قُلْ لَٓا اَمْلِكُ لِنَفْس۪ي نَفْعاً وَلَا ضَراًّ اِلَّا مَا شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَلَوْ كُنْتُ اَعْلَمُ الْغَيْبَ لَاسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِۚ وَمَا مَسَّنِيَ السُّٓوءُ اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ وَبَش۪يرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 188. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Ben kendim için, Allah'ın dilediği dışında ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım, başıma kötülük de gelmezdi. Ben yalnızca inanan kimseler için uyarıcı ve müjdeleyiciyim!
De ki: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Müfessirlerin (Ehl-i te'vil) bir kısmı şöyle demiştir. Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Yani hidayet ve dalalet. Ehl-i te'vil'in bir kısmı ise şöyle demiştir: Ben kendim için bir fayda elde edemem; zararı da gideremem. Allah'ın dilediği dışında. Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim mealindeki ilahi beyana şu yorum da yapılabilir: Cenab-ı Hak bunu, onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) tapılacak varlık edinmemeleri ve onu Allah'a uygun olmayan bir biçimde nispet etmemeleri için bildirmiştir. Tıpkı hıristiyanların "Mesih Allah'ın oğludur", yahudilerin "Uzeyir Allah'ın oğludur" sözleri gibi. Arap müşrikler de kendilerince meleklerin konumlarının yüceliği ve değerlerinden dolayı "Melekler Allah'ın kızlarıdır" dediler. Dolayısıyla ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim dedi ki bu sayede onlar ötekilerin nispet ettiği hususları Allah'a nispet etmesinler. Hz. İsa, kendisinin acizlik ve kulluk niteliğini açıkladı. Bu durum, İsa'nın (a.s,) ifade ettiği şu sözlerdir: "Ben Allah'ın kuluyum; O bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı". İbn Abbas ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim beyanı hakkında dedi ki: Buna göre Mekkeliler şöyle demişti: "Ey Muhammed! Rabb'in sana kazançlı ticareti bildirmiyor mu ki habere dayanarak ticaret yapalım ve kazanalım veya sana kıtlık ve kuraklık senesini veya bolluk ve bereket dönemlerini bildirmiyor mu? Bunu üzerine Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: Eğer ben, yeryüzünün kuraklığı ve kıtlığıyla ilgili gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım. Diyor ki: Buna hazırlık yapardım. Başıma kötülük de gelmezdi, yani zarar ve sıkıntı gibi. Müfessirlerin çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Eğer gaybı biliyor olsaydım elbette bundan çok faydalanırdım mealindeki ilahi beyan hakkında bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Eğer gaybı biliyor olsaydım. Ne zaman öleceğimi. Elbette bundan çok faydalanırdım, yani salih amel yapmak yönünden. Fakat bundaki yön onların benimsediği yorumun dışındadır. Çünkü eğer ne zaman öleceğini bilmiyor olsaydı bundan faydalanamaz ve salih am eli arttıramaz. Yahut bazılarının dediği gibi eğer gaybı biliyor olsaydı malını çoğaItırdi. Bu gerçeğe uzak bir yorumdur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilahi beyanın yorumu şudur: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim, yani ben sizin için geleceğe dair fayda ve zararı bilmiyorum. Eğer sizin için gaybı biliyor olsaydım, Allah katında bundan çok faydalanırdım. Yani sizin için bunu biliyor olsaydım, beni tasdik eder ve bana iman ederdiniz. Ben de Allah katında O'na iman etmeniz ve beni tasdik etmenizden çok faydalanırdım. Yahut şöyle de denilebilir: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Eğer sizin için bunu yapabiliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım. Çünkü siz, bilemeyeceğiniz hususlarda sizin için fayda elde edeceğimi ve zararı gidereceğimi görmüş olsanız, bana iman eder ve beni tasdik ederdiniz. Dolayısıyla ben bununla Allah katında çok hayra ulaşmaya hak kazanırdım. Eğer gaybı biliyor olsaydım mealindeki beyan önceki sözün cevabı kılınır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Ben kendim için ne bir fayda elde edebilirim ne de zarardan kurtulabilirim. Yani bana vahyedilenin dışında gaybı bilmem. Eğer bana vahyedilenden fazlasını biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım. Yine bazıları şöyle demiştir: Bana vahyedilmesinden önce bilmem. Eğer bunu biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım.
