Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 190. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 190. Ayet

    فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمَا صَالِحاً جَعَلَا لَهُ شُرَكَٓاءَ ف۪يمَٓا اٰتٰيهُمَاۚ فَتَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ âtâhumâ sâlihan ce’alâ lehu şurakâe fîmâ âtâhumâ(c) fete’âla(A)llâhu ‘ammâ yuşrikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      189. Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur. Erkek, eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir, onu bir süre taşır; hamileliği ağırlaşınca Rab'leri olan Allah'a şu sözlerle yakarırlar: Andolsun, bize kusursuz bir focuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!

      190. Fakat Allah onlara kusursuz bir focuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir.

      Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur. Erkek, eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir. Müfessirlerin (Ehl-i te'vil) çoğunluğu şöyle demiştir: Bunlar Adem (a.s.) ve Havva'dır; indirildikleri zaman Adem eşiyle cinsel ilişkiye girdi ve eşi hamile kaldı. İblis Havva'ya gelerek ona "Ey Havva! Bu karnındaki nedir?" diye sordu. Havva "Bilmiyorum" dedi. İblis dedi ki: Belki şu hayvanlardan biridir; deve, koyun veya inek. Havva "Bilmiyorum" dedi. İblis ondan yüz çevirdi. Hamileliği ağırlaşınca İblis ona geldi ve "Kendini nasıl buluyorsun?" diye sordu. Havva dedi ki: Senin söylediğin şeyin olmasından korkuyorum. Oturduğum zaman zahmetle kalkabiliyorum. O, Havva'ya şöyle dedi: Ne dersin Allalı'a dua etsen de onu, senin ve Adem gibi insan kılsın. Ona benim ismimi verir misin? Havva "evet" dedi. Bunun üzerine İblis ondan ayrıldı. Havva Adem'e "bana biri geldi ve beni şu durumla korkuttu. Ben onun dediğinin doğru çıkmasından korkuyorum. Böylelikle bu konuda Allah'a dua ettiler. Bunu dile getiren, Rab'leri olan Allah'a şu sözlerle yakanrlar: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, mealindeki ilahi beyandır. Diyor ki: Eğer onu insan kılarsan, kesinlikle şükredenlerden olacağız. Bu, çocuğu doğurmadan önce onların duasıydı. Havva çocuğu doğurunca İblis ona geldi ve dedi ki: Bana vadettiğin gibi ona benim adımı vermeyecek misin? Havva "evet, senin adın ne?" diye sordu. 0, dedi ki: Adım Haris'tir. Bunun üzerine Havva, çocuğa "Abdülharis" adını verdi. Bunu dile getiren ayet ise fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar mealindeki ilahi beyandır. Müfessirler ayeti buna göre yorumlamışlar; Adem ve Havva'ya hamletmişlerdir. Bu, çirkin bir sözdür; Adem ve Havva hakkında söylenmesi çirkindir. Eğer müfessirlerin söyledikleri gerçek olsa, Adem ve Havva çocuklarına onun adını vermiş ve ona nispet etmiş olsalar, bunda bir şirk söz konusu olmaz. Zira böyle bir durumda şirk olmuş olsa, kölelerin insanlara nispet edilmesi, Allah'ın ulılhiyetine şirk koşmak olurdu. Bu ayetin yorumu bize göre onların benimsediği görüşün dışındadır. -Nihai gerçeği bilen Allah'tır ya- ayetin yorumu şöyledir: Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Yani Adem'den. Ondan da eşini yaratan O'dur. Yani Havva'yı. Şöyle ki Cenab-ı Hak bütün erkekleri Adem'den yaratmış; bütün kadınları da Havva'dan yaratmıştır. Tıpkı "size kendi türünüzden eşler yaratması da O'nun kanıtlarındandır" mealindeki ilahi beyan gibi. Cenab-ı Hak eşlerin tümünü eşlerin türünden yaratmış olduğunu bildirmektedir. Eşleri (kadınları) erkeklerin kendisine nispet ettiğine ve kadınlar da erkeklerin türünden yaratıldığına göre sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan O'dur mealindeki ilahi beyan şu anlama gelir: Her karı ve koca birlikte olduklarında ve eş hamile kaldığında, sanki Adem ve Havva andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, kesinlikle şükredenlerden olacağız diye dua etmektedir. Zira bütün çocuklar o ikisinin çocuklarıdır. Dolayısıyla onların salih olması için Allah'a dua etmektedirler. Bunlardan müslüman olanlar onların dualarıyla olmuştur. Bu yoruma göre onların kıyamete kadar doğacak çocuklarına olan duaları gerçekleşir. Çünkü o ikisi baba ve annedir. Anne ve baba çocuklarına iyilik ve hayır dua yaparlar. Ayetin yorumunun buna göre olması mümkündür. Ötekilerin söylediği görüş ise gerçeğe uzak ve imkansızdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları şöyle demiştir: Araplar'ın erkek çocukları olduğunda yüceltmek amacıyla onları tapmış oldukları putlara nispet ediyorlardı. Diyorlardı ki: Lat'ın oğlu, Uzza'nın oğlu, Menat'ın oğlu ve benzeri. Kızları ise öldürüyorlardı. Başlarına bir sıkıntı geldiğinde Allalı'a sığınıyorlar ve ona yakarışta bulunuyorlardı. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: "Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allalı'a yakarırlar"; "İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır" ve "Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında dini Allalı'a özgü kılarak O'na yakarırlar". Bu durum onlardan gittiğinde ve ortalık aydınlandığında ise daha önce oldukları hale geri dönerler. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: "Fakat onları sağ salim kara parçasına çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar" ve "Sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar." Belirttiğimiz durum, Araplar'ın adeti olduğuna göre onlardan birinin eşi hamile kaldığında ve karnındaki cenin ağırlaştığında, eşler Rab'leri olan Allalı'a şöyle dua ederlerdi: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen, yani erkek ve doğumda sağlıklı, kesinlikle şükredenlerden olacağız. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, yani erkek, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Yani kendileri için doğan çocuk konusunda AUah'a ortak koşarlar ve onu tapmış oldukları putlara nispet ederler. Bu, Allah'ın kendilerine verdiği şey (çocuk) hususunda O'na ortaklar koşarlar. Allah, insanların ortak koştuğu şeylerden münezzehtir mealindeki ilahi beyandır. Bu konuda nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Ayet, Arap müşrikler hakkındadır. Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini yaratan O'dur mealindeki ilahi beyan hariç. Zira bu, Adem ve Havva hakkındadır. Görmez misin ki Cenab-ı Hak "onlar, kendileri de yaratılmış olup hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları Allah'a ortak mı koşuyorlar?" diye buyurmuştur. Bu, yorumun bizim belirttiğimiz şekilde olduğunu göstermektedir. Ebu Bekir el-Esam şöyle demiştir: Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Bu Adem'in nefsidir. Ondan da eşini yaratan O'dur. Yani sizin her birinizi bu nefisten yaratmıştır. Sizden her biriniz için bu nefisten kendisiyle mutlu olsun diye eşler yaratmıştır. Bu yoruma göre ayetin sonu Adem ve Havva'nın dışındakilere hamledilir.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onu bir süre taşır. Yani hamileliği bir müddet devam eder.

      Sizi bir tek candan yaratan O'dur. Araplar atalarını ve kendilerinden öncekileri taklit ederek putlara tapıyorlardı. Buna göre Cenab-ı Hak, onların sefihliklerini bildirmektedir. Şöyle ki; sizin yaratılmış olduğunuz nefis, kimseyi taklit etmemiş ve kimseyi Allah'a ortak koşmamıştır; bilakis aklen iyi olana veya naklen emredilene uymuştur. Buna göre siz nasıl yaratılmış olduğunuz nefse (zata) uymadınız? Halbuki o sadece belirttiklerimize uymuştur; Allah'a ortak koşmakta atalarınıza uyduğunuz inançlara değil. Eğer kıssa müfessirlerin dediği gibi Adem hakkında olsaydı, Araplar bununla bir ilişki kurar, buna uyar ve şöyle derlerdi: O şirk koştu; biz de şirk koşuyoruz. Bu, durumun onların dediği gibi olmadığını göstermektedir. Fakat ayet, bizim belirttiğimiz şekilde yorumlanmalıdır.

      Sizi bir tek candan yaratan mealindeki ilahi beyanda, insanlardan hiçbirinin diğerine yaratılış ve nesep üstünlüğünü n olmadığına dair delil vardır. Zira hepsi bir tek candan yaratılmıştır ve onlar birbirlerinin erkek kardeş ve kız kardeşleridir. Onlardan birinin diğerine üstünlüğü varsa bu, yapmış olduğu ameller ile tercih etmiş olduğu övülmüş huylar ve iyilikler sayesinde olur. Yaratılış bakımından ise bir kısmının diğerine üstünlüğü yoktur. Tıpkı ''Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır" mealindeki ilahi beyan gibidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe Lemmâ (فَلَمَّا)

        Arapçada eylemin vuku bulduğu ve duanın (bir önceki ayetteki yakarışın) neticeye ulaştığı o kritik zaman dilimini bağlayan "fe" (bunun üzerine, derken) edatı ile "lemmâ" (ne zaman ki, ... olduğu vakit) zaman zarfının birleşimidir. Kriz anındaki safiyetin, rahata erdikten sonra nasıl bozulduğunu anlatan sarsıcı geçiş köprüsüdür.

        Âtâhümâ (آتَاهُمَا)

        Kelimenin etimolojik kökü hemze-te-ye harflerine dayanır. İf'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ve "hümâ" (o ikisine) nesne zamirinin birleşimidir. "O (Allah) o ikisine verdi, lütfetti, ihsan etti."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir amaca yönelerek gelmek olduğunu; if'al babında (îtâ) ise bir malı, lütfu veya varlığı (çocuğu) muhataba kasti ve doğrudan bir şekilde bahşetmek olduğunu belirtir.

        Sâlihan (صَالِحًا)

        Kelimenin etimolojik kökü sad-lam-ha harflerine dayanır. Cümlenin ikinci nesnesidir. "Salih bir evlat, kusursuz, tam ve sağlıklı bir çocuk."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin fıtri ve pürüzsüz formunda olması, fayda vermesi ve bozukluğun/sakatlığın (fesadın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir. Allah, onların kriz anındaki o korku dolu dualarına (sâlihan lütfedersen şükrederiz yakarışlarına) tam istedikleri gibi kusursuz bir sıhhatle karşılık vermiştir.

        Cealâ (جَعَلَا)

        Kelimenin etimolojik kökü cim-ayn-lam harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü şahıs ikil (tesniye) fiilidir. Eylemin bizzat o iki ebeveyn (anne ve baba) tarafından müştereken yapıldığını gösterir. "O ikisi kıldılar, atfettiler, tayin ettiler."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "halk" (yoktan var etmek) eyleminden farklı olarak; meydana gelmiş bir olguyu, nesneyi veya durumu yeni bir inanca, işleve veya forma dönüştürmek, onu başka bir konuma oturtmak olduğunu belirtir.

        Lehû (لَهُ)

        Arapçada tahsis ve yönelme harfi "lâm" ile O'na (Allah'a) dönen "hû" zamiridir. "O'na karşı, O'na ait olan o mutlak mülkiyette."

        Şürakâe (شُرَكَاءَ)

        Tekili "şerîk" olan kelimenin etimolojik kökü şın-ra-kef harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Ortaklar, paydaşlar, (Allah'ın gücüne ve lütfuna) eş koştukları nesneler/varlıklar."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının iki şeyin birbirine karışması, iç içe geçmesi, mülkiyette veya eylemde pay sahibi olmak ve tekliğin (infiradın) bütünüyle ortadan kalkması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şirk" eyleminin Allah'ı toptan reddetmek olmadığını; Allah'ın verdiği bir nimetin (sağlıklı bir çocuğun) varoluşunu, sırf O'nun lütfu olarak görmek yerine, araya başka sebepleri, tıp tanrılarını, putları veya doğa güçlerini katarak "teşekkürün/minnetin merkezini paylara bölmek" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu "çocuk konusunda şirke düşme" eylemini muazzam bir "Antropolojik Arketip ve Gizli Şirk" olarak derinlemesine tahlil eder. Kuran burada (tefsirlerde geçen zayıf rivayetlerin aksine) isim vererek Adem ve Havva'nın bizzat puta taptığını iddia etmez; onları insanlığın evrensel bir "kök/arketip" temsilcisi olarak kurgular. İnsanoğlu (ebeveynler), hamilelikteki o korku anında sadece Allah'a sığınır; ancak çocuk sağ salim (sâlihan) doğduğunda, minneti Allah'a değil de "Doktor çok iyiydi, genetiğimiz sağlammış, muskalar korudu" gibi beşeri sebeplere, doğaya veya kutsallaştırılmış nesnelere atfederek şükrü parçalar. İşte bu; nimetin gerçek Sahibini unutup, eseri sebeplere (ortaklara) paylaştırma nankörlüğüdür.

        Fîmâ (فِيمَا)

        Arapçada "içinde, konusunda" anlamı veren "fî" zarfı ile ism-i mevsul olan "mâ" edatının birleşimidir. "O şeyin içinde ki, o lütuf hususunda."

        Âtâhümâ (آتَاهُمَا)

        "O'nun (Allah'ın) o ikisine vermiş/lütfetmiş olduğu şeyde." Çocuğu veren bizzat ve tek başına Allah iken, teşekkürü (şirki) başkalarına yapmışlardır.

        Fe Teâlallâhü (فَتَعَالَى اللَّهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü ayn-lam-vav harflerine dayanır. Başındaki "fe" takibiye bağlacıdır. Tefa'ul babında geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ve lafzatullahın (Allah) özne olarak birleşimidir. "Bunun üzerine (bilinsin ki) Allah çok yücedir, mutlak olarak münezzehtir."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının yükseklik, üstünlük, bir şeyin fiziken veya makam olarak aşağıda (süfli) olan her şeyden bütünüyle yukarıda (ulüvv) olması olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojisinde "Teâlâ" eylemini muazzam bir "Aşkınlık (Transcendence) Beyanı" olarak okur. Allah, insanların zihinlerinde kurguladıkları, O'nun gücünü putlarla, sebeplerle veya tabiatla bölüştürdükleri o dar, parçalanmış ve zavallı tanrı tasavvurunun çok ötesindedir. Teâlâ; Kâinatın Yaratıcısı'nın o ilkel ve nankör insan aklının uydurduğu her türlü sınırlandırmadan ontolojik olarak mutlak bağımsız, eşsiz ve ulaşılmaz bir zirvede (yücelikte) bulunmasıdır.

        Ammâ (عَمَّا)

        Arapçada "den/dan" anlamı veren "an" harf-i ceri ile "mâ" ism-i mevsulünün idgamla (iç içe geçerek) birleşmiş halidir. "O şeylerden ki, o isnat ettikleri iftiralardan."

        Yüşrikûn (يُشْرِكُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü şın-ra-kef harflerine dayanır. İf'al babında, üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin ve o evrensel nankörlük sarmalının sarsıcı kapanış kelimesidir. "Ortak koşuyorlar, O'na paydaşlar icat ediyorlar."

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki bu muazzam "Zaman (Kip) Sıçramasını" derinlemesine tahlil eder. Ayetin başı mazi (geçmiş zaman) ikil formuyla (Cealâ / O iki ebeveyn ortak koştu) başlamıştı. Yani olay, geçmişte spesifik bir ana-babanın yaşadığı bir kriz ve çözülme olarak kurgulanır. Ancak ayetin sonu "yüşrikâ" (o ikisi ortak koşuyor) diye ikil bitmez; aniden muzari (geniş zaman) ve çoğul bir kiple "yüşrikûn" (onlar/insanlık ortak koşuyorlar) diyerek kapanır. Bu sarsıcı dilbilimsel geçiş; ilk ebeveynle başlayan o "tehlike anında dua edip, rahatlayınca sebeplere tapma" nankörlüğünün tarihsel bir anı olmadığını, aksine bütün bir insanlık sosyolojisine yayılan, her dönemde her evde milyonlarca insanın (çoğul olarak ve sürekli) işlemeye devam ettiği evrensel ve kronik bir "şirk fabrikası" olduğunu tarihin kalbine mühürler. İnsanlık, o ilk atalarının nankörlüğünü kesintisizce üretmeye devam etmektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X