وَاِنْ تَدْعُوهُمْ اِلَى الْهُدٰى لَا يَتَّبِعُوكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْ اَدَعَوْتُمُوهُمْ اَمْ اَنْتُمْ صَامِتُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 193. Ayet
Daralt
X
-
Onları doğru yola çağırsanız size karşılık vermezler; onları ha çağırmışsınız ha susmuşsunuz, sizin için değişen bir şey olmayacaktır.
Onları doğru yola çağırsanız size karşılık vermezler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birinci muhtemel yorum şudur: Onları çağırsanız. Yani putları. Onları doğru yola. Doğru yolu bulmaları için çağırsanız. Size karşılık vermezler. Yani ne size karşılık verirler ne de doğru yolu bulurlar. İkinci yorum şudur: Onlara yalvarsanız. İhtiyacınız olan bir şey hususunda. Size karşılık vermezler. Bunu yerine getirmezler ve buna güçleri de yetmez. Bu ayette hitabın müslümanlara olması da mümkündür. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Siz onları, yani Mekkeliler'i doğru yola davet etseniz, size uymazlar, yani size karşılık vermezler. Bunun Mekkeliler'e hitap olması da mümkündür. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Taptığınız putları doğru yola çağırsanız, size karşılık vermeye güç yetiremezler. Böylelikle Cenab-ı Hak, nitelediği vasıflarda olan bir varlığa kulluk etmeleri konusunda onların sefihliklerini bildiriyor.
Onları ha davet etmişsiniz ha susmuşsunuz, sizin için değişen bir şey olmayacaktır. Ayetin, Allah'ın ebedi olarak inanmayacaklarını bildiği bir topluluk hakkında olması mümkündür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: "Uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler". Bazı müfessirler şöyle demiştir: Onları çağırsanız. Yani müşrikleri. Doğru yola, size uymazlar. Onlara yalvarsanız dahi değişen bir şey olmayacaktır mealindeki ilahi beyan, bu anlama gelir. Onları çağırsanız dahi değişen bir şey olmayacaktır mealindeki ilahi beyanın putlar hakkında olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve İn (وَإِنْ)
Arapçada "ve" bağlacı ile "eğer, şayet" anlamına gelen şart edatı "in" kelimesinin birleşimidir. Kurgusal bir teolojik testi ve meydan okumayı başlatır.
Ted'ûhüm (تَدْعُوهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü d-a-v (dal-ayn-vav) harflerine dayanır. Şart edatından dolayı sonundaki nun harfi düşmüş (meczum), ikinci çoğul şahıs (siz) muzari fiili ve "hüm" (onları) zamirinin birleşimidir. "Onları çağırırsanız, (o cansız putları) duaya davet ederseniz, onlardan yardım isterseniz."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini çağırmak, seslenmek, yönelmek ve ondan bir talepte bulunmak olduğunu belirtir.
Patricia Crone, müşriklerin putlara (veya heykellere) yönelik bu "dua/çağrı" eylemini din sosyolojisi bağlamında tahlil eder. Geç Antik Çağ paganizminde putlara tapınma, onların doğrudan yaratıcı olduklarına inanılmasından ziyade; göksel Otorite (Allah) ile yeryüzü arasında "aracı, şefaatçi veya komisyoncu" oldukları varsayımıyla yapılırdı. Kuran, putların bu kurgusal "aracı" pozisyonunu; onlara yapılan her türlü ritüel ve çağrının (ted'ûhüm) mutlak bir karşılıksızlıkla boşa düşeceğini ilan ederek felsefi olarak iptal eder.
İlel (إِلَى)
Arapçada yönelme (intihâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir. "E/a doğru."
Hüdâ (الْهُدَىٰ)
Kelimenin etimolojik kökü he-dal-ye harflerine dayanır. "Hidayete, doğru yola, aydınlığa."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının karanlıkta hedefi işaret ederek kılavuzluk yapmak, bir rotayı göstermek ve öncülük etmek olduğunu belirtir.
Lâ Yettebiûküm (لَا يَتَّبِعُوكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü te-be-ayn harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. Şartın cevabı olarak cezimli (meczum) üçüncü çoğul şahıs muzari fiili ve "küm" (size) zamiri. "Size tabi olmazlar, peşinizden gelmezler, çağrınıza uymazlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birinin ayak izini sürmek, arkasından yürümek ve ona boyun eğerek rotasına girmek olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, müşriklerin taptıkları o nesnelerin (putların) ontolojik hiçliğini bu fiil (ittibâ edememek) üzerinden derinlemesine okur. İlah olarak konumlandırılan bir varlığın asgari bir iradesi ve hareket kabiliyeti olmalıdır; oysa o sahte tanrılar o kadar cansız ve acizdir ki, onları doğru yola (hüdâ) çağırsanız bile, yerlerinden kıpırdayıp arkanızdan yürüyecek (yettebiû) fizyolojik, akli ve ruhsal bir donanımdan bütünüyle yoksundurlar. Hareket edemeyenden hidayet beklenmez.
Sevâün (سَوَاءٌ)
Kelimenin etimolojik kökü sin-vav-ye harflerine dayanır. Cümlenin haberi konumundadır. "Eşittir, birdir, fark etmez, denktir."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin birbirine tıpatıp denk olması, aralarında zerre kadar fark kalmaması ve dengelenmiş merkez (orta nokta) olduğunu belirtir.
Aleyküm (عَلَيْكُمْ)
"Sizin üzerinize, sizin açınızdan, size göre." Arapçada "alâ" harf-i ceri ve "küm" (siz) zamiri.
E Deavtümûhüm (أَدَعَوْتُمُوهُمْ)
Arapçada istifham/tesviye (eşitlik) hemzesi "E", d-a-v kökünden gelen geçmiş zaman ikinci çoğul şahıs (siz) fiili "deavtüm" ve "hüm" (onları) nesne zamirinin kaynaşmasıdır (aradaki vav, fonetik kaynaştırma harfidir). "İster onları çağırmış olun, ha onlara yakarmışsınız."
Em (أَمْ)
Arapçada eşitliği (tesviye) bağlayan "yoksa, yahut, veyahut" anlamına gelen atıf edatıdır. İki farklı (zıt) eylemin sonucunun mutlak "sıfır" olduğunu bağlar.
Entüm (أَنْتُمْ)
"Siz." İkinci çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamir.
Sâmitûn (صَامِتُونَ)
Tekili "sâmit" olan kelimenin etimolojik kökü sad-mim-te harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve o sarsıcı putperest ironisinin mutlak kapanış kelimesidir. "Susanlar, sessizliğe bürünenler, hiç konuşmayanlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sükût etmek, sesi bütünüyle kesmek, sessizliğe gömülmek ve dille konuşmanın/beyanın (nutk) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "samt" kavramının Kuran'da sadece fiziksel bir sesin kesilmesi olmadığını; muhatabın (putun) sağırlığına ve şuursuzluğuna karşı, çağıranın (insanın) da eyleminin ne kadar boş ve yankısız olduğunu fark ederek "çaresiz ve utanç verici bir dilsizliğe" bürünmesi durumu olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın edebi polemiklerinde bu "Sâmitûn" (Sessizler) kapanışını muazzam bir "Putperestlik İronisi ve Kelam" olarak inceler. İbrahimî gelenekte Yüce Yaratıcı (Allah) diridir, vahiy gönderir ve muhatabına bizzat kendi kelamıyla (sözüyle) "seslenir". Kuran, müşriklerin taptığı o sahte ilahları ve ritüellerini, Tanrı'nın o canlı kelamına karşı; cansız, dilsiz ve hiçbir karşılığı olmayan ölü bir "sessizlik tapınağına" (sâmitûn) benzeterek devasa bir felsefi kontrast yaratır. Yakarışları o cansız taşlarda kaybolanlar, nihayetinde bizzat kendileri de dilsizleşmişlerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "Onları çağırsanız da, sussanız da sizin için birdir" kapanışını muazzam bir "İletişim İflası ve Ontolojik Yankısızlık" felsefesi olarak tahlil eder. Dua (yakarma), fıtri olarak iki taraflı, şuur gerektiren canlı bir eylemdir. Oysa insanın, kendi elleriyle yonttuğu (veya zihninde kutsallaştırdığı) bir nesneye/ideolojiye yakarması; ontolojik olarak "sağır bir duvara bağırmaktan" farksızdır. Kuran, o müşrik aklın içine düştüğü zavallılığı; "Avazınız çıktığı kadar bağırsanız da, bir köşede bütünüyle sussanız da elde edeceğiniz sonuç aynıdır (sıfırdır)" diyerek mühürler. İnsan, kendi kurguladığı sahte tanrıların karşısında, aslında sadece kendi kibrinin ve cehaletinin o derin "sağır sessizliğine" hapsolmuştur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla