Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Abese Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Abese Sûresi, 2. Ayet

    اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰىۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    En câehu-l-a’mâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1. "Suratını astı, yüzünü çevirdi."

      2. "Çünkü ona gözü görmeyen biri gelmişti."

      Hasan-ı Basrî der ki: Âyetin zâhirine göre suratın asılması ve yüzün çevrilmesi bizzat âmânın gelişiyle ilgilidir. Çünkü anlatıldığına göre Hz. Peygamber (a.s.), yanında bulunan Kureyş'in ileri gelenleriyle meşguldü; onlara öğüt veriyor ve onları İslâm'a davet ediyordu. O halde iken İbn Ümmü Mektûm gelip de araya girerek bazı sorular sorunca, meşgul olduğu insanların önemli mevkileri sebebiyle ondan yüzünü çevirdi, onların müslüman olmalarını umması sebebiyle suratını astı. Müfessirlerden bir başkası da olayı şöyle anlatmıştır: İbn Ümmü Mektûm gelip de kendisine hak ve hidâyet yolunu göstermesi için soru sorunca, Hz. Peygamber (a.s.) onunla konuşmayarak suratını astı ve yüzünü çevirdi.

      Hz. Peygamber'in (a.s.) suratını asması öyle bir durum hakkında idi ki eğer iş yolunda gitseydi, elde edilecek olan fayda yeryüzü ehlinin hayırlarıyla tartılsaydı, onların hayırları ve güzelliklerine üstün gelirdi, yani o kadar önemliydi. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) belirtildiği gibi kâfirlerin elebaşılarıyla ilgileniyordu, onlara öğüt veriyor, nasihatte bulunuyor ve olumlu cevap verecekleri beklentisiyle onları İslâm'a girmeye teşvik ediyordu. Onların müslüman olmaları halinde kavimlerinden pek çok kimsenin de müslüman olacağı beklentisi bulunuyordu. Çünkü onlar kavmin önde gelenleri ve uluları idiler. Onların müslüman olmalarında kavimlerinden kendilerine tâbi olanların da müslüman olmaları umuluyordu. Bunun sonucunda onların müslüman olmaları, başkalarının bütün güzelliklerini ortaya dökse asla yetişemeyeceği kadar çok sevap beklentisi içeriyordu. Hal böyle iken onun araya girip de soru sorması, onun elde etmeyi amaçladığı pek çok sevabın ve övgüye değer özelliklerin önüne geçmesi demek oluyordu. İşte böylesi bir durumda yüzün asılması kolayca ortaya çıkabilecek, uzak sayılmayacak ve yadırganmayacak bir tavır olmaktadır. İkincisi, Resûlullah tarafından surat asılması ve yüzün çevrilmesi görmeyen biri (âmâ) için rahatsız edici bir durum olmaz. Çünkü o görmez ve bunu kendisi için bir sıkıntı saymaz. Öbür taraftan Hz. Peygamber'in (a.s.) ileri gelenlere yönelmesi ve onlarla sohbetini sürdürmesi onların müslüman olmaları beklentisi taşımaktaydı. Zira Resûlullah'ın Kureyş'in ileri gelenlerine yönelmesi ve kendileriyle hoş sohbette bulunması, onlar için görülecek bir durumdur. Onlara arkasını dönmesinde ise bu beklentinin yok olması ve onlara âşikâre kaba davranılması durumu vardır.

      Kaba davranmadan kaçınarak insanları bulundukları kötü bir yerden hidâyet yolunu gösterme, -başkalarına âşikâre kaba davranma ve rencide etme tutumu olmadan- dünya ve âhiret faydasına çağrıda bulunma yolunu tercih eden kimse esas itibariyle akıl ve fikir sahibi kimseler nazarında güzel bir iş yapmış olur. Çünkü Resûlullah'ın kavmin ileri gelenleriyle ilgilenmiş olması onların İslâm'a davet edilme konumunda bulunmalarından dolayı idi. Kaldı ki biz -her ne kadar bu uğurda canlarımızın ve mallarımızın telef olması riski olsa da- kâfirleri İslâm'a davet etmekle memur kimseleriz. Sadece müslümanlardan birine karşı surat asma ve yüz çevirme tavrına mukabil onları İslâm'a davet etmek elbette ki mümkün olabilecek bir davranıştır.

      Ancak Hz. Peygamber'den (a.s.) böyle bir tercihin sadır olması onun ictihat ve istidlâlinin (rey) sonucu idi. Peygamberler (aleyhimüsselâm), farklı konumları itibariyle başkaları için söz konusu olmayacak birtakım hususları, sırf Allah'tan izin almadan yapmış olmaları yüzünden O'nun azarına mâruz kalabilirler. Gerçekte bunların insanlar nazarında ve tavırlarında esas itibariyle övgüye değer bir iş olması sonucunu değiştirmiyor. Meselâ Yûnus peygamberin Allah'tan izin almadan kavmini terkedip gitmesi onun azarlanmasına sebep olabilmiştir. Oysa onun yaptığı gibi bir ayrılık, diğer insanlara nispetle övgüyü ve takdiri kazanabilecek bir davranış olabilir. Çünkü onun ayrılışı gibi bir davranış şu üç durumdan uzak olmaz: Birincisi onun kavmi kâfirlerden oluşmuş idiler ve din konusunda kendisine düşmanlık yapmaktaydılar. Onları terketti ki onlardan kurtulsun ve dinini rahatça yaşayabilsin. Böyle bir hareket, peygamberler dışında birileri tarafından ortaya konulacak olsa, bu onun en üstün erdemlerinden biri sayılırdı.

      İkincisi: Yūnus peygamberin kavminin gözleri önünde ayrılıp kendilerini terketmesi korkutma ve onlara gözdağı verme anlamı taşır. Çünkü daha önceleri bir kavim, peygamberleri tarafından terkedilmişlerse mutlaka başlarına bir azap geleceğinin vakti gelmiş demektir. Bu itibarla peygamberin kavmini terketmesinde onları tehdit ve azapla korkutma vardır. Dolayısıyla bu tavrıyla o, kavmini içinde bulundukları sapıklıktan sıyrılmaları ve Allah Teâlâya sığınmaları doğrultusunda davette bulunmuş olur. Her kim diğerine, içinde kendisini hidâyete çağrı ve sapıklıktan engelleme bulunan bir davet yapmışsa o gerçekte ona nasihatte doruk noktasına ulaşmış ve doğru bir yol tutmuş olur.

      Üçüncüsü ise peygamberin kavmini terk etmesinin sebebi bir başkasından yardım istemek, onlara karşı kendisine yardım edecek ve onların desteği ile iyice güçlenecek birilerini bulmak olur. Böylece onun, onları İslâm'a davet etmesi daha etkin ve güçlü olur. İmdi kavminden ayrılması bu niyet üzere olan bir kimsenin bu ayrılığı övgüye değer bulunmaz mı? Ne güzel ayrılan olmaz mı o! Ancak bakıyoruz ki bütün bunlara rağmen o azarlanmıştır. Allah Teâlâ onun hikâyesini belirttiğimiz şekilde anlatmıştır. Onun bu durumu nasılsa bizim peygamberimiz Muhammed aleyhi efdalu's-salevât ve ekmelü't-tahiyyât efendimizin azarlanmasının durumu da öyledir.

      Kimileri de şöyle yorumlamışlardır: Hz. Peygamber (a.s.) İbn Ümmü Mektûm'a karşı suratını asmak ve ona sırtını dönmek gibi bir tavrı asla kastetmemiştir. Ne var ki araya girip de sözünü kesince -ki o konuşmasında ileri gelenlerin müslüman olmalarının beklentisini taşıyordu- bu kendisine ağır geldi ve kendisini şiddetli bir hüzün bürüdü, bunun etkisi de yüzünde belirdi ve suratı düştü. Yoksa onun surat asması bir kasta mahsus tavır değildi.

      Diğer bir izah şöyledir: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in (a.s.) kalbine bütün âlemlere karşı öyle bir rahmet ve şefkat koymuştu ki bunun şiddetinden, Allah'ın dininden ve O'na imandan yüz çeviren kimselere karşı bile özünde şiddetli bir üzüntü duyar olmuştu. Hatta bundan dolayı kendisine şöyle buyrulmuştur: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!"; "Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma"; "O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor" .

      Yorumu şöyledir: Onların durumlarından ötürü bu kadar üzülme! Bu onun yükünü hafifletme kabilindendir yoksa üzülme ve tasa çekmenin yasaklanması kabilinden değildir. Aynı şekilde şu ilâhî beyanda da durum aynıdır: "Ey peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun?" Bunun mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Kadınlarının rızasını kazanmak için Allah'ın sana helâl kılmış olduğu nimetlerden yararlanmayı kendine haram kılacak bu kadar ağır yük altına girme! Yoksa Allah bu âyetle ona kadınlarının rızasını gözetmesini yasaklıyor değildir. Dahası onların rızalarının gözetilmesi bizzat Allah tarafından teşvik de ediliyor: Nitekim bu meyanda şöyle buyuruluyor: "Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır".

      Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Kureyş'in ileri gelenlerinin Allah'a imandan yüz çevirmeleri Hz. Peygamber'e (a.s.) çok ağır geldi, ondan pek etkilendi de bundan dolayı suratının rengi değişti ve istemeden yüzü düştü. Bunun üzerine de "Abese ve tevellâ..." âyeti geldi ve onun başına gelen üzüntünün şiddetini açıkladı, o kadar ki bu nedenle etkisinin suratında belirdiğini ve bundan dolayı yüzünün düştüğünü belirtti. Yoksa onun yüzünün buruşması onun hakkında bir yergi vesilesi ve eksiklik değildi.

      Bu âyette birtakım başka nükteler de vardır. Onlardan biri de ictihatla amel etmenin caiz olmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) bu kabilden olan davranışı nassa dayanarak değil içtihadının sonucu olarak yapmıştı. Zira sırt çevirmesi ve surat asması eğer önceden verilmiş bir izne dayalı olsaydı o takdirde emredilmiş olduğu bir fiili işlemiş olması hasebiyle azara mâruz kalmazdı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Câe (جَاءَ)

        Bu kelimenin kök harfleri cim, ye ve hemzedir. İbn Fâris, Mu'cem Mekâyîs el-Luga eserinde bu kökün bir yerden başka bir yere gelmek, ulaşmak ve varmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât adlı çalışmasında kelimenin fiziksel olarak bir mekâna veya soyut olarak bir duruma dâhil olmayı ifade ettiğini, bu bağlamda âmâ sahabinin Hz. Peygamber'in bulunduğu meclise fiziki olarak iştirakini anlattığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin sosyal alanın aniden kesintiye uğramasını işaret ettiğini ve bir önceki ayette bahsedilen yüz buruşturma tepkisini tetikleyen doğrudan eylem olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin zamanlamasına dikkat çekerek, bu gelişin Hz. Peygamber'in Mekke'nin ileri gelenleriyle yaptığı yoğun tebliğ görüşmesini bölen beklenmedik bir dâhil olma durumu yarattığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu geliş eyleminin ve zamanlamasının, Hz. Peygamber'in istemsizce gösterdiği bedensel tepkinin asıl sebebi olduğunu, Abdullah b. Ümmü Mektum'un bilgi talep etmek amacıyla meclise dâhil olmasını ifade ettiğini aktarır.

        El-A'mâ (الْأَعْمَى)

        Bu kelimenin kök harfleri ayın, mim ve ye harfleridir. İbn Fâris, kelimenin kökünün görme yetisinin kaybolması, körlük ve bir şeyin gizli kalması anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin temelde fiziksel görme duyusunun kaybı anlamına geldiğini, mecazi olarak kalp gözünün körlüğü için de kullanılabildiğini, ancak bu bağlamda doğrudan şahsın fiziksel görme engeline işaret ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal yapısı içinde burada derin bir zıtlık sanatı bulunduğunu; fiziksel olarak kör olan kişinin manevi aydınlanma arayışıyla geldiğini, buna karşılık gözleri gören Mekkeli elitlerin manevi bir körlük içinde olduğunu analiz ederken, kişinin ismi yerine bu sıfatla anılmasının onun mazeretini ve kırılganlığını öne çıkardığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın vasıflandırarak merhamet duygusunu harekete geçirdiğini ve bu durumun, fiziksel engeline rağmen samimiyetle rehberlik arayan kişinin tutumu ile gözleri gören müşriklerin kibri arasındaki keskin tezatı vurguladığını tahlil eder. Gabriel Said Reynolds, Kur'an anlatılarında şahıs isimleri yerine "âmâ" gibi genel tanımlayıcıların kullanılmasının karakteristik bir özellik olduğunu, bunun özel ve tarihi bir olayı evrensel bir ahlaki derse dönüştürdüğünü ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Abdullah b. Ümmü Mektum'u nitelediğini ve bu sıfatın bağlamdaki temel işlevinin, sahabinin Hz. Peygamber'in Kureyş liderleriyle meşgul olduğunu görsel olarak idrak edememesi nedeniyle meclisi bölmesinin haklı ve makul bir mazerete dayandığını göstermek olduğunu kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X