Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 202. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 202. Ayet

    وَاِخْوَانُهُمْ يَمُدُّونَهُمْ فِي الْغَيِّ ثُمَّ لَا يُقْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iḣvânuhum yemuddûnehum fî-lġayyi śümme lâ yuksirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şeytan dostları (müşrikler) onları azgınlığa sürükler. Sonra ellerinden geleni artlarına komazlar.

      Şeytan dostları (müşrikler) onları azgınlığa sürükler. Sonra ellerinden geleni artlarına komazlar. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Dostları, yani kafirlerin dostları olan şeytanlar. Onları azgınlığa sürükler. Dediler ki: Şirke ve günaha. Sonra ellerinden geleni artlarına komazlar. Yani bunu bitirmezler ve takva sahiplerinin bunu görmesi gibi görmezler. Dostları anlamındaki sözcüğün şu manaya gelmesi de mümkündür: Yani takva sahiplerinin arkadaşları. Bunlar insanlar arasından onların şeytanlarıdır; onları kendi dinlerine çağırmaktadırlar. Fakat onlar, davetlerine karşılık vermemekte ve bunlara uymamaktadırlar. Zira her müminin, insanlardan ve cinlerden şeytanının olması mümkündür. Tıpkı "böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık" mealindeki ilahi beyan gibi. Cinlerden olan şeytanlar bunları çağırmışlar, bunlar da düşünmüşler ve karşılık vermemişlerdir. Sonra insanlardan olan şeytanlar da çağırmış, bunlar yine karşılık vermemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İhvânühüm (وَإِخْوَانُهُمْ)

        Tekili "eh" (kardeş) olan kelimenin etimolojik kökü hemze-hı-vav harflerine dayanır. "Ve onların (şeytanların) kardeşleri, yoldaşları." (Hüm zamiriyle tamlamadır). Cümlenin mübtedasıdır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının aynı anne-babadan doğan, aynı soydan gelen kişi veya inanç, eylem ve yol arkadaşlığında (yoldaşlıkta) bütünüyle birleşen ve birbirinden kopmayan kimseler olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, şeytanların "kardeşleri" tabirinin Kuran'da sıradan bir metafor olmadığını; inatla gerçeğe sırt çeviren ve küstahlaşan (cahil/kâfir) insanların, artık şeytanla "aynı ontolojik yörüngeye" girdiklerini, aynı ahlaki çukuru ve eylem ortaklığını paylaştıklarını (zihinsel bir kardeşlik) gösterdiğini açıklar.

        Yemüddûnehüm (يَمُدُّونَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü mim-dal-dal harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiili ve "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. "Onları sürüklerler, sürekli uzatıp desteklerler, çekerler."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kendi doğasından daha fazla ileriye doğru uzatmak, sündürmek, sürekli destek vererek uzamasını/büyümesini sağlamak ve çekmek olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu "yemüddûne" fiilini muazzam bir "Psikolojik Çöküş ve Teolojik Sarkıt" ekseninde okur. Şeytanlar, bir önceki ayette takva sahiplerine sadece "dışarıdan" anlık dokunabiliyorlardı (mess) ve o takva sahipleri hemen uyanıyordu. Ancak bu ayette bahsedilen "şeytanın yoldaşlarına" (inkârcılara) şeytanın müdahalesi anlık bir dokunuş değil; onları günahın, öfkenin ve kibrin içine doğru aralıksız bir şekilde çekmek, sündürmek ve o bataklıkta uzatıp desteklemek (medd) şeklindedir. İradesini şeytana teslim eden kişi, artık o "uzayan çekim kuvvetinin" esiridir.

        Fîl Ğayyi (فِي الْغَيِّ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğayn-ye-ye harflerine dayanır. Başındaki "fî" içinde (zarf) bildirir. "Sapkınlığın, aşırılığın, körü körüne inatlaşmanın ve taşkınlığın içine (doğru)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir inancı (veya doğru yolu) bilerek terk etmek, rotadan sapıp hedefsizce gitmek, rüşdün (olgunluğun/doğruluğun) ve hidayetin mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran ahlakında "ğayy" kavramının sıradan bir bilgisizlik olmadığını; aklın (rüşdün) kontrolü kaybedip insanın kendi kibrinin, ihtiraslarının ve cehaletinin sarhoşluğu içinde "kasti bir hezeyana ve aşırılığa" (taşkınlığa) sürüklenmesi olduğunu tahlil eder.

        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada eylemler arasında zaman veya durum açısından kopukluk (veya pekiştirme) bildiren atıf (bağlaç) edatıdır. "Sonra, üstelik, bununla da kalmayıp."

        Lâ Yuksırûn (لَا يُقْصِرُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü kaf-sad-ra harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. İf'al babında üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı sapkınlık sarmalının mutlak kapanış kelimesidir. "Hiç geri durmazlar, asla pes etmezler, ara vermezler, (saldırılarını) kısa kesmezler."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının uzunluğun (tûl) veya devamlılığın mutlak zıddı olması, bir şeyin bitmesi, kısa kalması veya bir eylemi yapabilecekken ondan bilerek geri çekilmek (kusur/vazgeçmek) olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu "Sümme lâ yuksırûn" (Sonra da hiç geri durmazlar) kapanışını muazzam bir "Kötülüğün Kesintisiz Anatomisi ve İrade İflası" olarak derinlemesine okur. Takva sahibi bir insan, dürtü geldiğinde hemen uyanır ve o yanlış düşünceyi (dürtüyü) yarıda kesip atar (kısaltır). Oysa şeytanla kardeş (yoldaş) olmuş o müşrik ve barbar akıl (cahiller); şeytan tarafından o cehalet (ğayy) bataklığına doğru çekilirken, iradelerini kullanıp "Yeter artık, nerede duracağımızı bilelim" diyerek o gidişi asla kesemezler (lâ yuksırûn). Şeytan kışkırtmaya ara vermez (kısaltmaz), o yoldaşlar (insanlar) da o kibre esir oldukları için o sapkınlıktan (ğayydan) geri duramazlar. Ayet, kötülüğün bir kez içselleştirildiğinde aklı nasıl "frensiz" bıraktığını kâinata sarsılmaz bir yasa olarak ilan eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X