Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 204. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 204. Ayet

    وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ kuri-e-lkur-ânu festemi’û lehu veensitû le’allekum turhamûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kuran okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun ki rahmete nail olasınız.

      Kur'an Okunduğunda Dinlemenin Gerekliliği

      Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun. Yüce Allah okunduğunda bu Kur'an'ı dinlemeyi ve sessiz durmayı emretmiştir. Eğer bir kimse başkasına hitap ettiğinde söz konusu kişinin onun hitabını ve söylediği şeyleri dinlemesi aklen gerekiyorsa; Allah hitap ettiğinde dinlenmeye daha layıktır. Ayrıca Kur'an'ın başka yerlerinde Kur'an'ı dinlemeyi aklen zorunlu kılan ayetler vardır. Tıpkı "İşte bu Kur'an, Rabb'inizden gelen kanıtlardır, inanan bir topluluk için hidayettir, rahmettir", "Rabb'inizden size indirilene uyun" ve bunun dışındaki ilahi beyanlarda olduğu gibi. Kur'an'ın kanıt ve rahmet olduğunu bilmenin yolu ancak onu dinlemek ve hakkında düşünmektir. Bu, belirtmiş olduğumuz konuşmalara göre en düşük seviyede aklı olan kimseye Kur'an'ı dinlemenin aklen gerekli olduğunu göstermektedir. Fakat Cenab-ı Hak, burada Kur'an'ı dinlemeyi -en doğrusunu Allah bilir ya- iki yönden dolayı beyan etmiştir. Bunlardan biri şudur: Bu beyan, onların "Bu Kur'an'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın" mealindeki sözlerine karşılıktır. Cenab-ı Hak, onların "Bu Kur'an'a kulak vermeyin" mealindeki sözlerinin yerine müminIere onu dinlemeyi; onların "Okunurken gürültü yapın" sözlerinin yerine sessiz durmalarını emretmiştir.

      İkincisi, bazı müfessirlerin dediği gibi Cenab-ı Hakk'ın, namazda Kur'an dinlemeyi emretmiş olması da mümkündür. Bazıları da hutbe halinde iken Kur'an'ı dinleyin demişlerdir. Zira başka ibadetlerle meşgul olunca ve çeşitli ibadetler yapınca Kur'an'ı dinleme gerekliliğinin kendilerinden düşeceği düşüncesi onların zihinlerine gelmektedir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak onlara Kur'an'ı dinlemelerini ve sessiz olmalarını emretmiştir ki dinlemenin her durumda onlara gerekli olduğunu bilsinler. Ayrıca Kur'anı dinleme, Allah'ın onda belirttiği emir, nehiy, vad, vaid ve diğer hususları anlamak; aya sessiz durmak, onu yüceltmek ve saygı duymak içindir. Yine Kur'an'ı dinleme sırf okunduğu için gerekli değildir. Aksine Allah'ın onda belirttiği emir, nehiy, vad, vaid ve diğer hususlar için gereklidir ki içeriğini anlasınlar, kabul etsinler ve gereğini yerine getirsinIer. Diğer zikirler ise bizatihi kendilerinden dolayı ibadet olmuştur. Bu sebeple diğer zikirleri dinleme gerekli değildir, Kur'an tilavetini dinlemek ise gereklidir. Diğer sebeplerden biri de şudur: Kur'an Allah'ın kelamı ve kitabıdır. Bir insanın kardeşine yazı göndermesi, onun da buna bakmaması ve bunu dinlememesi kabaIık ve küçümsemek anlamına gelir. Allah'ın kitabını dinlememek kabaIık ve küçümsemek açısından daha büyük bir konumdadır. Diğer bir sebep de şudur: Kur'an açıktan okunur; diğer zikirler ise açıktan okunmaz. Eğer açıktan okunursa Kur'an'ı dinleme gibi bunlar da dinlenir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazı kıssalarda ayetin namaz hakkında indiği belirtilmiştir. Çünkü Resulullah (s.a.) namazında Kur'an okuduğunda sahabe onun okuduğu nu tekrar ediyorlardı. Bunun üzerine ayet bu durumu yasaklamak; onu dinlemeyi ve sessiz olmayı emretmek üzere inmiştiı. Namazda okunan ayetlerde cennet ve cehennemin zikri geçtiğinde sahabenin seslerini yükselttikleri belirtilmiştir. Buna göre ayet bundan dolayı inmiştir. Biz kıssanın nasıl olduğunu ve kim hakkında olduğunu bilmiyoruz. Biraz önce belirttiğimiz durumun olması mümkündür. Ayrıca eğer ayet namaz hakkındaysa, bunda imamın arkasında kıraatin yasak olmasına dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak, Kur'an'ı dinlemeyi ve sessiz olmayı emretmiştir. Bu manada bazı rivayetler gelmiştir. Ebu'l-Aliye'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.) namaz kıldığında ashabının hepsi Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun mealindeki ayeti ininceye kadar onun arkasında okuyorlardı. Bu ayet inince sustulaı. Ali b. Ahmer'den rivayet edilmiştir ki; Resulullah (s.a.) sabah namazında Vakıa suresini okudu, arkasındaki bir kişi de aynısını okudu. Resulullah (s.a.) namazı bitirdiğinde "Bu sure konusunda benimle çekişen kimdi?" buyurdu. Bir adam "Bendim ya Resulallah" dedi. Bunun üzerine Allah, Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve sessiz durun mealindeki ayetini indirdi. Buna benzer başka rivayetler de vardır. Bir grup alim şöyle demiştir: İmama uyana emredilen sessiz durmanın anlamı kıraati sesli (cehd) yapmamasıdır. Bunda kendi içinden okumaya yönelik bir yasak yoktur. Bazıları, gizli okuyanın "nasit" (ناصت) ve "munsit" (منصت) kulak veren olarak isimlendirildiğini ileri sürmüştür. Bu görüşü benimseyen kimseler buna Ebu Hureyre'den nakledilen şu rivayeti delil getirmiştir: "Resulullah (s.a.) tekbir getirdiğinde tekbir ile kıraat arasında susardı. Ona dedim ki: Anam-babam sana feda olsun, şu tekbir ile kıraat arasındaki susmanda ne okuduğunu bana söyle! Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: Diyorum ki; Allah'ım benimle hatalarım arasını doğuyla batı arasını uzak tuttuğun gibi uzak tut!" ve bunun dışındaki dualar. Bu ravi dedi ki: Resulullah (s.a.) okuyanı "muhfı" (مخفي) ve "samit" (صامت) olarak isimlendirdL "Samit" (صامت), yani susan "sakit" (ساكت), yani süküt eden gibidir. Dolayısıyla "samit" (صامت) sessiz olarak isimlendirilmesi mümkündür. Bu, "susan" olarak isimlendirilmesi gibi gizleyerek okumasıdır. Kummi şöyle demiştir: Bu görüşü söyleyen "samit" (صامت) ile "sakit" (ساكت) kelimelerini birbirine benzeterek hata etmiştir. Çünkü isimler birbirine kıyas edilmez. Bilakis her bir isim ancak dilin onu kullandığı alanda kullanılır. Bu kişinin hatasını gösteren hususlardan biri onu dinleyin ve sessiz durun mealindeki ilahi beyandır. Eğer gizli okuyan "sarnit" (صامت) ve "nasit" (ناصت), yani sessiz duran olarak nitelenseydi, "dinleyen" olmazdı. Aksine susup okumadığında susan ve dinleyen olur. İmam okuduğu halde ona uyan kişinin okuması gerektiğini mutlak olarak söyleyen kişi dinlemez ve sessiz durmaz. Yine bu kişinin hatasını gösteren hususlardan biri alimlerin tümünün, imam sesli (cehri) okuduğunda imama uyanın okumasını yasaklamalarıdır. Aksine imarnın arkasında okumasını gerekli görenler, ancak imam sustuğunda okumasını emretmiştir. Yine bu alimler imarnın kıraati bitirdikten sonra imama uyan okusun diye bir müddet susmasını istemiştir. Eğer bu alimler okuyanı -imam sesli (cehd) okuduğu halde- susan kimse olarak kabul etseydiler, imarnın okumasını bitirmesine kadar kıraati geciktirmesini istemezlerdi. Bu durum, Ebu Hureyre hadisini görüşüne delil getiren kimsenin hatasını gösteren hususlardandır. İmam sesli (cehri) okuduğunda imama uyanın okumasının yasaklanmasını gösteren hususlardan biri Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir: Resulullah onlara bir namaz kıldırmıştı- sabah namazı olduğunu zannediyoruz-. O, selam verdiğinde insanlara dönerek "sizden okuyan var mı?" dedi. Bir adam dedi ki; "evet, ben:' Bunun üzerine Resulullah "ben diyorum ki; ne oluyor ki Kur'an konusunda benimle çekişiyorsunuz:' Ebu Hureyre dedi ki; insanlar imarnın sesli (cehri) okuduğu durumlarda kıraati sonlandırdılar. Bir grup da şöyle demiştir: Ebu Hureyre, insanların Resulullah'ın arkasında sesli (cehri) okuduğu namazlarda kıraati sonlandırdığını söylemiştir. Denildi ki; Ebu Hureyre bunu Resulullah'tan rivayet etmemiştir. Yine -imam sesli (cehri) okusa da gizli okusa da- imama uyanın okumayacağını gösteren hususlardan biri, Resulullah'ın (s.a.) "ne oluyor ki Kur'an konusunda benimle çekişiyorsunuz" mealindeki sözüdür. İmama uyanın kıraatini sesli (cehri) yapmayacağını bildik, bu sebeple biri Resulullah'la (s.a.) çekişmeyi onun meşgul edilmesi şeklinde yorumlayabilsin. "Ne oluyor ki Kur'an konusunda benimle çekişiyorsunuz" sözü, imam ister sesli (cehri) ister gizli okusun, Reswullah'ın (s.a.) imama uyanın kıraatini yasaklamasından başka bir anlama gelmez. Resulullah'tan (s.a.) imam ister sesli (cehri) ister gizli okusun imarnın arkasında kıraati yasakladığını açıklayan rivayetler nakledilmiştir. Bunlardan biri şudur: İmran'dan rivayet edilmiştir ki; Resulullah ashabına öğle namazını kıldırmıştı. Namazı bitirdiğinde "A'la suresini hanginiz okudu?" dedi. Oradakilerden biri "ben ya Resulallah" dedi. Bunun üzerine Resulullah "sizden birinizin bu surede benimle çekiştiğini bildirn" buyurmuştur. İmran b. Husayn adamın kıraatini gizli yaptığını açıkladı. Bu durum, Ebu Hureyre'nin rivayet etmiş olduğu yasağın, sadece gizli kıraatte değil, imarnın sesli (cehri) okuması durumunda da geçerli olduğunu göstermektedir. İmama uyanın imarnın arkasında okuması bütün namazıarda yasaklanmıştır. Resulullah'tan (s.a.) imarnın arkasında kıraati yasakladığına dair birçok hadis rivayet edilmiştir. Ebu Hureyre ve İmran b. Husayn'ın rivayetleri bunlardandır. Yine Abdullah'tan nakledilen rivayet de böyledir. Buna göre o, şöyle demiştir: Biz Resulullanın arkasında namaz kılarken Kur'an okuyorduk. Bunun üzerine Resulullah "benim Kur'an'ı karıştırmama sebep oldunuz" buyurmuştur.

      Eğer denilirse ki: Belki de onlar Kur'an'ı sesli okuyorlardı da Resulullah onları bundan nehyetmiştir.

      Buna şöyle cevap verilir. Rivayetlerde bize imama uyanların sesli okuduklarına dair bir şey nakledilmemiştir. Eğer onlar sesli okuyor olsaydılar, onların okudukları bize iletildiği gibi sesli okudukları da bize iletilirdi. Bunda başka bir yön de vardır ki o da şudur: Buradaki yasak sadece sesli okumaya ilişkin değildi. Aksine okumanın kendisi yasaklanmıştı. Ebu Vail'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Abdullah b. Mesud'a imarnın arkasındaki kıraat hakkında sordum. Dedi ki; "Sessiz dur! Namazda zaten bir meşguliyet vardır. Bu konuda imam sana yeter". Yine Abdullah b. Şeddad'dan nakledildiğine göre Resulullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir kimse imama uymuşsa, imamm kıraati onun içinde kıraattir". Cabir b. Abdullah'tan rivayet edilmiştir ki; Resulullah'ın (s.a.) arkasında namaz kılan bir adam Kur'an okuyordu. Reswullah'ın ashabından bir adam namazda okumaktan o kişiyi nehyetti. Bunun üzerine bu konuda tartıştılar, ta ki konu Resulullah'a (s.a.) aktarıldı. O, şöyle buyurdu: "Bir kişi imarnın arkasında namaz kılmışsa imarnın kıraati onun için kıraattir". Ebu Musa'dan nakledildiğine göre Resulullafiın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İmam okuduğunda susun!" Ebu Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.) "imam kendisine uyulması için vardır. Tekbir getirdiğinde tekbir getirin! okuduğunda susun!" Bunların dışında da bu konuda hadisler vardır. Hanefi alimlerimizden bu görüşe muhalefet edenlerin en fazla gösterdikleri delil, Resulullah'ın "Ümmü'l-Kur'an'ı (Fatiha) okumayanın namazı yoktur" mealindeki beyanıdır. Bunu Ubade b. Samit rivayet etmiştir. Süfyan dedi ki; bu bize göre tek başına namaz kılan içindir. Bu mümkündür. Gelen diğer hadisler de imarnın arkasında kınlatin yasaklanmasını açıklayıcıdır.

      Eğer derse ki: İmama uyan kimse, imarnın cehri okuduğu namazıarda Ebıl Hureyre hadisine göre kıraati terkeder; imam ın sessiz okuduğu namazıarda Ubade b. Samit'in hadisine göre okur ki her iki hadise de uygun olsun.

      Ona şöyle cevap verilir: Tek başına namaz kılan hakkında değerlendirsen gerekmez mi ki Ubade b. Samit ve İmran b. Husayn'ın hadisleri doğru olsun. Çünkü İmran b. Husayn'ın hadisi gizli okunan namazıarda imarnın arkasında kıraati nehyetmektedir. Ebıl Hureyre'nin hadisi ise cehri okunan namazıarda kıraati nehyetmektedir. Eğer Ebıl Hureyre'nin hadisini Ubade hadisinin genelliğinden çıkarırsan bu durum, ister cehri ister gizli okunan namazıarda olsun imama uyanın okumamasını gerektirir. Yine ona şöyle denir: Namazın farzlarından bir farz gördün mü ki bir durumda imama uyandan sakıt olsun bir durumda ise vacip olsun? Eğer "hayır" derse, şöyle denir: Sesli okunan namazlarda bu kişiden bu kıraati düşürmen gizli okunan namazıarda da onun hakkında düşürmeni gerekli kılar.

      Ashabımızdan bazıları bu konuda şöyle diyerek delil göstermiştir: Bir adam imam rükudayken geldiğinde tekbir getirip namaza girer ve hiç okumazsa, bütün alimler bu kişinin namazının yerine geldiğinde icma etmişlerdir. Bu durum, kıraatin ona farz olmadığını göstermektedir. Eğer biri derse ki: Bu zaruretten dolayı onun için söylenmiştir. Buna şöyle cevap verilir: Bu kişi imam secdedeyken gelirse bu rekat sayılmaz, halbuki bunda da zaruret vardır. Eğer zaruret farzı ortadan kaldırsaydı, imama secdede yetişen kişinin rüku gerekliliğini de ortadan kaldırırdı. Dolayısıyla zaruret imama rükılda yetişen kimse için kıraat farziyetini ortadan kaldırmaz. Fakat imarnın arkasında onun kıraati gerekli değildir. Bundan dolayı namazı yerine gelmiş olur. Yoksa senin belirtmiş olduğun zaruretten dolayı değildir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bir grup sahabenin (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: İmamın arkasında namaz kılanın kıraati yoktur. Bunlar Ali, İbn Mesud, Cabir, Sa'd, Ebu Said, İbn Ömer, İbn Abbas, Zeyd b. Sabit gibi sahabilerdir. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İmamın arkasında okuyan kişi fıtrata aykırı davranmış olur:' Yine Abdullah'ın (r.a.) "İmamın arkasında okuyan kişinin ağzı toprakla doldurulur" dediği rivayet edilmiştir. Zeyd b. Sabit'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İmamın arkasında okuyanın namazı yoktur:' Sa'd'ın da "imarnın arkasında okuyan kişinin ağzında bir köz olmasını isterdim" dediği rivayet edilmiştir. İbn Ömer'den rivayet edilmiştir ki; ona imarnın arkasında kişinin Kur'an okuyup okumayacağı sorulduğunda şöyle demiştir: Hayır, sizden biri tek başına namaz kıldığında okusun:' İbn Ömer, imarnın arkasında Kur'an okumuyordu. Yine Ebu Said'den rivayet edilmiştir ki; ona imarnın arkasında Kur'an okuma hakkında sorulduğunda o, "imam sana yeter" demiştir. İbn Abbas'tan ona birinin "imarnın arkasında Kur'an okuyayım mı?" diye sorduğu rivayet edilmiştir. O, "hayır" demiştir. Bizim Hanefi alimlerirniz buna benzer hadislere yönelmiştir. Kitap, sünnet ve sahabenin icmaı buna işaret etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İzâ (وَإِذَا)

        Arapçada "ve" atıf (bağlaç) harfi ile "ne zaman ki, -dığı vakit" anlamına gelen, gelecekte veya tekrar eden bir durumda kesin olarak vuku bulacak olayları bağlayan zaman ve şart zarfıdır.

        Kurie (قُرِئَ)

        Kelimenin etimolojik kökü kaf-ra-hemze harflerine dayanır. Meçhul (edilgen) formda geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Okunduğu zaman, tilavet edildiğinde, sesli olarak icra edildiğinde."

        İbn Fâris, bu kökün (karae) asıl anlamının dağınık parçaları bir araya getirmek, toplamak (cem' etmek) ve bu toplanmış manayı/harfleri dışa vurmak olduğunu belirtir.

        El-Kur'ânu (الْقُرْآنُ)

        Kelimenin etimolojik kökü kaf-ra-hemze harflerine dayanır. "Kur'an, o toplanmış ve okunan ilahi kelam."

        Arthur Jeffery, Kuran kelimesinin etimolojik ve dinler tarihi kökenini incelerken; bu kavramın doğrudan doğruya Süryanice ve Aramicedeki "keryânâ" (kilise litürjisinde yüksek sesle ve belirli bir makamla okunan kutsal metin parçası) kelimesine dayandığını tespit eder. Arap diline bu formla geçerek Kâinatın Yaratıcısı'nın o nihai kitabının özel ismine dönüşmüştür.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın edebi ve teolojik atmosferinde Kuran'ın kendisini nasıl tanımladığını tahlil eder. Kuran başlangıçta iki kapak arasına konmuş sessiz bir "yazılı metin" (kitap) olarak değil; bizzat canlı, sesli, kitlelere hitap eden dinamik bir "kıraat/okuma eylemi" (recitation) olarak var olmuştur. "Kuran okunduğunda" (Kuriel Kur'ânu) ifadesi, dinin merkezine metni okuyan bir akademisyeni değil; o canlı ilahi hitabı kulaklarıyla ve kalbiyle dinleyen (şahit olan) "cemaati" (dinleyiciyi) yerleştirir.

        Festemiû (فَاسْتَمِعُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü sin-mim-ayn harflerine dayanır. Başındaki "fe" takibiye (hemen akabinde) ve sonuç bağlacıdır. İstif'âl babında, ikinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. "Hemen kulak verin, pür dikkat dinleyin, o sese odaklanın."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sesi algılamak ve duyulan söze icabet etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kuran anlambiliminde sıradan işitme (sem') ile istif'âl babındaki "istimâ" (dinleme) arasındaki o devasa felsefi farkı açıklar. Sem'; kişinin iradesi dışında, yoldan geçerken kulağına çarpan rastgele bir sestir. İstimâ (festemiû) ise; kişinin bizzat kendi kasti iradesiyle, anlamak, idrak etmek ve o sese "itaat etmek" niyetiyle bütün zihinsel alıcılarını o sese odaklamasıdır. Kuran, arka planda çalan bir müzik gibi duyulmayı reddeder; mutlak bir iradeyle "dinlenmeyi" (istimâ) emreder.

        Lehû (لَهُ)

        "Ona (o okunan hitaba/Kuran'a)." Lâm yönelme harfi ve O'na dönen "hû" zamiri.

        Ve Ensıtû (وَأَنْصِتُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü nun-sad-te harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İf'al babında, ikinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. "Ve susun, sessizliğe bürünün, konuşmayı bütünüyle kesin."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sesi tamamen kesmek, mutlak bir sükûnete gömülmek ve dinlemek kastıyla hareketliliği sıfırlamak olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki bu "Festemiû" (Dikkatle dinleyin) ve "Ensıtû" (Susun) emirleri arasındaki o muazzam ontolojik tamamlayıcılığı (ve psikolojik sınırı) derinlemesine okur. İnsanın vahyi hakiki manada "dinleyebilmesi" (istimâ) için, sadece kendi fiziksel dudaklarını mühürlemesi yetmez; aynı zamanda zihnindeki o şahsi önyargıları, kibirli itirazları ve kendi iç dünyasındaki "barbarca gürültüyü" de susturması (insât) gerekir. Hakikat, ancak o içsel ve dışsal fırtınaların mutlak bir sessizliğe (sükûta) büründüğü bir kalbe inebilir. Susmayan akıl, ilahi kelamı duyamaz.

        Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)

        Arapçada umut, beklenti, gaye (ta'lil) ve ihtimal bildiren "lealle" edatı ile "küm" (siz) muhatap zamirinin birleşimidir. "Umulur ki siz, ta ki böylece siz." Eylemlerin (dinlemenin ve susmanın) hedeflendiği o teolojik neticeyi bağlar.

        Türhamûn (تُرْحَمُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü ra-ha-mim harflerine dayanır. Meçhul (edilgen) formda, üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin ve o kozmik iletişim etiğinin mutlak kapanış kelimesidir. "Rahmet olunasınız, merhamet edilesiniz, esirgenesiniz."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birine derin bir şefkatle iyilik etmek, onu korumak ve annenin çocuğunu içinde esirgeyip büyüttüğü organ (rahim) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "Sükût, Dinleme ve Rahmet" kurgusuyla kapanmasını muazzam bir "Ahlaki Teslimiyet ve İnayet Felsefesi" olarak tahlil eder. Müşrikler (veya kibirli akıllar) Kuran okunduğunda, o sesi bastırmak için gürültü yapıyor (lağv), itiraz ediyor ve kendi hevalarını konuşturuyorlardı. Kuran ise o kibri yıkarak; insanın Kâinatın Yaratıcısı'nın sözü karşısında yapabileceği en erdemli eylemin "kendi cehaletini ve sesini sıfırlayarak, o mutlak sese kulak vermek" olduğunu ilan eder. İnsanoğlu ilahi kelama karşı "susarak" teslim olduğunda, Allah'ın o devasa şefkati ve koruyuculuğu (rahmet) o insanı bütünüyle kuşatır. Rahmet, konuşan kibre değil, hakikati dinleyen o "saygılı sükûta" iner.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X