu kelime “eseratin” (أَثَرَةٍ) diye de okunmuştur, “fealetin” (فَعَلَة) vezninde mebnî bir isimdir. “Esâratin” kırâatı ise “feâletun” (فَعَالَة) vezninden gelir. Kelimenin aslı söylediğimiz gibi iki mânaya gelir. Birincisi, bilginlerin ve peygamberlerin kitabından bir parça. İkincisi de diğer ilimlerden çıkarılmış bilgiler mânasına gelir. Bazıları buna, bir yazı mânasını verdi, bu da İbn Abbâs’ın (r.a.) görüşüdür. Hz. Peygamber’in şöyle söylediği rivayet edilmiştir; “Peygamberlerden biri yazardı, onun yazısına benzer bir yazıya tesadüf eden, bilgi elde etmiş olur”. Ebû Avsece bu kelimeye, eski bir bilgi diye mâna verdi ve esâratin kelimesi eski yağ demektir, dedi. Bu kelimeye, peygamberlerden gelen bir rivayet mânası da verilmiştir. Sonra Allah Teâlâ onların akılsızca davrandıklarını söylemekte ve İnatçılıklarının sonunu da şöyle açıklamaktadır: (Ahkaf, 5​)​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, k-v-l (kaf, vav, lam) kökünün temel anlamının ağızdan çıkan söz, konuşmak ve bir fikri beyan etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her türlü anlamlı söz ve kelam için kullanıldığını, emir kipinde olan "kul" (de ki) ifadesinin peygambere ilahi mesajı muhataplarına eksiksiz iletme ve tebliğ etme sorumluluğunu yükleyen bir aktarım komutu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'daki "kul" hitaplarının tarihi bağlamını inceleyerek, bu ifadelerin Hz. Peygamber'in tebliğ sürecinde kişisel bir inisiyatif veya kendi ürettiği bir söz ile hareket etmediğini, aksine doğrudan ilahi bir direktifin sözcüsü olduğunu müşriklere net bir şekilde ilan eden güçlü bir retorik araç olduğunu vurgular.

        Ted'ûne (تَدْعُونَ)

        İbn Fâris, d-a-v (dal, ayın, vav) kökünün asıl manasının birini çağırmak, seslenmek, talep etmek ve bir varlığı yardıma davet etmek olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan bir çağırmanın ötesinde, acziyet içinde olan kişinin yüce kabul ettiği bir varlıktan ibadet ve yakarış kastıyla medet umması anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın tevhid ve şirk merkezli anlamsal alanında son derece kritik bir yeri olduğunu; ibadet, dua ve yakarışın (dua) yalnızca Allah'a yöneltilmesi gereken bir eylemken, müşriklerin bu mutlak yönelişi ontolojik bir sapmayla sahte tanrılara yöneltmelerini, yani teolojik bir "yanlış adrese teslim" durumunu ifade ettiğini kapsamlı bir şekilde analiz eder.

        Dûni (دُونِ)

        İbn Fâris, d-v-n (dal, vav, nun) kökünün bir şeyin aşağısı, beresi, gayrısı ve seviye olarak daha düşük olanı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeye ulaşmadan önceki mertebeyi veya menzili ifade eden bu kelimenin "min dûnillah" kalıbıyla kullanıldığında, yaratıcı olan Allah'ın yüce mertebesinden daha aşağıda kalan, O'nun dışındaki tüm aciz yaratılmışları ve varlıkları nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin İslami tevhid anlayışında, mutlak ve aşkın olan Allah ile O'nun yarattığı diğer tüm mevcudat arasındaki aşılamaz ontolojik uçurumu çizen temel kavramsal sınırlardan biri olduğunu ifade eder.

        Halekû (خَلَقُوا)

        İbn Fâris, h-l-k (ha, lam, kaf) kökünün bir şeyi ölçüp biçmek, belirli bir plan ve takdir ile varlık sahasına çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetin bağlamında yaratma (halk) fiilinin, öncesinde hiçbir örnek veya model bulunmaksızın yoktan var etme anlamı taşıdığını, müşriklerin taptığı sahte tanrıların bu mutlak güçten tamamen yoksun olduklarının, yeryüzünün en ufak bir parçasını bile icat etmekten aciz olduklarının altını çizmek için inkari bir soru formunda kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki kullanımının, sahte tanrıların uluhiyet iddialarını temelden çürüten ampirik ve rasyonel bir delil sorgulaması olduğunu, yaratma eylemine sahip olmayan bir varlığın tanrılık iddiasında bulunamayacağı gerçeğinin müşriklerin yüzüne vurulduğunu belirtir.

        El-Ard (الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d (hemze, ra, dat) kökünün temel olarak tabiatı gereği alçakta olan, aşağıda bulunan ve boyun eğen nesneleri ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın üzerinde ikamet ettiği, göğün zıddı olan ve maddesel yoğunluğa sahip mekanı niteleyen bu kelimenin, ayetin bağlamında sahte tanrıların üzerinde en ufak bir tasarruf veya yaratma yetkisinin bulunmadığı somut evrenin bir parçasını temsil ettiğini belirtir.

        Şirkün (شِرْكٌ)

        İbn Fâris, ş-r-k (şın, ra, kef) kökünün iki veya daha fazla şeyin birbirine karışması, ortaklık kurulması ve paydaşlık edilmesi gibi manalara geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, dini ve teolojik bağlamda şirkin, Allah'ın zatında, mülkünde, uluhiyetinde ve rububiyetinde hiçbir şekilde bulunmayan hayali bir ortaklık iddiası olduğunu, bu ayette göklerin yaratılışında ve idaresinde putların hiçbir yetki payına (şirk) sahip olmadığının vurgulandığını söyler. Toshihiko Izutsu, şirkin Kur'an'ın semantik evreninde tevhidin tam zıddı olduğunu; Allah'a ait olan mutlak otoritenin, yaratma gücünün ve ibadete layık olma vasfının gayrimeşru bir şekilde başka varlıklara dağıtılması anlamına geldiğini ve bunun affedilemez ontolojik bir sapma olarak görüldüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımının, müşriklerin panteonundaki "yetki paylaşımı" mitini yerle bir ettiğini ve evrenin idaresinde çoklu bir koalisyon veya ortaklık (şirket) olduğu yanılgısını kesin bir dille reddettiğini belirtir.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, s-m-v (sin, mim, vav) kökünün yükseklik, yücelik ve yukarıya doğru kalkma anlamı taşıdığını belirtir. Angelika Neuwirth, göklerin Kur'an'da sadece fiziksel bir atmosfer olmadığını, aynı zamanda ilahi kudretin ve mutlak egemenliğin tecelli ettiği, ulaşılmaz bir kozmolojik mekan olarak kurgulandığını; ayetin sahte tanrıların bu yüce uzamda en ufak bir etki alanına sahip olmadıklarını göstermeyi amaçladığını ifade eder.

        Kitâb (كِتَابٍ)

        İbn Fâris, k-t-b (kef, te, be) kökünün temel anlamının toplamak, harfleri birbirine bitiştirmek ve anlamlı bir şekilde bir araya getirmek olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "kitâb" ifadesinin sıradan bir metni değil, Kur'an'dan önce indirilmiş olan, içerisinde iddiaları doğrulayacak kesin hükümler barındıran ilahi kaynaklı yazılı bir vahyi kastettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine (Süryanice kthâbhâ) dikkat çekerek, polemik bağlamında "bana bir kitap getirin" meydan okumasının, Geç Antik Çağ dini geleneğinde teolojik iddiaların ancak otoritatif, yazılı bir kutsal metin ile kanıtlanabileceği gerçeğine dayandığını, Kur'an'ın bu kültürel beklentiyi kendi argümantasyonu için kullandığını ifade eder.

        Esâratin (أَثَارَةٍ)

        İbn Fâris, e-s-r (hemze, se, ra) kökünün temel olarak bir şeyden arta kalan iz, nişane ve kalıntı anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin geçmiş nesillerden geriye kalan, izi sürülen bilgi kırıntısı veya nakledilen rivayet anlamını taşıdığını ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimeyi kadim ilimlerden, geçmiş peygamberlerin öğretilerinden veya eski alimlerden nesilden nesile intikal etmiş olan sözlü veya yazılı bir bilgi bakiyesi olarak tefsir eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklere yöneltilen bu ifadenin, inançlarını meşrulaştırmak için dayanabilecekleri, geçmiş vahiylerden süzülüp gelmiş en ufak bir rasyonel veya nakli kanıt kırıntısının dahi bulunmadığını gösteren çok güçlü bir epistemolojik meydan okuma olduğunu vurgular.

        İlmin (عِلْمٍ)

        İbn Fâris, a-l-m (ayın, lam, mim) kökünün bir şeyin gerçek mahiyetini kavramak, onu kesin bir nişan ve alamet ile bilmek anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi hakikatiyle ve olduğu gibi idrak etmek olan ilmin, zan ve tahminden tamamen ayrılarak sarsılmaz bir kesinliğe dayandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın terminolojisinde ilmin, cahiliyenin mesnetsiz kurgularının ve zannın tam karşısında konumlandığını; bu bağlamda ayetin, müşriklerin teolojik iddialarının vahye veya nesnel bir akli gerçekliğe (ilim) dayanmadığını, tamamen temelsiz uydurmalar olduğunu deşifre ettiğini derinlemesine analiz eder.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        İbn Fâris, s-d-k (sad, dal, kaf) kökünün sözün, inancın ve eylemin gerçeğe, vakıaya tam olarak uyması ve içteki niyetle örtüşmesi anlamına geldiğini, yalanın (kizb) zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bağlam çerçevesinde "sâdik" olmanın, öne sürülen iddianın ve verilen haberin nesnel gerçeklikle birebir mutabık kalması durumu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, doğruluk kavramının Kur'an ahlakında ve epistemolojisinde taşıdığı öneme değinerek, ayetin sonunda yer alan "eğer doğru söyleyenler iseniz" şartının, müşriklerin iddialarının epistemolojik bir teste tabi tutulduğunu ve bu testten geçmelerinin, asılsız inançları sebebiyle imkansız olduğunu gösteren nihai bir yargı bildirdiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X