وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۘ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 179. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.
Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Mutezile, Allah'ın onları cehennem için yaratmadığını söylemiştir. Fakat onları yaratmış, varetmiş ve cenneti kazanacakları gücü onlara vermiştir. Ancak onlar cehennemi hak edecekleri davranışlarda bulundular ve yapmış oldukları fiil1er dolayısıyla cehennemlik oldular. Yoksa onları Cenab-ı Hak cehennem için yaratmış değildir. Sonra, biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk mealindeki ilahi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürdüler. Onlardan bazıları şöyle demiştir: Cenab-ı Hak durumlarının neticesinin varacağı yeri bildirmiştir. Tıpkı "Böyle de oldu. Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı" mealindeki ilahi beyanda bildirildiği gibi. Onlar kendilerine düşman olsun diye onu bulup almamışlardı. Aksine onu, belirtilen durum olsun diye bulup almışlardı. Tıpkı "belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz" mealindeki beyanda bildirildiği gibi. Onlar bu sebeple onu bulup almışlardı. Fakat onlar hakkında Allah'ın belirttiği ve Musa'nın durumuna dair onlara haber verdiği netice gerçekleşti. Bu durum şöyle denilmesi gibidir: "Ölmesi için çocuk doğurun; yıkılması için bina yapın" (..,..1 1;:1:;-;-o lJ)JI. Hiç kimse ölüm için doğurmaz ve yıkım için bina etmez. fakat bu, işin neticesinde varılacak yer olan ölüm ve yıkımın bildirilmesidir. Mutezile'nin çoğunluğu bu görüşü benimsemektedir. Ebu Bekir el-Esam şöyle demiştir: Ayette bazı kelimeleri öne alma, bazısını da sonraya bırakma söz konusudur. Cenab-ı Allah sanki şöyle buyurmuştur: Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu ... yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Bunlar cehennemliktir ve bunlar hayvanlar gibidir. Ancak bu gerçeğe uzak bir yorumdur. Çünkü eğer böyle bir şey burada mümkün olsaydı, bütün Kur'anda mümkün olurdu ki ayetin başı sonu; sonu da başı yapılırdı. Bu imkansız ve geçersiz bir durumdur. Onların "ayette işin neticesinin varacağı yerin bildirildiği" şeklindeki görüşleri ve "Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı" mealindeki ilahi beyanı delil getirmelerine gelince; bu durum işlerin neticelerini bilmeyen kimse için uygundur. Bu, işin varacağı neticeyi bilmedikleri için ondan bir uyarı ve ikaz anlamına gelebilir. Fakat Allah Teala açık ve gizli olan her şeyi, var olmuş ve var olacak olanı ve hangi zamanda meydana geleceğini bilir. Böyle Allah'ın işlerin varacağı akıbeti bilmemesi mümkün değildir. İnsanların "ölüm için doğurun, yıkım için bina edin" sözüne gelince, her ne kadar onlar, ölüm ve yıkım için doğurup bina etmiyorlarsa da, işlerin neticelerini bilmediklerinden bunu uyarı ve ikaz durumunda söylemişlerdir, maksatları bundan ibarettir.
Bize göre ayetin yorumu, lafızların görünen anlamlarından hareketle belirtilen hükümdür. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmıştır, çünkü ezelde onların, cehennemi hak edecekleri inkar fiilini ve kötü davranışları tercih edeceklerini bilmişti. Cenab-ı Hak, onları cehennem için yaratmıştır, zira ezelde onların inkar fiilini ve kötü davranışları tercih edeceklerini bilmişti. Dolayısıyla onlar hakkında, tercih edecekleri ve yapacakları davranışları bildiği şekilde onları yaratmıştır. Aynı şekilde Cenab-ı Hak müminleri cennet için yaratmıştır, çünkü ezelde onların, cenneti hak ettiren hidayeti tercih edeceklerini ve iyi davranışlarda bulunacaklarını bilmişti. Onları cennet için yarattı demek, bunu sağlayacak sebepler olmaksızın yarattı demek değildir veya onları cehennemi gerektiren sebepler olmaksızın cehennem için yarattı demek değildir. En doğrusunu Allah bilir.
"Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" mealindeki ilahi beyana gelince, bu şu anlama gelmektedir: Cenab-ı Hak onlardan kendisine ibadet edeceğini ve itaat edeceğini bildiği kimseleri ibadet için yaratmıştır. Fakat kendisini inkar edeceğini ve isyan edeceğini bildiği kimseleri, onlardan sadır olacağını bildiği fiillere göre yaratır. Cenab-ı Hak ezelde ibadet edeceğini bildiği kimseleri ibadet için yaratmış; inkar edeceğini bildiği kimseleri ise bunun için yaratmıştır. Çünkü söz konusu kimsenin isyan ve inkar fiilini yapacağını bilip sonra da bunun aksine göre onu yaratması mümkün değildir. Bu durum, meselenin, belirttiğimiz gibi olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre "ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" mealindeki ilahi beyan, herkese değil, Cenab-ı Hakk'ın ibadet edeceklerini bildiği kimselere hamledilir. Bunun delili de andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk mealindeki ilahi beyandır. Cenab-ı Hak burada "herkesi yarattık" demiyor. Bu, bir grup hakkındadır. Diğeri de bir başka grup hakkındadır. Bu yorum, belirli olana döner. Görmez misin ki çocuklar ve deliler bu kapsama girmez. Bir diğer seçenek "ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" mealindeki ilahi beyanın şu anlama gelmesidir: Yani ancak onlara ibadet mükellefiyeti yükleyeyim ve ibadeti emredeyim diye. Eğer böyleyse, ayetin hükmü kafir ve mümin olmak üzere herkes içindir. En doğrusunu Allah bilir. "Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" mealindeki ilahi beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani ben insanları ve cinleri ancak yaratılışları Allah'ın birliğine ve ona ibadete yönelmeye şahitlik etsin diye yarattım. Nitekim bütün kafirlerin yaratılışı, Allah'ın birliğine ve uhlhiyetine şahitlik etmiştir.
Sapıklıkta Hayvanlardan Daha Aşağı Seviyede Olmak
Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar. Burada geçen "el-fıkh" (الفقه) kavramı, bir şeyi, benzerine işaret eden anlam sayesinde bilmek veya bir şeyi, düzenleyicisine işaret eden anlamıyla bilmek demektir. Bu kafirler, varlıklara manası ve hakikati açısından bakmadıkları için varlıkların manasını bilemediler. Aksine onlar, nesnelere işaret ettikleri anlam açısından değil sadece dış görünüşüne bakmışlardır. Bunların gözleri vardır ama onlarla göremeıJer mealindeki ilahi beyan da böyledir. Çünkü nesnelerin dış görünüşüne bakmışlar işaret ettikleri anlam ve hakikate bakmamışlardır ki onlara, yaratanın düzenlemesini ve hikmetine ilişkin anlamları göstersin. Yine bunların kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Bunlar hayvanlar gibidir mealindeki ilahi beyan da böyledir. Çünkü hayvanların kalpleri, gözleri ve kulakları vardır, fakat her ne kadar sesleri işi tseler ve eşyanın dış görünüşüne baksalar da bunların anlam ve hakikatini kavrayamazlar. Bu kafirlerin durumu da böyledir. Her ne kadar belirttiğimiz şeyleri işitip görüyorlarsa da işaret ettikleri anlamı ve yaratıcısının yaptığı düzenlemeyi kavramadıktan sonra, onlar hayvanlar gibidir. Bunun aslı şudur: Bu kimseler bu duyuları, kendileri için yaratılış amacı doğrultusunda kullanmadıklarında -ki bu duyular onlar için nesnelerin hakikati ve içerdiği anlam ve hikmetleri bilmek amacıyla yaratılmıştır- gerçekte duyuları olmayan varlıklar gibi olurlar. Zira onlar, yaratıkların gösterdiği anlamlardan duyuları olan kimseler gibi yararlanmamıştır. Bundan dolayı Cenab-ı Hak onların sanki duyuları bulunmadığını belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Cenab-ı Hak onların sanki duyulardan yoksun olduklarını beyan etmiştir. Çünkü onlar, bu duyuları olan kimseler gibi bunlardan yararlanmamıştır. Aksine onlar, bunları, yaratılış amacına uygun anlamda kullanmadıkları için bu duyuları bulunmayan varlıklar gibiydiler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü bunlar, yolu şaşırıp kendilerine doğru yol gösterildiğinde ve rehberlik yapıldığında, doğru yolu bulmamış ve bulundukları inkar konumundan dönmemişlerdir. Hayvanlar ise yolu şaşırıp kendilerine doğru yol gösterildiğinde, doğru yolu bulurlar, gerçeği bilirler ve ona yönelirler. Bunlar belirttiğimiz sebeplerden dolayı hayvanlardan daha şaşkındırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü hayvanların yapısı bunu kavramaya imkan vermez, bu (düşünmeyen)in yapısı ise buna elverişlidir. Zira onlar nesnelerin yaratıcısı ve düzenleyicisinin hikmetini ayıran ve bilen akıl sahibi varlıklardır, ancak onlar bunu yitirmişlerdir. Hayvanlarda ise bir niteliği kaybetmek söz konusu değildir. Bundan dolayı duyularını ve akıllarını kullanmayanlar hayvanlardan daha şaşkındırlar. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. çünkü Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Tıpkİ şu ilahi beyanda bildirildiği gibi: "Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır". Bundan dolayı onların kalpleri kavramaz, gözleri görmez, kulakları işitmez. Yine İbn Abbas demiştir ki: Sonra onlara örnek vererek Allah Teala şöyle buyurmuştur. Bunlar hayvanlar gibidir. Yemek konusunda, çünkü onların istekleri sadece yemek ve içmektir. Tıpkı hayvanların isteği gibi. Hayvanların da isteği sadece yemek, içmek ve şehveti tatmin etmektir. Bunlar sesi işitirler, fakat kavrayamazlar. Kafirin durumu da böyledir.
Bunlar hayvanlar gibidir. Kendilerine yöneltilen hitabı anlama konusunda. Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü kendilerine bunu anlamanın vasıtası verilmiştir, hayvanlara ise verilmemiştir. Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü hayvanlar Rab'lerini bilirler, O'nu birlerler ve zikrederler, şu ilahi beyanlar sebebiyle: "O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur", "Hepsi duasını ve tesbihini bilmektedir". Bunlar ise ne O'nu tanırlar ne de birlerler, dolayısıyla onlardan daha şaşkındırlar. Yahut şöyle de denilebilir: Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü doğru yol kendilerine gösterilse ve buna davet edilseler dahi onlar doğru yola girmiyorlar, hayvanlar ise doğru yola giriyorlar. Bir diğer muhtemel yorum da şudur: Hatta daha da şaşkındırlar. Çünkü hem doğru yoldan sapıyorlar hem de başkalarını saptırıyof'!!rt: hayvanlar ise böyle değildir. Bir diğer yorum şudur: Hatta daha da şaşkındırlar, çünkü kendilerinden yararlanılmaz, hayvanlardan ise yararlanılır.
İşte asıl gafiller onlardır. Kendilerine bildirilen ve emredilen hususları anlamaktan gafıldirler. Yahut kendilerinin başına geleceği bildirilen şeylerden gafıldirler.
Yorumu Yorumla
-
Ve Lekad (وَلَقَدْ)
Arapçada "ve" atıf (bağlaç) harfi, yemin/pekiştirme bildiren "lâm" (lam-ı tekit) ve geçmiş zaman fiilinin eylemini şüphe götürmez bir kesinliğe taşıyan "kad" (tahkik) edatının birleşimidir. Cümleye en üst düzeyde bir ontolojik vurgu ve sarsılmaz bir yemin manası katar. "Andolsun ki, yemin olsun ki, hiç şüphesiz ki."
Zera'nâ (ذَرَأْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü zel-ra-hemze harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Yarattık, çoğalttık, var edip yeryüzüne serptik."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının tohumu toprağa saçmak, rüzgârın savurması, bir şeyi yokluktan varlık sahasına çıkararak etrafa yaymak ve nesli çoğaltmak olduğunu belirtir. Yaratıcının isminin "Bâri/Zâri" olması bu var ediş ve saçış kökündendir.
Râgıb el-İsfahânî, "zer" eyleminin Kuran'da sadece bir üretim olmadığını; toprağa atılan bir tohum gibi, canlıların belli bir potansiyelle yeryüzüne ekilmesi, çoğaltılması ve dağıtılması şeklinde gerçekleşen "kasti ve aşamalı bir yaratılış" olduğunu açıklar.
Patricia Crone, "Zera'nâ li cehenneme" (Cehennem için yarattık) ifadesini din felsefesindeki "Determinizm (Kader/Cebir) ve Özgür İrade" ekseninde derinlemesine okur. Allah o insanları ve cinleri zorla cehenneme atmak için yaratmamıştır; Arapça gramerindeki bu "lâm" harfi (li-cehenneme), gaye (sebep) değil, "âkıbet" (sonuç) lamıdır. Yani, "Biz onları cehennemlik olsunlar diye yaratmadık; ancak onlar kendi hür iradeleriyle öyle bir ahlaki çürüme (körlük/sağırlık) içine girdiler ki, netice itibariyle yaratılışlarının akıbeti/sonu cehenneme odun olmaya dönüştü." Ayet, kaderin değil, kendi potansiyelini imha eden insanın trajik akıbetinin fermanıdır.
Li Cehenneme (لِجَهَنَّمَ)
Kelimenin etimolojik kökü cim-he-nun-mim harflerinden oluşur. Başındaki "lâm" harfi âkıbet/sonuç (veya tahsis) bildirir. "Cehennem için, sonu cehenneme varacak şekilde."
El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kökenli olmadığını, yabancı dillerden Arapçaya geçmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve Kitab-ı Mukaddes terminolojisini inceleyerek; Arapçadaki "Cehennem" isminin doğrudan doğruya İbranicedeki "Gê-Hinnōm" (Hinnom Vadisi) kelimesine dayandığını tespit eder.
Gabriel Said Reynolds, "Cehennem" isminin eskatolojik (ahiret felsefesi) dönüşümünü tahlil eder. Gê-Hinnōm, Kudüs'ün güneyinde bulunan ve Antik Çağ'da putperestlerin (Molek kültüne inananların) kendi çocuklarını ateşe atıp yaktıkları, daha sonra da şehrin çöplüğü ve sürekli ateşlerin yandığı lanetli bir vadiydi. Kuran, insanın kendi fıtratını kurban ettiği o tarihsel "lanetli ateşi" (Hinnom vadisini), ahlaki sorumluluğunu yitirenlerin ahiretteki o korkunç kozmik azap merkezinin (Cehennemin) ismi olarak kullanarak muazzam bir teolojik metafor kurar.
Kesîran (كَثِيرًا)
Kelimenin etimolojik kökü kef-se-ra harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Çoğunu, büyük bir kısmını, pek çok kalabalığı."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının azlığın (kılletin) mutlak zıddı olarak çokluk, yığın, bereket veya sayısal üstünlük olduğunu belirtir. Azabın (veya duyarsızlığın) istisnai bir azınlığa değil, ürkütücü bir çoğunluğa hitap ettiğini gösterir.
Minel (مِنَ)
Arapçada "den/dan, içinden" anlamı veren ve bütünden parçayı ayıran (teb'îziyye) harf-i cerdir.
Cinni (الْجِنِّ)
Kelimenin etimolojik kökü cim-nun-nun harflerine dayanır. "Cinlerden, o görünmez/gizli varlıklardan."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, şuurun veya nesnenin karanlıkta kalıp gözden bütünüyle kaybolması (örtünmesi) olduğunu belirtir. Aklın örtülmesine (deliliğe) "cünûn", bebeğin anne karnında gizlenmesine "cenin", toprağı ağaçlarla örten bahçeye "cennet", gözle görülmeyen o dumansız ateş varlıklarına da "cin" denmesi tamamen bu "örtülü/gizli olma" kökündendir.
Vel İnsi (وَالْإِنْسِ)
Kelimenin etimolojik kökü hemze-nun-sin harflerinden oluşur. Başındaki "ve" bağlaçtır. "Ve insanlardan."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının vahşetin, kaçışın ve yabancılığın mutlak zıddı olarak; bir arada yaşamak, sosyalleşmek, görünür olmak, evcilleşmek ve ünsiyet kurmak (yakınlaşmak) olduğunu belirtir. İnsanın cinne (görünmeyene) karşı görünürlüğü ve sosyal doğasıdır.
Lehüm (لَهُمْ)
Arapçada mülkiyet ve tahsis bildiren "lâm" (onların, onlar için) harf-i ceri ve "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onların vardır, onlara aittir." (Cümle başında gelerek öne geçmiş haber olur).
Kulûbün (قُلُوبٌ)
Tekili "kalb" olan kelimenin etimolojik kökü kaf-lam-be harflerine dayanır. Muahhar mübtedadır (sonradan gelen özne). "Kalpleri, yürekleri (vardır)."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek, tersyüz etmek, döndürmek ve değişmek olduğunu belirtir. Kalp, insanın içinde sürekli hareket eden, karardan karara savrulan, dönen ve inanç/duygu merkezini oluşturan o manevi ve fiziksel organdır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın felsefi antropolojisinde "Kalp" kavramının sıradan bir kan pompası olmadığını tahlil eder. Kuran'da Kalp (kulûb); modern Batı felsefesindeki "akıl" (intellect) kavramını da içine alan; sadece hissetmenin değil, aynı zamanda düşünmenin, idrakin, kararın, imanın ve kâinatın hakikatini kavramanın o mutlak, sezgisel ve varoluşsal merkezidir.
Lâ Yefkahûne (لَا يَفْقَهُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü fe-kaf-he harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. Üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "Kavramazlar, idrak etmezler, derinden anlamazlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi yarmak, açmak, bir meselenin sırrına, içyüzüne ve derinliğine nüfuz edecek ince bir anlayışa sahip olmak (fıkıh) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fıkh" kavramının sadece zahiri bir bilgi (ilim) olmadığını; var olan bir ipucundan, görünmeyen gizli bir gerçeği çıkarsayabilme kabiliyeti, hakikatin o ince ve derin damarlarına inen "entelektüel ve ruhsal kavrayış" olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, "Kalpleri vardır ama onlarla kavramazlar" (Lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ) diyalektiğini Geç Antik Çağ'ın zihin felsefesi (cognitive philosophy) ekseninde derinlemesine okur. Kuran, insanın hakikati idrak edememesini bir "bilgi eksikliği" (ignorance) olarak değil, bir "organ işlevsizliği" olarak teşhis eder. Onlara bir idrak donanımı (kalp) verilmiştir, ancak onlar bu organı (fıtratı) kibre, hevese veya dünyaya öylesine köreltmişlerdir ki, aletin asıl işlevi olan "ilahi gerçeği okuma/fıkhetme" yazılımı bütünüyle çökmüştür. Sahip olmak, kullanabilmek anlamına gelmez.
Bihâ (بِهَا)
"Onunla." Bâ harf-i ceri ve kalplere (akılsız çoğul) dönen "hâ" zamiri. "O kalplerle (idrak etmezler)."
Ve Lehüm (وَلَهُمْ)
"Ve yine onların vardır."
A'yünün (أَعْيُنٌ)
Tekili "ayn" olan kelimenin etimolojik kökü ayn-ye-nun harflerinden oluşur. "Gözleri."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının görme organı (göz), bir şeyin en kıymetli kısmı, yeryüzünden kaynayan su gözesi (pınar) ve casus olduğunu belirtir.
Lâ Yübsırûne (لَا يُبْصِرُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü be-sad-ra harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. İf'al babında, üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "Göremezler, basiretle algılayamazlar, vizyondan yoksundurlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi aydınlıkta, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde net olarak görmek, kesin bir bilgiye (ilme) ve şuura sahip olmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "basar / basiret" eyleminin Kuran'da sıradan bir göz/retina eylemi (rü'yet) olmadığını; bakan kişinin nesnenin sadece dış yüzeyini değil, onun hakikatini, hikmetini ve ibretini kalp gözüyle, mutlak bir idrakle (basiretle) algılaması olduğunu açıklar. Onlar fiziken kör değillerdir; ancak baktıkları evrende Allah'ın kudretini "görme" (basiret) yetenekleri bütünüyle felç olmuştur.
Bihâ (بِهَا)
"Onlarla (o gözlerle göremezler)."
Ve Lehüm (وَلَهُمْ)
"Ve yine onların vardır."
Âzânün (آذَانٌ)
Tekili "üzün" olan kelimenin etimolojik kökü hemze-zel-nun harflerinden oluşur. "Kulakları."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının işitme organı (kulak), bir şeye kulak vermek, bilmek, izin vermek ve bir durumu yüksek sesle başkalarına duyurmak (ezan) olduğunu belirtir.
Lâ Yesmeûne (لَا يَسْمَعُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü sin-mim-ayn harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "İşitmezler, duymazlar, kulak asmazlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sesi algılamak ve duyulan söze itaat/kabul ile icabet etmek olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, bu sağırlık (Lâ yesmeûne) teşhisini Kuran'ın "iletişim ve algı" psikolojisinde tahlil eder. Fiziksel olarak sese karşı sağır değillerdir; onlara okunan ayetleri (vahyi) kulak zarları titreyerek duyarlar, ancak o sözün ahlaki muhtevasını kendi içsel sistemlerine indirmeyi (kabul ve itaati) reddettikleri için ontolojik olarak "sağır" hükmündedirler. Vahiy, frekans olarak ulaşır ama ahlak olarak içeri giremez.
Bihâ (بِهَا)
"Onlarla (o kulaklarla işitmezler)."
Ülâike (أُولَٰئِكَ)
Arapçada "işte onlar, şunlar" anlamına gelen ve o idraksiz kitleyi işaret eden uzaklık/çoğul ism-i işaretidir.
Kel En'âmi (كَالْأَنْعَامِ)
Tekili "neam" olan kelimenin etimolojik kökü nun-ayn-mim harflerine dayanır. Başındaki "kef" teşbih (gibi, benzetme) edatıdır. "Hayvanlar gibidir, o yayılan sağmal davarlar (sürüler) gibidir."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının yumuşaklık, rahatlık, iyilik/nimet ve insanların faydalandığı otlayan sürü (deve, koyun, sığır) olduğunu belirtir.
Michael Cook, ayetteki bu muazzam benzetmeyi "Teolojik Zoomorfizm (İnsanın Hayvanlaşması)" bağlamında derinlemesine okur. Allah o duyarsız kitleyi yırtıcı bir aslana veya kurnaz bir tilkiye değil, evcilleştirilmiş, sadece önüne konan otu yiyen, tehlikeyi idrak edemeyen ve güdüleriyle hareket eden "sağmal davarlara/sürülere" (en'âm) benzetir. Neden? Çünkü inek veya deve de görür (a'yün), duyar (âzân) ve beyni (kalbi) vardır; ancak onlar bu organları ufkun ötesini idrak etmek için değil, sadece biyolojik bir "hayatta kalma, yeme ve çoğalma" mekanizması olarak kullanırlar. Vahyi reddeden insan; akıl, ahlak ve şuur melekelerini devre dışı bıraktığında, organik olarak "yiyip içen ve güdüleriyle yaşayan bir hayvan sürüsü" seviyesine gerilemiş demektir.
Bel (بَلْ)
Arapçada "bilakis, tam aksine, hayır öyle değil" anlamlarına gelen, önceki hükmü iptal edip veya daha da ileriye taşıyarak gerçeği çok daha sarsıcı bir boyuta yükselten idrap (dönüş) edatıdır.
Hüm (هُمْ)
"Onlar." (Munfasıl/ayrık zamir).
Edallü (أَضَلُّ)
Kelimenin etimolojik kökü dat-lam-lam harflerine dayanır. İsm-i tafdîl (kıyas/en üstünlük) formundadır. "Çok daha sapkındırlar, yoldan daha da çıkmışlardır, çok daha aşağıdırlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının doğru yoldan (veya hedeften) sapmak, kaybolmak, yitip gitmek ve "hidayetin" (rotanın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu "Bel hüm edallü" (Bilakis onlar hayvandan daha sapkın/daha aşağıdırlar) retoriğini muazzam bir "Ahlaki Ontoloji ve Liyakat" felsefesi olarak tahlil eder. İnsan nasıl hayvandan daha aşağı (edall) olabilir? Çünkü hayvan (en'âm), kendisine verilen o sınırlı yaratılış fıtratına (güdüsüne) bütünüyle sadıktır; o zaten düşünmek veya felsefe yapmakla mükellef değildir, görevini eksiksiz yapar. Ancak insan, kendisine evreni, kâinatı, hakkı ve batılı ayırt edecek o devasa "Akıl, İrade ve Kalp" donanımı lütfedildiği halde; kendi hür iradesiyle bu muazzam donanımı çöpe atıp bir hayvan seviyesine inmeyi seçmiştir. Hayvan donanımsız olduğu için hayvan kalır; insan ise donanımlı olduğu halde kendi iradesiyle insanlık rütbesini reddettiği (ve ahlakı parçaladığı) için o masum hayvandan fersah fersah daha "sapkın, kör ve aşağılıktır" (edall).
Ülâike (أُولَٰئِكَ)
"İşte o (hayvandan da aşağı olan) kimseler var ya." Cümlenin fâil/mübteda formunu tekrar kurarak nihai teşhisi vurur.
Hümül (هُمُ)
Arapçada "onlar" anlamına gelen üçüncü çoğul şahıs zamiridir. "Zamir-i fasl" (ayırma/hasr zamiri) olarak cümleye mutlak bir vurgu ve sınırlama katar. "Sadece ve sadece onlardır, onların ta kendileridir."
Ğâfilûn (الْغَافِلُونَ)
Tekili "ğâfil" olan kelimenin etimolojik kökü ğayn-fe-lam harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve o muazzam ontolojik iflas tablosunun sarsıcı kapanış kelimesidir. "Gafiller, habersiz olanlar, şuursuzluğa batanlar, (fıtratının) üstünü örtenler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin üzerinin örtülmesi, idrakin kapanması, var olan bir gerçeği dikkatsizlik yüzünden unutmak, cehalet ve uyanıklığın (şuurun/teyakkuzun) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "gaflet" kavramının Kuran'da sıradan bir dalgınlık veya uyku hali olmadığını; insanın, etrafında bas bas bağıran ilahi hakikate, kendi varoluş amacına ve ahlaki sorumluluğuna karşı "kasti bir şuursuzlukla" gözünü, kulağını ve kalbini kör etmesi (kendini uyuşturması) olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu "Ülâike hümül ğâfilûn" (İşte gafillerin ta kendileri onlardır) şeklindeki kapanışını bir "Varoluşsal Çürüme ve Şuur İptali" felsefesi olarak derinlemesine okur. İnsanı insan yapan şey biyolojik yapısı değil, kâinata bakan "şuurudur" (teyakkuzudur). Kulak, göz ve kalp sadece bu şuurun (uyanıklığın) aletleridir. Bu aletleri köreltenler, sadece bir bilgiyi kaçırmış olmazlar; onlar bizzat varlık sahasındaki uyanıklıklarını (haysiyetlerini) kaybederek "Gaflet" denen o dipsiz komaya (ontolojik karanlığa) düşerler. Kuran, gerçeği reddedenlerin aslında ateist veya akıllı argümantatörler değil; sadece kendilerine verilen o muazzam idrak mekanizmalarının fişini kendi elleriyle çeken "şuursuz gafiller/uyurgezerler" olduğunu deşifre ederek ayeti mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla