اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا اِذَا مَسَّهُمْ طَٓائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَاِذَا هُمْ مُبْصِرُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 201. Ayet
Daralt
X
-
Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler.
Takva sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda. "Tayfun mine'ş-şeytan" (طيف من الشيطان) da denilmiştir. "Tayfun" (طيف) şeklinde okuyan, bunun "el-lemme" (اللمة) içten gelen bir sıkıntı demek olduğunu söylemiştir. Yine denildi ki; kalbe gelen ve seni aldatan şeydir. Dedi ki; "taif" (طائف) "tavaf" (طواف) kökünden türemiştir. Yine denildi ki; "et-tayf" (الطيف) vesvese demektir. Denildi ki; "et-tayf" (الطيف) sana şeytandan gelen şeydir. Denildi ki; "et-taif" (الطائف) ve "et-tayf" (الطيف) kelimeleri aynıdır. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: İçlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fıkir doğduğunda. Yani bir günah işlediklerinde, O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler. Diyor ki; günahlarını düşünürler ve bunlardan tövbe ederler. Aynı şekilde o, "eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse" ilahi beyanı hakkında "bu işlemiş olduğu en asgari günahtır" demiştir.
Takva sahipleri içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda. Takva sahipleri beyanı şeytanın tuzaklarından sakınanlar anlamına gelebilir. Onların başına bu türden bir şey geldiğinde bunu düşünürler ve bunun şeytandan olduğunu bilirler. Hemen gerçeği görürler. Yani bunun şeytandan olduğu gerçeğini görürler. Yahut şöyle denilir: Yani onlar basiret ehlidirler; sakınmaları dolayısıyla bunun şeytandan olduğu gerçeğini görürler. Takva sahipleri mealindeki beyan şu anlama gelebilir: Şeytanın vesveselerine maruz kaldıklarında günahlardan sakınanlar, bunu düşünürler. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Takva sahipleri, yani şirkten sakınanlar. Fakat her şirkten sakınan kimse belirtilen gibi değildir.
Takva sahipleri içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda onu düşünürler. Bu beyan çeşitli anlamlara muhtemeldir. Birincisi, onların başına böyle bir şey geldiğinde kendi yaptıklarından kaçınırlar. Tıpkı "onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler" mealindeki ilahi beyan gibi. ikincisi, vesveselerini giderme yollarını düşünürler. Üçüncüsü, düşünürler, yani O'na sığınırlar; nitekim onlara şeytanın dürtmesi sırasında Allah'a sığınmayı emretmiştir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Arapçada cümlenin anlamına sarsılmaz bir kesinlik ve şüphe götürmez bir vurgu katan tekit (pekiştirme) edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak, hiç kuşkusuz."
Ellezîne (الَّذِينَ)
Arapçada "O kimseler ki, onlar ki" anlamına gelen çoğul ism-i mevsuldür (ilgi zamiridir).
İttekav (اتَّقَوْا)
Kelimenin etimolojik kökü vav-kaf-ye harflerine dayanır. İfti'al babında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Takva sahibi oldular, sakındılar, korundular."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın kendisiyle kendisine zarar verecek şey (azap/tehlike) arasına bir kalkan, bir engel koyması ve kendini güvenceye alması (zırhlanması) olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak felsefesinde "takva" kavramını muazzam bir "Etik Savunma Zırhı" olarak derinlemesine tahlil eder. Takva, sadece soyut bir "Tanrı korkusu" (fear of God) değildir; yeryüzündeki ahlaki kirlenmelere, günahlara ve şeytani dürtülere karşı insanın kendi fıtratını sarsılmaz bir şuurla "korumaya alması", iradesini çelikleştirmesidir. İttekav (sakınanlar), bu ahlaki zırhı sürekli kuşanmış olan şuurlu müminlerdir.
İzâ (إِذَا)
Arapçada "ne zaman ki, -dığı zaman, olduğunda" anlamlarına gelen, gelecekte kesin olarak vuku bulacak veya fıtri olarak tekrar eden eylemleri bağlayan zaman zarfı ve şart edatıdır.
Messehüm (مَسَّهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü mim-sin-sin harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ve "hüm" (onlara) nesne zamirinin birleşimidir. "Onlara dokunduğu (zaman), hafifçe temas ettiği (vakit)."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki nesnenin birbirine değmesi, aralarında boşluk kalmadan yüzeysel bir temas yaşanması olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki "mess" (dokunma) fiilinin kullanılmasını muazzam bir "Psikolojik Zırh ve Sınır" olarak okur. Şeytan, takva sahiplerinin (ahlaki bir zırh kuşananların) kalplerinin derinliklerine, ruhlarının merkezine nüfuz edemez (oraya yerleşemez veya onları bütünüyle işgal edemez). Onun yapabileceği tek şey; o sarsılmaz takva zırhının dış yüzeyine dışarıdan anlık ve zayıf bir şekilde "dokunmak, sürtünmek" (mess) ve oradan bir anlık bir ürperti/dürtü vermektir. Şeytanın müdahalesi, merkeze değil daima yüzeye (kabuğa) yapılan bir sızma girişimidir.
Tâifün (طَائِفٌ)
Kelimenin etimolojik kökü tı-vav-fe harflerine dayanır. İsm-i fâil formundadır ve "mess" eyleminin öznesidir (fâilidir). "Dolaşan bir şey, etrafında dönüp duran bir vesvese, (geceleyin) dolaşan bir hayalet/dürtü."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin (mesela Kabe'nin) etrafında bir yörünge çizerek dönmek, çevresinde dolanmak ve merkeze girmeden dış çemberde hareket etmek (tavaf) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tâif" kavramının; insanın içine tam olarak giremeyen, ancak onun aklını çelmek ve zayıf bir anını yakalamak için zihninin etrafında sürekli dönüp duran, fırsat kollayan o karanlık ve sinsi düşünce (vesvese/dürtü) olduğunu açıklar. Şeytan, takva kalesine giremediği için kalenin etrafında turlayan (tâif) bir düşmandır.
Mineş Şeytâni (مِنَ الشَّيْطَانِ)
Kelimenin etimolojik kökü şın-tı-nun (veya şın-ye-tı) harflerine dayanır. Başındaki "min" (den/dan) harf-i ceri, o etrafta dolanan dürtünün (tâifin) kaynağını bildirir. "Şeytandan (gelen), o uzaklaştırılmış kaynaktan."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının haktan ve merhametten bütünüyle uzaklaşmak (şatane) veya öfkesinden dolayı yanıp kavrulmak (şâta) olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisinde Arapçadaki "Şeytân" kelimesinin Aramice/Süryanice "Sâṭânâ" ve Habeşçe (Ge'ez) "Śayṭān" kelimelerine dayandığını; "muhalif güç, asıl düşman" anlamına geldiğini tespit eder.
Tezekkerû (تَذَكَّرُوا)
Kelimenin etimolojik kökü zel-kef-ra harflerine dayanır. Tefa'ul babında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Şartın ilk cevabıdır. "Hemen hatırladılar, tefekkür edip silkelendiler, şuur kazandılar."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir bilgiyi zihinde korumak, anmak, unutkanlığın (nisyanın) mutlak zıddı olarak gerçeği hafızada canlı tutmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin Kuran'da sıradan bir anımsama olmadığını; insanın şeytani bir gaflete (uykuya/dürtüye) dalar gibi olduğunda, derhal asıl ilahi ahdini ve ahlaki sorumluluklarını "şiddetle aklına getirerek" (tefa'ul babının zorlamasıyla) içsel bir uyanış yaşaması olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "tezekkerû" eylemini muazzam bir "İçsel Murakabe ve Teolojik Uyanış" olarak tahlil eder. Takva sahipleri günah işlemeyen robotlar (veya melekler) değildir; onlara da şeytanın dürtüsü/vesvesesi dokunabilir (mess). Kuran'ın onlara "takva sahibi" (erdemli) demesinin sebebi dürtüye hiç maruz kalmamaları değil; o dürtü zihinlerine girdiği o ilk milisaniyede, kibre veya bahanelere sığınmadan derhal "Allah'ı, ahireti ve kendi zaaflarını hatırlayıp" (tezekkür) iradelerinin frenine basabilme şuuruna sahip olmalarıdır. Düşmek değil, düştüğü an gerçeği hatırlamak takvanın kendisidir.
Fe İzâ (فَإِذَا)
Arapçada "fe" (bunun üzerine, hemen akabinde) bağlacı ile "bir de bakarsın ki, aniden" anlamına gelen sürpriz/farkındalık edatı olan "izâ-i fücâiyye"nin birleşimidir. Hatırlama eyleminin sonucunda ortaya çıkan o ani şok ve aydınlanma anını (epifaniyi) bağlar.
Angelika Neuwirth, bu geçiş edatını (fe izâ) Kuran'ın muazzam edebi anlatımında bir "Perspektif Sıçraması" (sudden realization) olarak okur. Dürtü karanlıktır, hatırlama şimşektir; "fe izâ" ise o şimşeğin çakmasıyla aniden her şeyin görünür hale geldiği o ani şok ve uyanış anıdır.
Hüm (هُمْ)
Üçüncü çoğul şahıs (onlar) munfasıl zamiridir. "İşte onlar, bizzat kendileri."
Mubsırûn (مُبْصِرُونَ)
Tekili "mubsır" olan kelimenin etimolojik kökü be-sad-ra harflerine dayanır. İf'al babında ism-i fâil çoğuludur. Ayetin ve o sarsıcı ahlaki silkinişin mutlak kapanış kelimesidir. "Görenlerdir, gerçeği bütün çıplaklığıyla fark edenlerdir, basiret sahipleridir."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi aydınlıkta şüpheye mahal bırakmayacak şekilde net olarak algılamak, kesin şuur ve körlüğün/karanlığın mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "Fe izâ hüm mubsırûn" (Bir de bakarsın ki onlar gerçeği gören kimselerdir) kapanışını muazzam bir "Psikolojik Aydınlanma (Epistemoloji) ve Şirkten Kurtuluş" felsefesi olarak derinlemesine tahlil eder. Şeytanın o sinsi dürtüsü (tâif) zihne dokunduğunda (mess), insanı geçici bir süreliğine "kör" eder; öfke, şehvet veya kibir aklın gözünü bağlar. Ancak o takva sahipleri Allah'ı hatırlayıp (tezekkür) sarsıldıklarında, o gaflet perdesi aniden yırtılır. Gözleri açılır (mubsırûn) ve az önce kendilerini uçuruma sürüklemekte olan o kışkırtmanın ne kadar çirkin, ne kadar boş ve şeytani bir tuzak olduğunu bütün netliğiyle (basiretle) "görürler". Ayet; günahı geçici bir körlük (ama), takvayı ve hatırlamayı ise o karanlığı parçalayan mutlak bir "görme eylemi" (basiret/ışık) olarak mühürleyerek, ahlakı varoluşsal bir vizyon meselesi olarak kâinata ilan eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla