Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 198. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 198. Ayet

    وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَسْمَعُواۜ وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in ted’ûhum ilâ-lhudâ lâ yesme’û(s) veterâhum yenzurûne ileyke vehum lâ yubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onları hidayete çağırsanız sizi duymazlar, sana bakıyorlar zannedersin, oysa görmezler.

      Cenab-ı Hak, şu ilahi beyanla, herhangi bir zararı gideremeyen ve herhangi bir menfaati sağlayamayan putlara tapmaları dolayısıyla onların bilgisizliklerini bildirmiştir: Onları hidayete çağırsamz sizi duymazlar, sana bakıyorlar zannedersin, oysa hidayeti görmezler. Bu, iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Cenab-ı Hak, onları çağırsamz mealindeki beyanla müminlere hitap etmiştir. Yani eğer siz Mekkeliler'i hidayete davet ederseniz, sizi duymazlar. Yani karşılık vermezler. Sana bakıyorlar zannedersin, oysa görmezler. Yani bundan yararlanmazlar. Veya aşırı inatları sebebiyle görmezler. Şöyle diyor olması da mümkündür: Taptığınız putları hidayete davet etseniz, sizi duymazlar. Yani karşılık vermezler, karşılık vermeye de güç yetiremezler. Sizi duymazlar mealindeki beyanın, hakikat anlamında işitme olması da mümkündür. "Sana bakıyorlar zannedersin" mealindeki beyanın da temsil konumunda olması mümkündür. Yani sanki sana bakıyorlar, oysa gerçekte görmezler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İn (وَإِنْ)

        Arapçada "ve" bağlacı ile "eğer, şayet" anlamına gelen şart edatı "in" kelimesinin birleşimidir. Kurgusal bir teolojik testi ve muazzam bir iletişim çabası senaryosunu başlatır.

        Ted'ûhüm (تَدْعُوهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü dal-ayn-vav harflerine dayanır. Şart edatından dolayı sonundaki nun harfi düşmüş (meczum), ikinci çoğul şahıs (siz) muzari fiili ve "hüm" (onları) zamirinin birleşimidir. "Onları çağırırsanız, o heykelleri veya sahte tanrıları (doğru yola) davet ederseniz."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini çağırmak, seslenmek, ona yönelerek bir talepte bulunmak veya onu bir hedefe yüksek sesle davet etmek (dua/çağrı) olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, putperestlerin ritüellerindeki davet ve çağrı (yakarış) mantığını din sosyolojisi açısından inceler. Kuran, burada sarsıcı ve ironik bir yer değiştirme yapar; normalde müşrikler bir menfaat için putları yardıma çağırırken, burada Müslümanlara (veya aklıselim sahiplerine) hitaben "Siz o putları doğru yola (hidayete) çağırsanız bile" denilerek, tapılan o nesnelerin bırakın evreni kurtarmayı, kendilerine sunulan ahlaki bir irşada bile tepki veremeyecek kadar pasif oldukları yüzlerine vurulur.

        İlel (إِلَى)

        Arapçada yönelme ve hedef bildiren harf-i cerdir. "E/a doğru."

        Hüdâ (الْهُدَىٰ)

        Kelimenin etimolojik kökü he-dal-ye harflerine dayanır. "Hidayete, doğru yola, aydınlığa."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının karanlıkta hedefi işaret ederek kılavuzluk yapmak, sapkınlığın zıddı olan doğru rotayı göstermek ve öncülük etmek olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın hidayet kavramını ahlaki ve ontolojik bir aydınlanma süreci olarak okur. Putların (veya cansız heykellerin) hidayete (doğru yola) icabet etmesi imkânsızdır; çünkü hidayet sadece fiziksel bir yön bulma değil; akıl, irade ve ahlaki bir içsel uyanış (şuur) gerektirir. Şuuru ve aklı olmayanın hidayeti (doğrusu veya yanlışı) da olmaz.

        Lâ Yesmeû (لَا يَسْمَعُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü sin-mim-ayn harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. Şartın cevabı olarak cezimli (meczum) üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "Asla işitmezler, duymazlar, kulak veremezler."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sesi algılamak, kulağa gelen frekansı idrak etmek ve duyulan söze itaat/tepki ile icabet etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eyleminin Kuran'da sadece kulak zarına sesin fiziksel olarak çarpması olmadığını, söylenen kelamın manasının kavranması ve içselleştirilmesi olduğunu açıklar. Putların ise bırakın manayı kavramayı, biyolojik olarak sese muhatap olacak en ufak bir donanımları bile yoktur. Onlar taştan yontulmuş "mutlak sağır" nesnelerdir.

        Ve Terâhüm (وَتَرَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü ra-hemze-ye harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İkinci tekil şahıs (sen) muzari fiili ve "hüm" (onları) zamirinin birleşimidir. "Ve sen onları görürsün, onlara dışarıdan bakarsın."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gözle bir nesneyi algılamak, formunu süzmek veya akılla bir tespitte bulunmak (rü'yet) olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "sen onları görürsün" (terâhüm) ifadesini muazzam bir "Psikolojik Yanılsama ve Putperest Estetiği" olarak tahlil eder. İnsan, tapınağa (veya sunağa) girdiğinde karşısındaki o devasa heykellere bakar. O heykeller o kadar ustaca yontulmuş, üzerlerindeki süslemelere öylesine "canlı" ve haşmetli bir form verilmiştir ki; dışarıdan (zahiren) onlara bakan kişi o donuk nesneleri adeta canlı, uyanık ve kendisini süzüyor zanneder. Kuran, sanatın ve estetiğin dinleştiği yerdeki o tehlikeli ve ezici görsel illüzyonu (terâhüm) ifşa eder.

        Yenzurûne (يَنْظُرُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü nun-zı-ra harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "Bakıyorlar, gözlerini dikmiş duruyorlar."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gözle görmek, bir noktaya odaklanmak ve bir şeyin yüzeyine kilitlenmek olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ pagan anatomi sanatında bu kelimenin (nazar) kullanımını derinlemesine okur. Kuran "Sana doğru baktıklarını görürsün" diyerek antik heykeltıraşların o kusursuz taş işçiliğine (idol-making) sarsıcı bir atıf yapar. O putların yüzlerine çok keskin, iri ve derin oyulmuş "bakışlar" (nazar) kazınmıştır. Tapınaktaki ateş veya ışık yüzlerine vurduğunda, insan o yontulmuş göz bebeklerinin doğrudan kendi üzerine dikildiğini (yenzurûne) zanneder. Bu, sadece estetik bir yansıma iken, müşrik aklında teolojik bir dehşete ve saygıya dönüşür.

        İleyke (إِلَيْكَ)

        Arapçada "ilâ" yönelme harfi ve "ke" (sana) muhatap zamirinin birleşimidir. "Sana doğru, bizzat senin üzerine."

        Ve Hüm (وَهُمْ)

        Arapçada hal (durum) bildiren "ve" bağlacı ile "onlar" zamirinin birleşimidir. "Halbuki onların bizzat kendileri, oysa gerçekte onlar." Cümlenin dış görünüşünden (o görkemli görsel illüzyondan) nesnenin asıl ontolojik gerçeğine (içine) sert bir felsefi geçiş köprüsü kurar.

        Lâ Yübsırûn (لَا يُبْصِرُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü be-sad-ra harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. İf'al babında, üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı putperest şizofrenisinin mutlak kapanış kelimesidir. "Hiçbir şekilde göremezler, idrak edemezler, görme yetisinden (ve şuurdan) yoksundurlar."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi aydınlıkta şüpheye mahal bırakmayacak şekilde net olarak algılamak, kesin bir şuura sahip olmak ve körlüğün/cansızlığın mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "basar / basiret" kavramının sadece taşa kazınmış şekilsel (fiziksel) bir göz çizimi (nazar) olmadığını; nesneyi algılayan, onu iç dünyasında işleyen, tanıyan ve gerçeği kavrayan "aktif bir görme ve hayat" eylemi olduğunu açıklar. Putların yüzünde iri gözler (nazar) yontulmuştur ama o donuk taşın içinde zerre kadar "basar" (gerçek bir algı/görme) yoktur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "Sana baktıklarını sanırsın ama onlar aslında görmezler" kurgusunu muazzam bir "Kör İdole Tapınmanın Felsefesi" olarak derinlemesine tahlil eder. Kuran, şirkin sadece Allah'a karşı işlenmiş soyut bir iftira olmadığını, aynı zamanda insan psikolojisinin kendi ürettiği bir yalana esir olması (varoluşsal bir hezeyan) olduğunu deşifre eder. Müşrik (insan), kendi elleriyle cansız bir taşa göz çizer; sonra o yonttuğu taşın karşısına geçip "Tanrı beni süzüyor/görüyor" diyerek o cansız nesnenin bakışlarından korkup ona secde eder. Oysa taş (veya sistem) sabittir (nazar); onun dış dünyayı algılaması, sevmesi veya kızması (yübsırûn) ontolojik olarak sıfırdır. İnsanın, içinde zerre kadar şuur ve vizyon (görme) barındırmayan kör bir heykelin (ideolojinin) önünde kendi insanlık haysiyetini titreyerek kurban etmesi; kâinattaki en trajik "körlüktür." Kuran bu ayetle, asıl kör olanların heykeller değil, o görmeyen taşın gözlerine ontolojik bir kudret atfeden "insan aklının" ta kendisi olduğunu tarihe mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X