Eğer gaybı biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım mealindeki ilahi beyan hakkındaki görüşlerin hülasası belirtmiş olduğumuz şu yorumdur: Beni tasdik etmeniz ve bana iman etmenizle bundan çok faydalanırdım. Veya belirtmiş olduğumuz şekilde ailesi ve arkadaşları için dünyadaki bolluk ve bereket olarak yorumlanabilir. Yahut belirtmiş olduğumuz şu yorum da olabilir: Yani eğer bilemeyeceğiniz hususlarda sizin için fayda elde edebilseydim ve zararı giderebilseydim, bana iman eder ve beni tasdik ederdiniz. Dolayısıyla ben de bununla Allah katında çok hayra hak kazanacaktım. Eğer gaybı biliyor olsaydım, elbette bundan çok faydalanırdım mealindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani kimin tasdik edici kimin yalanlayıcı olduğunu bilseydim, elbette bundan çok faydalanırdım. Çünkü o, kabul etmeyeceğini ve reddedeceğini bildiği kimseyle meşgul olmaz, bilakis yalanlamayacağını ve davetine icabet edeceğini bildiği kimseyle ilgilenir. Bu durumda ona uyanlar ve Allah'a itaat edenler çoğalır.
Bazı müfessirler şöyle demiştir: Başıma kötülük de gelmezdi. Bu beyan, "düşünmediler mi ki yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur" ilahi beyanının bağıntısıdır (sıla). Onlar, Resı1lullah'ta delilik bulunduğunu söylüyorlardı. O da dedi ki: Delilik nispet edilmesi suretiyle başıma kötülük de gelmezdi. Yahut şöyle diyor: Sizden bana kötülük de gelmezdi. Yani reddetme ve yalanlamaktan kaynaklanın kötülük. Çünkü eğer kendisini kabul edecek ve tasdik edecekleri, kabul etmeyecek ve yalanlayacak olan kimselerden ayırdedebilseydi reddedilme ve eziyet edilme kötülüğü başına gelmezdi. Çünkü delil getirdikten sonra sizden kimin kabul ettiği ve kimin reddettiği meselesiyle meşgul olmazdı. [Nitekim o, insanlara] Ben yalnızca inanan kimseler için uyarıcı ve müjdeleyiciyim [demiştir].
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Kelimenin etimolojik kökü kaf-vav-lam harflerine dayanır. İkinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. "De ki, onlara şu gerçeği açıkça ilan et."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak, zihindeki fikri sese dönüştürmek olduğunu belirtir. Ayetin başındaki bu emir, peygamberin kendi şahsi fikrini değil, Kâinatın Yaratıcısı'ndan aldığı o ontolojik sınırı (sözü) insanlara aktarmakla memur olduğunu gösterir.
Lâ Emlikü (لَا أَمْلِكُ)
Kelimenin etimolojik kökü mim-lam-kef harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. Birinci tekil şahıs (ben) muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "Ben malik değilimdir, benim gücüm yetmez, kontrol edemem, sahip olamam."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye bütünüyle hâkim olmak, onu kendi kudreti ve tasarrufu altında tutmak, mutlak bir sahiplik ve otorite kurmak olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Lâ emlikü" (Ben sahip değilim / kontrol edemem) itirafını, Kuran'ın "Peygamberlik Teolojisi ve İnsansızlaştırmaya (Deification) Karşı Duruş" manifestosu olarak derinlemesine tahlil eder. Geçmiş dinlerde ve pagan kültürlerde dini liderler, evrenin gidişatına müdahale eden, mucizeleri kendi cebinden çıkaran yarı-tanrılar (demigods) olarak görülürdü. Kuran, Peygamber'in kendi ağzından "Benim hiçbir şeye (kendi hayatıma bile) ontolojik bir müdahale gücüm (mülküm) yoktur" dedirterek; peygamberi ilahlaştıran o şirke dayalı beklentileri kökünden yıkar ve elçinin bütünüyle aciz, fani ve sınırları olan bir "insan" olduğunu kâinata tesciller.
Li Nefsî (لِنَفْسِي)
Tekili "nefs" olan kelimenin etimolojik kökü nun-fe-sin harflerine dayanır. Başındaki "lâm" harf-i ceri aidiyet/yönelim (için) bildirir. Sonundaki "î" birinci tekil şahıs (benim) zamiridir. "Bizzat kendi nefsim için, kendi canım (öz varlığım) adına."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin çıkışı, nefes almak, can ve insanın bizzat kendi öz ruhu (benliği) olduğunu belirtir.
Nef'an (نَفْعًا)
Kelimenin etimolojik kökü nun-fe-ayn harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Herhangi bir faydaya, bir yarara, bir kâra."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin insana iyilik, kolaylık ve ferahlık getirmesi, fıtrata uygun düşen yarar ve zararın (durr) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Ve Lâ Darran (وَلَا ضَرًّا)
Kelimenin etimolojik kökü dat-ra-ra harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaç, "lâ" olumsuzluk pekiştirmesidir. "Ve hiçbir zarara da (engel olamam/kontrol edemem)."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın bedenine, malına veya ruhuna isabet eden şiddet, hastalık, sıkıntı, noksanlık ve acı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "durr" kavramının insanın kendi kontrolü dışında gelişen ve onun varoluşsal konforunu bozan her türlü yıkıcı etki olduğunu açıklar. Peygamber, kendi hayatındaki acıları (hastalıkları, savaş yenilgilerini veya ölümleri) kendi iradesiyle defetme gücüne sahip olmadığını itiraf etmektedir.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada "ancak, istisna olarak, -den başka" anlamlarına gelen istisna edatıdır.
Mâ (مَا)
"O şeyi ki." İsm-i mevsuldür.
Şâellâhü (شَاءَ اللَّهُ)
Kelimenin etimolojik kökü şın-ye-hemze harflerine dayanır. Lafzatullah ile birleşmiş geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Allah'ın dilediği, Kâinatın Yaratıcısı'nın irade ettiği (kadarından başka)."
Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" eyleminin sıradan bir arzu olmadığını; varlığın meydana gelmesi için gereken o mutlak, kasti ve ilahi "yaratılış iradesi" olduğunu açıklar. Fayda ve zarar, peygamberin değil, doğrudan doğruya bu İrade'nin (Allah'ın) tasarrufundadır.
Ve Lev (وَلَوْ)
Arapçada "ve" bağlacı ile imkânsızlık veya varsayım bildiren "lev" (eğer, şayet, farz edelim ki) edatının birleşimidir. Peygamberden beklenen o mucizevi/kâhin beklentilerini çürütmek için kurgusal bir şart cümlesi başlatır.
Küntü (كُنْتُ)
Kelimenin etimolojik kökü kef-vav-nun harflerine dayanır. Birinci tekil şahıs (ben) geçmiş zaman yardımcı fiilidir. "Eğer ben olsaydım, ... durumunda bulunsaydım."
