Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ahkaf Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ahkaf Sûresi, 3. Ayet

    مَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَمَّٓا اُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ ḣaleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakki ve ecelin musemmâ(en)(c) velleżîne keferû ‘ammâ unżirû mu’ridûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. Ama inkâr edenler kendilerine karşı yapılan uyarıdan yüz çevirmektedirler.”

      Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri şüphesiz yerli yerince yarattık. Âyetteki “illâ bilhakkı” (إِلَّا بِالْحَقِّ) ibaresi gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yerli yerince, yani bütün bunları hikmete uygun şekilde yarattık, mânasına gelir. Çünkü eğer o kâfirlerin söyledikleri gibi olsaydı, yani ölümden sonra dirilme olmasaydı ve insanlara sevap ve ceza olarak bir karşılık verilmeyecek olsaydı, daha önce değişik yerlerde söylediğimiz gibi, gökleri ve yeri yaratması ve diğer bütün varlıkları yaratması boşuna ve anlamsız olurdu. En doğrusunu Allah bilir.

      Ama inkâr edenler kendilerine karşı yapılan uyarıdan yüz çevirmektedirler. Buradaki yapılan uyarıdan yüz çeviriyorlar cümlesi iki anlama gelir. Birincisi, Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri ve onlardaki her türlü faydayı insanlar için yaratmasının anlamsız ve boşuna olmadığını, fakat bütün bunlarda bir maksat ve amaç bulunduğunu düşünmeleri gerekirken düşünmekten yüz çeviriyorlar. Çünkü onlar yaratılışın gayesiz yere yaratmanın, onları başıboş bırakmanın, hiçbir emir ve yasak koymamanın, kimseyi imtihan etmemenin anlamsız olduğunu akıllarıyla anlarlardı. Bütün bunlar, onları düşünüp tefekküre iletmeye zorlarken, düşünmekten ve tefekkürde bulunmaktan yüz çevirdiler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlar, peygamberlerin dilleriyle uyarıldıkları emir ve yasaklardan yüz çevirdiler. Bu uyarı da iki şekilde olmuştur. Birincisi, önceki peygamberleri inkâr edenlerin başlarına gelen belâlarla uyarıldılar. İkincisi, âhiretteki azapla korkutularak uyarıldılar. İşte bütün bunlardan onlar yüz çevirmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halaknâ (خَلَقْنَا)

        İbn Fâris, h-l-k (ha, lam, kaf) kökünün temel anlamının bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçüp biçmek ve takdir etmek olduğunu belirtir; yaratma eyleminin bir plana ve ölçüye dayandığına dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "halk" kelimesinin bir şeyi yoktan, öncesinde hiçbir örnek ve model bulunmaksızın icat etmek anlamına geldiğini ve bu mutlak yaratma eyleminin Kur'an'da sadece Allah'a nispet edildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın ontolojik dünya görüşündeki merkezi rolünü analiz eder ve İslam öncesi dönemde doğanın işleyişine atfedilen nedenselliğin, Kur'an tarafından doğrudan Allah'ın bilinçli ve sürekli yaratma eylemi ile değiştirildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu fiilin Mekke dönemindeki tevhid mücadelesi bağlamında, evrenin başıboş veya tesadüfi bir oluşum olmadığını, bizzat ilahi kudretin şuurlu bir inşası olduğunu müşriklere ilan eden güçlü bir teolojik reddiye olduğunu belirtir.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, s-m-v (sin, mim, vav) kökünün yükseklik, yücelik ve yukarıya doğru kalkma anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yeryüzüne nispetle yukarıda olan her şeyin bu kökten türeyen isimlerle anıldığını, göklerin yapısının ve katmanlarının yüceliğini ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "şamayim" ve Süryanice "şmayyâ" gibi diğer Sami dillerindeki ortak kullanımına işaret ederek, Kur'an'ın bu kelimeyi mevcut Ortadoğu dil havzasının bir parçası olarak kullandığını belirtir. Angelika Neuwirth, "es-semâvât" kelimesinin sadece fiziksel bir uzayı değil, Geç Antik Çağ kozmolojisine uygun olarak ilahi iradenin tecelli ettiği, meleklerin bulunduğu ve vahiylerin kaynağı olan aşkın bir alemi temsil ettiğini ifade eder.

        El-Ard (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, e-r-d (hemze, ra, dat) kökünün temel olarak aşağıda olan, alçakta bulunan ve boyun eğen şeyler için kullanıldığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, göğün zıddı olarak insanın üzerinde yaşadığı, tabiatı itibarıyla yoğun ve aşağıda olan mekanı nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, bu kelimenin de tıpkı gök kelimesi gibi İbranice "eretz" ve Aramice "ar'â" formlarıyla Sami dillerinin ortak ve en eski kozmolojik terimlerinden biri olduğunu kaydeder.

        El-Hakk (الْحَقِّ)

        İbn Fâris, h-k-k (ha, kaf, kaf) kökünün sağlamlık, sübut, değişmezlik ve bir şeyin yerli yerinde, olması gerektiği gibi olması anlamlarına geldiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, hakkın batılın zıddı olduğunu, inkarı mümkün olmayan kesin gerçekliği ve ilahi hikmete mutabakatı ifade ettiğini; evrenin yaratılışında kullanıldığında, bu eylemin abes ve boş yere değil, yüce bir amaca matuf olarak gerçekleştiğini gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ve ontolojik sisteminde "hak" kavramının, varlığın rastlantısal olmadığını, evrenin derin bir ahlaki ciddiyet, düzen ve ilahi adalet zemini üzerine bina edildiğini gösteren kilit bir terim olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki kullanımın yaratılışın teleolojik boyutuna işaret ettiğini, göklerin ve yerin varoluşunun ontolojik bir anlamsızlık içinde olmadığını, mutlak bir hakikat ve hikmet çerçevesinde işlediğini vurgular.

        Ecel (أَجَلٍ)

        İbn Fâris, e-c-l (hemze, cim, lam) kökünün bir şey için belirlenmiş nihai süre, son nokta ve vakit anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem insan hayatı için hem de evrendeki tüm varlıklar için biçilmiş süreyi ifade ettiğini, her şeyin mutlak bir sonu olduğunu gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "ecel" kavramının Kur'an'ın zaman algısındaki eskatolojik çizgisini oluşturduğunu; evrenin sonsuz ve ezeli olmadığını, önceden belirlenmiş kozmik bir çöküş anına doğru ilerlediğine dair derin bir varoluşsal uyarı barındırdığını ifade eder.

        Müsemmâ (مُسَمًّى)

        İbn Fâris, s-m-v (sin, mim, vav) kökünden türeyen bu kelimenin, bir şeye isim vermek, onu belirtmek ve tayin etmek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, ecel kelimesiyle birlikte kullanıldığında "müsemmâ"nın, sürenin meçhul veya tesadüfi olmadığını, bizzat Allah tarafından sınırları kesin ve net bir şekilde çizilmiş, takdir edilmiş bir vakit olduğunu ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ecel-i müsemmâ" tamlamasının, müşriklerin dünyevi hayata dair sonsuzluk yanılgılarını yıkan ve ilahi takdirin belirlediği saatin şaşmazlığını vurgulayan psikolojik bir ikaz taşıdığını dile getirir.

        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r (kef, fe, ra) kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üstünü kapatmak olduğunu belirtir; çiftçiye tohumu toprağa gizlediği için, geceye de karanlığıyla eşyayı örttüğü için bu kökten türeyen isimler verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, dini bağlamda bu kelimenin Allah'ın nimetlerini örtmek, nankörlük etmek ve açıkça ortada olan ilahi hakikatleri ve tevhid inancını inatla reddetmek anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Arapça olmakla birlikte, dini bir terim olarak inkar etmek anlamında kullanımının Süryanice veya Yahudi Aramicesi üzerinden İslami terminolojiye girdiğini iddia eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde küfrün, salt entelektüel bir bilgisizlik değil, kalbin hakikate karşı gösterdiği aktif, kibirli ve inatçı bir direnç, nimetin kaynağını bilerek reddetme şeklinde gerçekleşen ahlaki bir çöküş olduğunu derinlemesine analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamında doğrudan tebliğe karşı örgütlü ve bilinçli bir karşı duruş sergileyen elitist müşrik sınıfını hedef aldığını vurgular.

        Ünzirû (أُنْذِرُوا)

        İbn Fâris, n-z-r (nun, zel, ra) kökünün bir tehlikeye karşı önceden haber vermek, korkutmak ve sakındırmak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" kelimesinin sıradan bir haber verme olmadığını, içinde mutlaka bir uyarı, tehdit ve gelecekte karşılaşılacak kötü bir sonuca karşı şefkatli bir sakındırma barındırdığını belirtir. Toshihiko Izutsu, peygamberlik kurumunun Kur'an'daki en temel işlevlerinden birinin uyarıcılık olduğunu, bu kavramın ilahi gazabın ve eskatolojik felaketin yaklaşmakta olduğuna dair insanları varoluşsal bir sarsıntıya uğratmayı amaçladığını ifade eder.

        Mu'ridûn (مُعْرِضُونَ)

        İbn Fâris, a-r-d (ayın, ra, dat) kökünün bir şeyin eni, genişliği ve bir nesnenin yan tarafı gibi anlamlar taşıdığını, "i'râz" eyleminin ise bir kişinin sırtını veya yanını dönüp uzaklaşmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sunulan bir gerçeği, daveti veya uyarıyı dikkate almamayı, ilgisiz kalmayı ve haktan bilerek, kibirle yüz çevirmeyi nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşriklerin vahye karşı pasif bir ilgisizlikten ziyade, uyarıları duydukları halde alaycı bir tutumla, bilinçli ve sistematik bir biçimde sırt çevirme eylemini, tebliğe karşı kapalı bir psikolojik duvar örmelerini resmettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X