Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 200. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 200. Ayet

    وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-immâ yenzeġanneke mine-şşeytâni nezġun feste’iż bi(A)llâh(i)(c) innehu semî’un ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah'a sığın! Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.

      Eğer şeytandan bir fitlerne seni dürtüklerse. Bazı müfessirler şöyle demiştir: "Nezğa" (نزغة), yani dürtme, masıyet türünden fiillerin en asgarisidir. İbn Abbas (r.a.) da onu böyle tefsir etmiştir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Bir günah işlediğinde hemen Allah'a sığın! Eğer ayet bu manadaysa bunu yasaklamak anlamına gelir. Yine bu, Cenab-ı Hakk'ın Resulullah'a diğer hitapları gibidir. Tıpkı şu ilahi beyanlar gibi: "Sakın müşriklerden olma!"; "Sakın cahillerden olma!"; "Sakın şüpheye düşenlerden olma". Cenab-ı Hak, onun şüpheye düşmeyeceğini, cahillerden olmayacağını ve başkasını ortak koşmayacağını biliyorsa da böyle buyurmuştur. Cenab-ı Hakk'ın eğer şeytandan bir fitlerne seni dürtüklerse mealindeki beyanla ona hitap etmesi de buna göredir. Eğer belirtilen durum işlediği en küçük günahlardansa bu, Resulullah'ın (s.a.), ümmetine böyle bir şey başlarına geldiğinde nasıl davranacaklarını öğretmesi anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Eğer şeytandan bir fitlerne seni dürtüklerse. Yani seni küçük görürse. Bir şeyi bozduğunda "nezeğa şey'en" (نزغ شيئا) denilir. Ebu Avsece şöyle demiştir: "Nezğ" (النزغ) bozmak için kışkırtmak demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Eğer şeytandan bir fıtleme seni dürtüklerse. Yani şeytan sana vesvese verirse, hemen Allah'a sığın!

      Allah'a sığınmada (istiaze) iki yön vardır. Bunlardan biri şudur: Cenab-ı Hak, şeytan ona vesvese verdiğinde Allalı'a sığınmasını emretmiştir. Bu durum, şeytanın ona verdiği vesveseyi gidermekten ve uzak tutmaktan onu aciz gördüğünden dolayıdır ve bunu ondan giderenin ve uzak tutanın Cenab-ı Hak olmasından dolayı böyle emretmiştir. Halil [b. Ahmed] şöyle demiştir: "Euzü billah" (أعوذ بالله), yani yüce Allah'a sığınırım. Aynı şekilde "esteİzü billalı" (أستعيذ بالله) ve "meazallah" (معاذ الله) sözcüklerinin anlamı "Allalı'a sığınırım" şeklindedir. "İaze" (الإعاذة), "te'avvuz" (التعوذ) ve "ta'vİz" (التعويذ) kelimeleri bu köktendir. Diğerleri şöyle demiştir: Allah'a sığınırım, yani Allah'tan sakınırım. Denildi ki: "Euzü billalı" (أعوذ بالله), yani Allah'a sığınıp korunurum. İkinci olarak denildi ki: Allah'a sığınmak (istiaze), şeytandan maruz kaldığı vesveseleri giderme konusunda yüce Allah'tan yardım talep etmektir (istiğase). Bu anlamların hepsi birbirine yakındır.

      Sonra, onların düşmanını kendi türlerinin dışında yapmasının -ki düşmanlarını görmemektedirler, düşmanları ise onları görmektedir- hikmeti iki açıdandır. Birincisi, devamlı bir şekilde müteyakkız bulunmaları ve dikkatli davranmaları, ondan gafıl olmamaları içindir. İkincisi, devamlı bir şekilde yüce Allah'a sığınma, O'na yalvarma ve niyaz halinde olmaları içindir. Bu durum, onları koruyanın, şeytanın şerrinden ve vesveselerinden onları uzak tutanın Allah olmasından dolayıdır.

      Cenab-ı Hakk'ın, şeytanın insanı dürtüklemesi durumunda Allah'a sığınmayı emretmesinde Mutezile'ye yönelik bir red vardır. Çünkü onlar diyorlar ki: Allah onlara şeytanın dürtüklemelerini ve vesveselerini giderecek her imkanı vermiştir; ta ki kendi katında onu koruyacak bir imkan kalmamıştır. Onların görüşüne göre koruma talebi, nimeti gizleyip nankörlük etmek veya saçmalamak anlamına gelir. Nimeti gizlerneye gelince, çünkü söz konusu kimsede bu varsa, aynısını talep etmek onu gizlemek anlamına gelir. Bunda ise nimete karşı nankörlük vardır. Saçma konuşmaya gelince, çünkü bu, Allah'ta bulunmadığını bildiği bir şeyi O'ndan isternek anlamına gelir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İmmâ (وَإِمَّا)

        Arapçada "ve" bağlacı ile "in" (eğer) şart edatı ve bu şartı şiddetle pekiştiren zaide "mâ" harfinin birleşimidir. İdgam kuralıyla "immâ" şeklinde okunur. "Ve eğer ki, şayet bir gün."

        Yenzeğanneke (يَنْزَغَنَّكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü nun-ze-ğayn harflerine dayanır. Muzari (geniş/şimdiki zaman) üçüncü tekil şahıs fiili, sonundaki tekit/pekiştirme nunu (nun-ı müşeddede) ve "ke" (sana) muhatap zamiriyle birleşmiştir. "Seni şiddetle dürterse, seni kışkırtırsa, içine bir fitne sokarsa."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki kişinin (veya durumun) arasına girip bozgunculuk yapmak, fesat çıkarmak, iğnelemek ve insanı kasten öfkelendirerek saldırmaya kışkırtmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nezğ" eyleminin Kuran'da sıradan bir düşünce olmadığını; şeytanın, insanın zaaflarından (özellikle öfke ve kibrinden) faydalanarak onun psikolojik dengesini sinsi ve gizli bir "dürtüyle" bozması, aklı devreden çıkarıp güdüleri ateşlemesi olduğunu açıklar.

        Mineş Şeytâni (مِنَ الشَّيْطَانِ)

        Kelimenin etimolojik kökü şın-tı-nun veya şın-ye-tı harflerine dayanır. Başındaki "min" (den/dan) harf-i ceri dürtünün kaynağını gösterir. "Şeytandan, o uzaklaştırılmış olandan."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının haktan ve merhametten bütünüyle uzaklaşmak (şatane) veya öfkesinden dolayı yanıp kavrulmak (şâta) olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini inceler ve Arapçadaki "Şeytân" kelimesinin, Aramice/Süryanice "Sâṭânâ" ve Habeşçe (Ge'ez) "Śayṭān" kelimelerine dayandığını; "iftiracı, asıl düşman ve muhalif güç" anlamına geldiğini tespit eder.

        Nezğun (نَزْغٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü nun-ze-ğayn harflerine dayanır. Cümlenin fâilidir (öznesidir) ve nekra (belirsiz) formdadır. "Herhangi bir dürtü, küçücük bir vesvese, bir fısıltı."

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu "yenzeğanneke / nezğun" (bir dürtü dürterse) tekrarını muazzam bir "Psikolojik Savunma Mekanizması" olarak okur. Bir önceki ayette peygambere "cahillerden yüz çevir" (affı kuşan) denilmişti. Ancak insan ne kadar erdemli olursa olsun, cahillerin o barbarca taşkınlığı karşısında anlık bir öfkeye, tahammülsüzlüğe veya onlara kendi silahlarıyla karşılık verme (intikam) arzusuna kapılabilir. İşte bu anlık öfke patlaması ve ahlaki seviyeyi düşürme hevesi, Kuran'da şeytani bir "nezğ" (kışkırtıcı dürtü) olarak tanımlanır. Kötülüğe kötülükle cevap verme arzusu fıtri değil, ontolojik olarak şeytanidir.

        Festeız (فَاسْتَعِذْ)

        Kelimenin etimolojik kökü ayn-vav-zel harflerine dayanır. Başındaki "fe" takibiye ve eylemin hızını bildiren sonuç bağlacıdır. İstif'âl babında ikinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. "Hemen sığın, derhal koruma talep et."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının tehlikeli bir durumdan kaçarak sarsılmaz bir yere yapışmak, iltica etmek, bir kaleye (veya koruyucuya) girip kendini sağlama almak (avz) olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu "festeız" (hemen sığın) emrinin başındaki "fe" harfinin psikolojik şiddetini ve hızını tahlil eder. Şeytanın dürtüsü (öfke veya intikam hissi) zihne düştüğü an, onunla pazarlık yapılmaz, o his üzerinde kafa yorulmaz veya ona fırsat tanınmaz. "Fe" harfi, o kışkırtmanın geldiği "ilk milisaniyede" insanın kendi zayıflığını fark edip, mutlak bir refleksle en Yüce Otorite'nin (Allah'ın) zırhının altına kaçmasını emreder. Gecikmek, dürtünün kalbi esir almasına neden olur.

        Billâhi (بِاللَّهِ)

        "Allah'a." (Bâ harf-i ceri ve lafzatullah). İltica edilecek, sığınılacak yegâne ve sarsılmaz kaledir.

        İnnehû (إِنَّهُ)

        Arapçada pekiştirme (tekit) edatı olan "inne" ve O'na (Allah'a) dönen "hû" zamiri. "Şüphesiz ki O." Sığınma (istiaze) eyleminin neden sadece O'na yapılması gerektiğinin felsefi gerekçesini başlatır.

        Semîun (سَمِيعٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü sin-mim-ayn harflerine dayanır. Mübalağa sîgasında ism-i fâildir. "Hakkıyla işitendir, o fısıltıyı ve duayı en ince detayına kadar duyandır."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sesi idrak etmek, yakarışa kulak vermek ve icabet etmek olduğunu belirtir.

        Alîm (عَلِيمٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü ayn-lam-mim harflerine dayanır. Mübalağa sîgasında ism-i fâildir. Ayetin mutlak kapanış kelimesidir. "Hakkıyla bilendir, her şeyin içyüzüne ve aslına mutlak surette vâkıf olandır."

        İbn Fâris, bu kökün bir şeyin hakikatini bütünüyle idrak etmek ve nesneye (veya niyete) en kesin/şüphesiz haliyle nüfuz etmek olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, ayetin "Semîun Alîm" (O işitendir, bilendir) şeklindeki teolojik isimlerle kapanmasını, Kuran'ın "Etik Psikolojisi ve İçsel Murakabe" bağlamında inceler. İnsanın içindeki o sinsi dürtüyü (nezğ), kibri, öfkeyi veya vesveseyi dışarıdan hiçbir beşer göremez ve işitemez. İnsan o dürtüyle (karanlıkla) baş başa kaldığında sığınabileceği yegâne güç; insanın dudaklarından dökülmeyen o sessiz imdat çağrısını bile en yüksek frekansta "işiten" (semî') ve insanın hücrelerindeki o şeytani kışkırtmanın kimyasını, aynı zamanda insanın o dürtüye direnen niyetinin safiyetini en ince ayrıntısına kadar "bilen" (alîm) bir Yaratıcı'nın varlığıdır. Bu iki isim, ahlaki bir kriz (öfke/cehalet) anında insanı dağılmaktan ve barbarlaşmaktan kurtaran devasa bir psikolojik ve teolojik zırhtır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X