A'lemül (أَعْلَمُ)
Kelimenin etimolojik kökü ayn-lam-mim harflerine dayanır. Birinci tekil şahıs (ben) muzari fiilidir. Küntü fiiliyle birleşerek hikâye/süreklilik bildirir. "Ben biliyor olsaydım, (kendi gücümle) mutlak surette idrak edebilseydim."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin hakikatine bütünüyle vâkıf olmak, izi takip edip aslına ulaşmak, kesin bilgi ve cehaletin mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Ğaybe (الْغَيْبَ)
Kelimenin etimolojik kökü ğayn-ye-be harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Gaybı, o görünmez olanı, meçhul olan geleceği ve sırları."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gözden, duyulardan ve akıldan bütünüyle gizlenmiş olan, perdenin arkasında kalan ve insanın fiziksel donanımıyla asla ulaşamayacağı o "örtülü" âlem olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, "Ğayb" kavramını Kuran'ın ontolojik ve epistemolojik (bilgi felsefesi) haritasında muazzam bir "İnsanî Sınır" (limit of humanity) olarak derinlemesine tahlil eder. Kuran evreni Şehadet (görünen) ve Gayb (görünmeyen) olarak ikiye ayırır. Arap paganizminde, kâhinlerin ve şairlerin cinler vasıtasıyla "gaybı" (geleceği) bildiklerine ve görünmez âlemden sırlar çaldıklarına inanılırdı. Peygamber'in "Lev küntü a'lemül ğaybe" (Eğer ben gaybı bilseydim) demesi, peygamberliği o pagan "kâhinlik/büyücülük" kurumundan bıçak gibi keserek ayıran felsefi bir darbedir. Peygamber bir medyum (gelecek okuyucusu) değildir; o sadece kendisine vahyedilen kadarını bilir, ötesi (gayb) Kâinatın Yaratıcısı'nın mutlak tekeli altındadır.
Lesteksertü (لَاسْتَكْثَرْتُ)
Kelimenin etimolojik kökü kef-se-ra harflerine dayanır. Başındaki "lâm" şartın (lev) cevabını bağlayan tekit harfidir. İstif'âl babında, birinci tekil şahıs (ben) geçmiş zaman fiilidir. "Elbette kendi payıma çoğaltırdım, fazlasıyla artırırdım, bolca elde ederdim."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının azlığın (kılletin) zıddı olarak çokluk, bereket veya sayısal üstünlük olduğunu; istif'âl babının ise bu çokluğu kasti bir çabayla talep etmek, maksimize etmek ve yığmak manasına geldiğini belirtir.
Minel Hayri (مِنَ الْخَيْرِ)
Kelimenin etimolojik kökü hı-ye-ra harflerine dayanır. Başındaki "min" harf-i ceri teb'îz (kısmilik) bildirir. "Hayır namına olanlardan, iyilikten, dünyevi maldan ve zenginlikten."
İbn Fâris, fıtrata uygun olan, hakiki fayda getiren, mal, mülk, refah ve şerrin mutlak zıddı olan durumdur. Eğer geleceği bilseydi, ticarette hep kazanır, kıtlıkları önceden bilir ve maddi/manevi olarak "kusursuz bir zenginlik" (hayr) içinde yaşardı.
Ve Mâ (وَمَا)
"Ve hiçbir (şey)." Olumsuzluk edatı.
Messeniyes (مَسَّنِيَ)
Kelimenin etimolojik kökü mim-sin-sin harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ve "nî" (bana) nesne zamiridir. "Bana dokunmazdı, bana asla isabet etmezdi."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin aralarında hiçbir boşluk kalmayacak şekilde birbirine temas etmesi, değmesi, hissetmek ve somut olarak çarpmak olduğunu belirtir.
Sûü (السُّوءُ)
Kelimenin etimolojik kökü sin-vav-hemze harflerinden oluşur. Cümlenin fâilidir (öznesidir). "Kötülük, bela, hastalık, zarar."
İbn Fâris, insanın içini sıkan, ona zarar veren, mutsuz eden ve çirkin olan (hüzün veren) her türlü olgudur.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu "gaybı bilseydim bana kötülük dokunmazdı" diyalektiğini Peygamber'in "İnsanî Trajedisi ve Samimiyeti" ekseninde okur. O; savaşlarda (Uhud'da) yaralanmış, dişleri kırılmış, çocukları gözünün önünde ölmüş ve iftiralara uğramış bir "insandır". Eğer gaybı (geleceği) bilseydi, o ordunun arkadan saldıracağını bilir ve pusuya düşmezdi, o acıları (sû') yaşamazdı. Kuran, peygamberin kendi hayatındaki bu somut acıları ve yenilgileri (messeniyes sû') bizzat onun "kâhin olmadığını" ve bütünüyle Kâinatın Yaratıcısı'nın kaderine (ve fizik yasalarına) tabi dürüst bir insan olduğunu kanıtlayan devasa bir teolojik argüman olarak masaya koyar. Acı, onun sahtekâr olmadığının mühürüdür.
İn (إِنْ)
Arapçada "değil" anlamına gelen, nefiy (olumsuzluk) bildiren edattır. (Genellikle "illâ" ile kurgulanarak hasr/sınırlama yapar).
Enâ (أَنَا)
Birinci tekil şahıs (ben) munfasıl zamiridir. "Ben (şundan başka bir şey) değilim."
İllâ (إِلَّا)
"Ancak, sadece, -den başka."
Nezîrun (نَذِيرٌ)
Kelimenin etimolojik kökü nun-zel-ra harflerine dayanır. İsm-i fâil (etken ortaç) veya mübalağa formundadır. "Bir uyarıcı, tehlikeyi önceden haber veren kişi."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birini, ileride meydana gelecek korkutucu ve tehlikeli bir duruma karşı önceden uyarmak, onu sakındırmak ve gafletten uyandırmak olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, "Nezîr" sıfatını Geç Antik Çağ'ın teolojik (eskatolojik) literatüründe derinlemesine tahlil eder. Peygamberlik kurumu, "falcılık/gelecek haberciliği" (fortune-telling) değildir; peygamberlik kurumu "uyarıcılıktır" (warning). Peygamber gaybın magazinini bilmez; o sadece toplumun ahlaki çöküşünün ufukta nasıl bir ilahi azap ve kozmik kıyamet (cehennem/çöküş) getireceğini Kâinatın Yaratıcısı'ndan alarak insanlara ileten sarsılmaz bir "Nezîr" (uyarıcı/alarm zili) figürüdür.
Ve Beşîrun (وَبَشِيرٌ)
Kelimenin etimolojik kökü be-şın-ra harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İsm-i fâil veya mübalağa formundadır. "Ve bir müjdeleyici, iyi haber getiren elçi."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın dış derisi/yüzeyi (beşere) olduğunu belirtir. Alınan sevinçli veya güzel bir haberin (müjdenin), insanın kan akışını hızlandırarak yüzünün (derisinin) rengini değiştirmesi ve güzelleştirmesi nedeniyle bu tür haberlere "büşra/beşaret", o haberi getirene de "beşîr" denmiştir.
Li Kavmin (لِقَوْمٍ)
Kelimenin etimolojik kökü kaf-vav-mim harflerine dayanır. Başındaki "lâm" tahsis (için) harf-i ceridir. "Bir kavim için, bir topluluk için."
İbn Fâris, bu kökün ayağa kalkan, dikilen ve aynı eylemi/inancı ortaklaşa sürdüren kitle olduğunu belirtir.
Yü'minûn (يُؤْمِنُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü hemze-mim-nun harflerine dayanır. İf'al babında, üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı peygamberlik manifestosunun mutlak kapanış kelimesidir. "İman eden, inanan, güvenip tasdik eden (bir kavim)."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeye zerre kadar şüphe etmeksizin kalple güvenmek, onu tasdik etmek ve korkunun/yalanın zıddı (emniyet) içinde olmak olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "İman eden bir kavim için O sadece bir uyarıcı ve müjdeleyicidir" kurgusuyla kapanmasını muazzam bir "Aklî ve Ahlaki İman Diyalektiği" olarak okur. Kuran'da iman (yü'minûn); mucizeler gösteren, geleceği bilen ve göklerde uçan "süper kahramanlara" (mitolojik tanrılara) körü körüne bir tapınma değildir. Hakiki iman; "Ben de sizin gibi sadece bir insanım, fayda ve zarar veremem, sadece Kâinatın Yaratıcısı'ndan aldığım ahlaki fermanla sizi uyarıyorum" diyecek kadar kendisine karşı dürüst, acizliğini itiraf eden ve ahlakın (uyarıcılığın) asaletini taşıyan o elçinin getirdiği o sade, rasyonel ve sarsılmaz gerçeğe "güvenmektir" (emniyet). Yü'minûn (inananlar), peygamberi ilahlaştıranlar değil, onun "nezîr ve beşîr" (uyarıcı insan) oluşundaki o saf hakikati idrak edenlerdir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla