اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ ۩
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 206. Ayet
Daralt
X
-
Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler.
Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. Müşebbihe şöyle demiştir: Eğer Allah ile melekler arasında zati bakımından bir yakınlık olmasaydı, Rabb'inin katında mealindeki beyanla onlar ile insanlar eşit olurdu; yine meleklerin özel olarak belirtilmesinin bir anlamı olmazdı. Fakat bize göre Rabb'inin katında mealindeki beyanın yorumu şudur: Yani O'na itaatte ve boyun eğmede veya değer ve konumda demek olup zati bir yakınlık anlamında değildir. Aksine yüce Allah'ın nitelediği gibidir: "Allah'ın buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır", "O'na ibadet etmekte ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler". Cenab-ı Hak melekleri kendisine itaat etmek ve boyun eğmekle nitelemiştir. İlki de buna göredir; zati bir yakınlık anlamında değildir. Cenab-ı Hakk'ın belirtmiş olduğu itaat ve boyun eğme anlamındadır. Görmez misin ki O, şöyle buyurmuştur: "Secdeye kapan ve Allah'a yakınlaş". Bu, secde ettiğinde yeryüzünde Allah'a (mekan olarak) yaklaşıyor anlamına gelmemektedir. Bazı cüz'i varlıkların Allah'a nispet edilmesi bu varlıkların Allah nezdindeki yüceliği anlamına gelir. Tıpkı "mescitler Allah'ındır" mealindeki ilahi beyan gibi. Her ne kadar bütün yerler Allah'a ait olsa da mescitler, yüceltme maksadıyla O'na nispet edilmiştir. Bütün evler Allah'a ait olsa da "Kabe Allah'ın evidir" sözü de böyledir. Bunun gibi varlıklardan bir kısmını Allah'ın kendisine nispet etmesi, bu varlıkları yüceltmek ve değer vermek içindir. İlki de böyledir. Cenab-ı Hak melekleri, ya kendisine itaat etmeleri veya boyun eğmeleri yahut değer ve konumları dolayısıyla kendisine nispet etmiştir. Külli şeylerin Allah'a nispeti ise Rabb'in yüceliği manasına gelir. Şu ilahi beyanlar böyledir: "Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir", "O her şeye kadirdir", "O her şeyin yaratıcısıdır".
Tafdil Meselesi
Bazıları bu ayeti, meleklerin insanlardan üstün olduklarına (tafdil) delil getirmiştir. Fakat biz diyoruz ki: Allah katında üstün olan, O'na daha fazla itaat eden, boyun eğen, takva sahibi, emir ve yasaklarına tam olarak uyanlardır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın ''Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır" buyruğuna dayanır. Ayet, bir türün diğer türlerden üstün olduğuna işaret etmemektedir. Daha önce bu konudaki yorumu açıkladık.
Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. -En doğrusunu Allah bilir ya- bu beyanın yorumu şöyledir: Yani onlar her ne kadar yeme-içme ve türlü ihtiyaç malzemelerine muhtaç olmasalar da O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. Sizin ise yeme-içme ve türlü nesnelere ihtiyacınız olduğuna göre O'na kulluk yapmakta kibre kapılmamanız daha uygun ve daha layıktır. Veya şöyle buyurmuş olması mümkündür: Taptığınız melekler O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar. Sizin O'na kulluk etmede kibre kapılmamanız daha uygundur. Çünkü insanların bir kısmı meleklere tapmaktadır. Dolayısıyla bu, söz konusu inanca verilen bir cevap konumundadır. En doğrusunu Allah bilir.
O'nu tesbih ederler. Tesbih, yüce Rabb'i üstünlük, yücelik, Celal ile; dengi ve benzeri olmaktan, inkarcıların nitelernelerinden tenzih etmekle nitelemektir. Yine tesbih Rabb'i, tüm yaratılmışlık anlamlarından tenzih etmektir. Yalnız O'na secde ederler. Secde, boyun eğmenin zirvesidir.
Tilavet Secdesi Meselesi
Ayette, bunu okuyana ve dinleyen e secdenin vacip oluşuna delil yoktur. Bu ayette secde edenlerin, kibre kapılmaksızın secde ettiklerini bildirme vardır. Yine bunda secde etmeye teşvik vardır. Ancak Resulullanın (s.a.) secde ettiği, onunla beraber olanların da secde ettikleri rivayet edilmiştir. İbn Ömer'den onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah bize secde ayetinin bulunduğu sureyi okuyordu ve secde ediyordu. Biz de secde ediyorduk ta ki bazılarımız secde edecek yer bulamıyordu". Yine İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah'ı (s.a.) Sad suresinde secde ederken gördüm". İbn Ömer'den gelen bazı rivayetlerde onun şöyle dediği nakledilmiştir: "ResUlullah (s.a.), namaz dışında Kur'an okuyor ve secde ediyordu. Biz de onunla birlikte secde ediyorduk". Yine İbn Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah (s.a.) Necm suresini okudu ve bunda secde etti. Onunla birlikte secde etmeyen kimse kalmadı. Sadece Kureyş'ten yaşlı bir adam secde etmedi. Bu kişi yerden bir avuç çakıl taşı aldı ve alnına koydu. Şüphesiz onun kafır olarak öldürüldüğünü gördüm". İbn Abbas'ın tilavet secdesi ayetlerini zikrettiği veya bunları saydığı ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: A'raf, Ra'd, Nahl, Beni İsrail, Meryem, Hac -bir secde ayeti-, Furkan, Tasin, Eliflammim Tenzilün, Sad, Hamim Tenzilün. Dedi ki: Mufassal surelerde (kısa sureler) secde ayeti yoktur. İbn Mesud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'raf ve Necm'de olduğu gibi surenin sonunda secde ayeti olur. Eğer istersen secde et, sonra kalk ve okumaya devam et! dilersen de rükuya git!" İbn Mesud'un A'raf, Beni İsrail, Necm, İze's-semaü'n-şekkat, İkra' bismi rabbike surelerinde secde ettiği rivayet edilmiştir. Bazı Hanefi alimlerirniz secde ayetini okuyan kimseye secdenin vacip olduğuna, namaz kılanın secde ayetini okuduğunda namazında secde edeceği konusunda alimlerin icma etmelerini delil göstermiştir. Zira eğer secde, nafile olsaydı; hiç kimsenin namazdan olmayan bir şeyi eklemesi mümkün olmazdı. Bu durum, secdenin namazda vacip olduğunu göstermektedir. Secde namazda vacip olduğuna göre her durumda vaciptir. Bu konudaki delillerimizden biri Resıllullah'ın bu ayetleri okuduğu ve ardından secde ettiğinin rivayet edilmesidir. Dolayısıyla bu ayetlerde secde etmek vaciptir, tıpkı iki bayram namazını kıldığından dolayı, bayram namazının vacip olması gibidir.
Yorum
-
İnne (إِنَّ)
Arapçada cümlenin anlamına sarsılmaz bir kesinlik ve şüphe götürmez bir vurgu katan tekit (pekiştirme) edatıdır. Bir önceki ayetteki "Gafillerden olma" uyarısının ardından, gafletten bütünüyle uzak olan o en yüce zümreyi örnek göstererek söze başlar.
Ellezîne (الَّذِينَ)
Arapçada "O kimseler ki, onlar ki" anlamına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiridir).
İnde (عِنْدَ)
Arapçada "katında, nezdinde, huzurunda, manevi yakınlığında" anlamı veren mekân/makam zarfıdır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeye bitişecek kadar yakın olmak ve bir otoritenin özel koruması/huzuru altında bulunmak olduğunu belirtir.
Rabbike (رَبِّكَ)
Kelimenin etimolojik kökü ra-be-be harflerine dayanır. "Senin Rabbinin." Peygamberi terbiye eden ve tüm evrenin mutlak sahibi olan Otoriteyi niteler.
Lâ Yestekbirûne (لَا يَسْتَكْبِرُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü kef-be-ra harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. İstif'âl babında üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "Kibirlenmezler, büyüklük taslamalar, kendilerini dev aynasında görmezler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının küçüklüğün zıddı olarak hacimce veya makamca büyük olmak olduğunu; istif'âl babının ise bu büyüklüğü kasti bir çabayla kendinde varmış gibi göstermek (kibir) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istikbar" eyleminin Allah'a ibadet etmeyi reddeden o "ontolojik gurur" olduğunu açıklar. Rabbin katındakiler (melekler ve kâmil ruhlar), O'nun azameti karşısında kendi hiçliklerini idrak ettikleri için asla kibir (istikbar) sarmalına düşmezler.
An İbâdetihî (عَنْ عِبَادَتِهِ)
Kelimenin etimolojik kökü ayn-be-dal harflerine dayanır. "O'na ibadet etmekten, O'na kulluk sunmaktan."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının boyun eğmek, itaat etmek, bir yolun çiğnenerek (yürünerek) pürüzsüzleşmesi ve efendiye bütünüyle teslim olan köle (abd) olduğunu belirtir.
Ve Yüsebbihûnehû (وَيُسَبِّحُونَهُ)
Kelimenin etimolojik kökü sin-be-ha harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Tef'îl babında üçüncü çoğul şahıs muzari fiili ve "hû" (O) zamirinin birleşimidir. "Ve O'nu tesbih ederler, bütünüyle tenzih ederler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının suda veya uzayda engelsizce, hızla ve pürüzsüzce akıp gitmek (yüzmek) olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, "tesbih" eyleminin Kuran'da Allah'ı her türlü eksiklikten, beşeri zayıflıktan ve müşriklerin yakıştırmalarından bütünüyle uzak (pürüzsüz) tutarak, O'nun yüceliğini evrensel bir dille haykırmak olduğunu açıklar.
Ve Lehû (وَلَهُ)
"Ve sadece O'nun için, yalnızca O'na." (Takdim/hasr yoluyla vurgu yapılmıştır).
Yescüdûn (يَسْجُدُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü sin-cim-dal harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin, surenin ve mutlak teslimiyetin sarsılmaz kapanış kelimesidir. "Secde ederler, bütünüyle boyun eğerler, varlıklarını O'na teslim ederler."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının eğilmek, alnı yere koymak, otoriteye boyun bükmek ve tevazu göstermek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "Yescüdûn" (Secde ederler) fiiliyle bitmesini muazzam bir "Varlık Hiyerarşisi ve Eylem Birliği" olarak tahlil eder. A'râf suresi boyunca anlatılan o kibirli İblis'in secdeden kaçışına ve müşriklerin taştan putlar önündeki sahte secdelerine karşılık; Kuran suresini gerçek ve evrensel bir secde eylemiyle mühürler. Bu secde, sadece fiziksel bir hareket değil; kibrin (istikbarın) mutlak olarak öldüğü, benliğin Allah'ın azametinde yok olduğu ve insanın kâinattaki o en yüce şuurla (melekûtla) birleştiği o "en yüksek teslimiyet" anıdır. Secde, gafletin panzehiri ve varoluşun nihai şükrüdür.
Yorum
Yorum