وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّـبَعَ هَوٰيهُۚ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِۚ اِنْ تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ اَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَثْۜ ذٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 176. Ayet
Daralt
X
-
Eğer biz isteseydik o kişiyi delillerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü. İşte böylesinin hali, kovsan da bıraksan da hep dilini çıkarıp soluyan köpeğin haline benzer. Ayetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir. Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler.
İlahi İradenin Kapsamı
Eğer biz isteseydik o kişiyi bunlarla yüceltirdik. Katade şöyle demiştir: Eğer biz isteseydik o kişiyi bunlarla yüceltirdik. Doğru yolu gösteren ayetleriyle. Bu durumda ona karşı şeytanın bir etkisi olmazdı. Fakat Cenab-ı Hak kullarından dilediğini imtihan etmektedir. O kişiyi bunlarla yüceltirdik. Onu korurduk ki bunlardan sıyrılıp çıkmasın ve bunları yalanlamasın. Yani eğer isteseydik bunlarda onu başarılı kılardık ki bunlarla amel etsin. Yahut şöyle de denilebilir: Eğer isteseydik onu korurduk da seçtiğini tercih etmezdi. Fakat Cenab-ı Hak, onun, bunu tercih edeceğini ve buna meyledeceğini bildiğinden onu korumamış ve başarılı kılmamıştır. Nasıl olursa olsun bu ayet, Mutezile'ye karşı bir delildir. Çünkü Cenab-ı Hak eğer dileseydi onu yücelteceğini bildirmiştir. Dolayısıyla O'nda yüceltme dilemesi (meşiet) vardı. Sonra da yüceltmediğini bildirdi. Eğer onu yüceltseydi söz konusu kişi hakkında dini yönden bu daha yararlı (aslah) olurdu. Bu durum, Cenab-ı Hakk'ın din konusunda en yararlı olmayanı yapabildiğini göstermektedir. Mîltezile alimleri ise şöyle demektedirler: Buradaki dileme (meşiet), icbar altında bırakma ve zorlama dilemesidir, tercih dilemesi değildir. Fakat bizim belirttiğimiz zorlama ve icbar altında bırakma durumunda imanın, iman olarak değerlendirilmeyeceği meselesine gelince konuyla ilgili bir anlamı yoktur. Bu bir yüceltme olmaz, dolayısıyla sözleri geçersiz olur.
Fakat o yeryüzüne saplanıp kaldı. Bu, belirttiğimiz durumdur. Cenab-ı Hak, onun dünyaya saplanıp kalacağını ve ona meyledeceğini bildiğinden onu korumamış ve yüceltmemiştir. Yeryüzüne saplanıp kaldı mealindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Dünyada yaşadı demektir. Aynı şekilde Kisai demiştir ki: Onların (Araplar'ın) sözünde "ihlad" (اخلاد) bir şeye dayanma ve yönelme demektir. Ebu Ubeyde şöyle demiştir: Bu, bir şeye bağlılıktır. Fakat o yeryüzüne saplanıp kaldı, hevesinin peşine düştü mealindeki beyanda şuna delil vardır: Allah'ın saptırması ve onu korumaması, kuldan Allah'a muhalefet etmeye, O'na uymayı terketmeye ve hevaya uymaya ve meyletmeye yöneldiğinde gerçekleşir.
O yeryüzüne saplanıp kaldı. Cenab-ı Hak, burada yeryüzü ifadesini kullandı. Bunun dünyadan kinaye olarak kullanılmış olması mümkündür. Tıpkı "dünya hayatının aldattığı" mealindeki ilahi beyanda olduğu gibi. Bunun, zillet ve aşağılık bir durumda bulunmaktan kinaye olması da mümkündür. Çünkü bütün hayır ve bereketin gökten gelmesi talep edilir. Onlar bunu istediklerinde zilleti ve aşağılığı tercih etmiş olurlar.
Hevesinin peşine düştü. İşte böylesinin hali, köpeğin haline benzer. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu kMirin örneğidir. Köpeğin kalbinin öldürülmesi gibi onun da kalbi öldürülmüştür. Cenab-ı Hak "ne kötü bir durum!" diye buyurmuştur. Allah doğruyu söylemiştir. Ne de kötü bir durumdur! Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki iyice düşünürler. Allah'ın vermiş olduğu meselleri düşünür, tefekkür eder ve aklederler. Hasan-ı Basri bu görüşü benimsemiştir. Katade şöyle demiştir: Bu kMirin örneğidir. Köpeğin kalbinin öldürülmesi gibi onun kalbi de ölüdür. Diğerleri şöyle demiştir: Ayetleri yalanlayanın köpeğe benzetilmesinin benzetme yönü şudur: Köpek, adeti üzere en ufak şeyi dahi elde etmek için herkese boyun eğer ve itaat eder. Ondan bir şey elde ettikten sonra bu konuda başına gelen zilleti ve aşağılanmayı önemsemez. Kafirin ve ayetleri yalanlayanın durumu da böyledir; dünyadan bir şey elde ettikten sonra başına gelen zillet ve aşağılanmayı önemsemez. Yine köpeğin durumuna benzetme yönü şu olabilir: Zira leş elde ettiklerinde üstüne atılmak, köpeklerin adetindendir ki seslenildiğinde ve çağrıldıklarında aldırmaz ve yönelmezler. Bu kMirin durumu da böyledir. Her türlü leşe atılır ve eğilir; çağrıldığı ve davet edildiği şeye ise yönelmez.
Kovsan dilini çıkarıp solur. "Yelhes" (يلهث), yani dilini çıkarır ve şiddetli bir şekilde nefes alıp verir. Bıraksan da dilini çıkarıp solur. -En doğrusunu Allah bilir ya- bunun anlamı şudur: Köpek susadığında ve acıktığında dilini çıkarıp solur; susayıp acıkınadığında da aynı şekilde dilini çıkarıp solur. Kafirin durumu da böyledir; bir sıkıntıya maruz kalsa da kalmasa da buna meyleder ve bunu tercih eder. Yahut buna benzer bir anlama gelebilir.
Ayetlerimizi yalan sayan topluluğun durumu işte böyledir. Yüce, Aziz ve Celil olan Allah, kafiri bir kere köpeğe benzetirken bir defa ölüye, bir defa köre, bir defa toprağa, diğer bir defa da hayvanlara ve benzeri varlıklara benzetmiştir. Bu benzetmelerin yapılması belirttiğimiz anlamları içermelerinden dolayıdır.
Şimdi sen bu kıssayı anlat, umulur ki şöyle olurlar. Bu, onlara (yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz kimsenin haberini oku mealindeki ilahi beyandır. Cenab-ı Hak, geçmiş ümmetierin haberlerini bunlara anlatmasını elçisine emretmiştir ki Hfirler için bir yasaklama ve uyarı olsun. Böylelikle yaptıklarından dolayı ötekilerin başına gelenleri bilsinler ki onların yaptıklarının benzerinden kaçınsınıar. Ayrıca bu durum müminler için bir öğüt ve hatırlatma olsun. Bu, "kötülükten sakınanlar için öğütler" mealindeki ilahi beyan gibidir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Lev (وَلَوْ)
Arapçada "ve" atıf (bağlaç) harfi ile imkânsızlık veya şart bildiren "lev" (eğer, şayet, farz edelim ki) edatının birleşimidir. Olayın olası farklı bir senaryosuna kapı aralayarak teolojik bir varsayımı başlatır.
Şi'nâ (شِئْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü ş-y-e (şın-ye-hemze) harflerine dayanır. Geçmiş zaman birinci çoğul şahıs (biz) fiilidir. "Biz dileseydik, biz irade etseydik."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının kasti olarak bir şeyin var olmasını (veya gerçekleşmesini) irade etmek (meşîet), bilinçli bir yönelim ve tercih olduğunu belirtir. Kurtuluşun ve yükselişin Allah'ın kasti iradesine bağlı olduğunu vurgular.
Le Rafa'nâhü (لَرَفَعْنَاهُ)
Kelimenin etimolojik kökü r-f-a (ra-fe-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "lâm" şartın cevabını pekiştiren tekit harfidir. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ve "hü" (onu) nesne zamiriyle birleşmiştir. "Elbette onu yüceltirdik, kesinlikle onu yukarıya kaldırırdık."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi aşağıdan (süfli olandan) yukarıya doğru kaldırmak, makam veya fiziksel olarak yüceltmek ve alçalmanın (vaz') mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ref" eyleminin Kuran'da sıradan bir fiziksel kaldırma değil; insana verilen ilahi bilgi (ayetler) sayesinde onun ahlaki, teolojik ve ontolojik olarak şereflendirilmesi, melekût (yücelik) alemine doğru manen "yükseltilmesi" olduğunu açıklar.
Bihâ (بِهَا)
Arapçada vasıta (ile) bildiren "bâ" harf-i ceri ve "hâ" (onunla) zamirinin birleşimidir. Zamir, bir önceki ayette o kişiye verilen "ayetlere" döner. "O ayetlerle (onu mutlaka yüceltirdik)." Yücelmenin tek vasıtası ilahi yasaya sadakattir.
Ve Lâkinnehû (وَلَٰكِنَّهُ)
Arapçada "ve" bağlacı, durumu tersine çeviren istidrak edatı "lâkinne" (fakat, ancak, lakin) ve "hû" (o) zamirinin birleşimidir. "Ancak o (kişi), fakat o..."
Ahlede (أَخْلَدَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-l-d (hı-lam-dal) harflerine dayanır. İf'al babında geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Ebediyen yapıştı kaldı, meyletti, yerinden hiç ayrılmamacasına çakıldı."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin olduğu yerde sonsuza dek kalıcı olması (hulûd), değişmemesi, bozulmaması ve bulunduğu yere sımsıkı yapışıp orayı terk etmemesi olduğunu belirtir. Dünyaya veya toprağa "ahlede" diyen bir adam, boynunu büküp oraya kalıcı olarak saplanmış demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihlad" eyleminin Kuran'da insanın ebediyeti (bekâyı) Allah katında veya yüce ufuklarda (ref') aramak yerine; yanılgıya düşerek fani dünyaya kalıcıymış gibi sarılması, sonsuzluğu maddeye saplanarak elde edeceğini sanması olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (ahlede) muazzam bir "Dünyevileşmenin Ontolojik Çöküşü" olarak tahlil eder. O kişi ayetlerin zırhından (insilâh) sıyrılmıştı. Allah onu o ayetlerle "yükseltmek" (rafa'nâ) isterken; o, ilahi bir yükselişi reddederek ağırlaşmış, kendi ağırlığıyla yeryüzünün dibine doğru düşmüş ve bütünüyle maddeye (kâra, şehvete, toprağa) "çakılıp kalmıştır" (ahlede). İnsanın ilahi bilgiyi reddetmesi, onu havada bırakmaz; yerçekimi gibi onu en sefil ve maddi boyuta sonsuza dek çiviler.
İlel (إِلَى)
Arapçada "e/a doğru" anlamında yönelme (intihâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir. Çakılıp kalmanın/meyletmenin yönünü gösterir.
Ardı (الْأَرْضِ)
Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerinden oluşur. "Yeryüzüne, toprağa, yere."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın ayak bastığı zemin, aşağıda olan mekân ve göğün (semânın) mutlak zıddı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak semantiğinde bu "Arz ve Sema (veya Yücelik)" diyalektiğini sarsıcı bir varoluşsal analizle inceler. Arz (toprak), burada sadece gezegenin adı değildir; ruhaniyetin, vahyin ve yüceliğin zıddı olan o boğucu materyalizmin, gelip geçici menfaatlerin (arad) ve süfli/hayvani boyutun sembolüdür. O kişi, ilahi ayetlerin kanatlarıyla semavi olana "yükselmek" yerine; tıpkı bir solucan gibi çamura, toprağa (maddeye) yönelmiş ve yeryüzüne çakılmayı tercih etmiştir.
Vettebea (وَاتَّبَعَ)
Kelimenin etimolojik kökü t-b-a (te-be-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İfti'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Ve tabi oldu, peşinden gitti, izini sürdü."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birinin ayak izini sürmek, arkasından yürümek ve ona boyun eğerek rotasına girmek olduğunu belirtir.
Hevâhü (هَوَاهُ)
Kelimenin etimolojik kökü h-v-y (he-vav-ye) harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir ve "hü" (onun) zamiriyle tamlamadır. "Kendi hevasının, kişisel hevesinin, kuralsız nefsi arzularının."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesnenin yüksekten aşağıya, boşluğa doğru hızla düşmesi, uçurum ve insanın aklını/kalbini esir alan gelip geçici kör edici arzu (heva) olduğunu belirtir. Hevesin peşinden gitmek, aslında bir "düşüş" eğilimidir.
Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kavramının insanın, aklı ve ilahi yasayı devreden çıkararak, sadece bedensel iştahının, hırsının ve o anki bencil duygularının (rüzgar gibi esen anlık heveslerinin) kölesi olması olduğunu açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hevâ" kelimesini ayetteki "ahlede ilel ard" (yere çakıldı) eylemiyle birleştirerek tahlil eder. Heva, köken olarak "aşağıya/boşluğa düşmek" demektir. Kâinatın Yaratıcısı o insana ayetleri vermişti, ancak o ayetleri reddedip yere (maddeye) çakıldı ve sadece kendi "hevasının" (düşük arzularının) peşinden gitti. Bu, teolojik bir kuraldır: İnsan Allah'a kul olmayı (ayetlere tabi olmayı) bıraktığı an özgürleşmez; tam aksine kendi bencil arzularının, kibirlerinin ve dünyevi ihtiraslarının (hevasının) rezil bir tutsağına (kölesine) dönüşür.
Fe Meselühû (فَمَثَلُهُ)
Kelimenin etimolojik kökü m-s-l (mim-se-lam) harflerine dayanır. Başındaki "fe" sonuç bağlacıdır. "İşte onun misali, onun durumu, onun ibretlik hali."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının iki şeyin birbirine benzemesi, bir nesneyi zihinde canlandırmak için ona tıpatıp uyan başka bir örnek getirmek ve şaşırtıcı/ibretlik sıfat olduğunu belirtir.
Ke Meselil (كَمَثَلِ)
"Ke" (gibi) teşbih edatı ve aynı m-s-l kökünden gelen ismin birleşimidir. "Şunun misali gibidir, şunun durumuna benzer."
Kelb (الْكَلْبِ)
Kelimenin etimolojik kökü k-l-b (kef-lam-be) harflerinden oluşur. Tamlamanın sonudur. "Köpeğin."
İbn Fâris, bu kökün o bilinen havlayan, ehlileşebilen ancak şiddetli bir iştaha/saldırganlığa sahip hayvanın ismi olduğunu belirtir. Ayrıca "kalab" (köpek hastalığı/kuduz) ve şiddetli susuzluk anlamları da bu kökle ilişkilidir.
Michael Cook, Kuran'ın hayvan sembolizmini (zoomorfizm) derinlemesine inceler. Bir önceki kıssada cumartesi yasağını çiğneyenler "maymuna" (kıradeten) benzetilmişti (şuursuz taklit ve bedensel iştah). Burada ise ilahi ayetleri bilip de onları menfaati için terk eden o elit din adamı (veya alim), "köpeğe" benzetilir. Neden köpek? Köpek, zeki ve sadık olabilen bir canlıdır ancak önüne bir kemik atıldığında veya hırsı kabardığında bütün o asaletini yitirir; doyumsuzdur, sürekli nefes nefesedir ve iştahının esiridir. Hakikati bilip de ona ihanet eden kişinin karakteri; o asaletini (ayetleri) bir kemiğe (hevasına/dünyaya) satmış bir açgözlülüğün ta kendisidir.
İn Tahmil (إِنْ تَحْمِلْ)
Kelimenin etimolojik kökü h-m-l (ha-mim-lam) harflerine dayanır. Şart edatı "in" (eğer) ve ikinci tekil şahıs (sen) muzari fiilidir. "Eğer ona yüklensen, üzerine gitsen, onu kovalasan."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir ağırlığı kaldırmak, sırtta taşımak ve birinin üzerine şiddetle gitmek (hamle yapmak) olduğunu belirtir.
Aleyhi (عَلَيْهِ)
"Onun üzerine (o köpeğin üstüne)."
Yelhes (يَلْهَثْ)
Kelimenin etimolojik kökü l-h-s (lam-he-se) harflerine dayanır. Şartın cevabı olarak cezimli (meczum) üçüncü tekil şahıs muzari fiilidir. "Dilini sarkıtıp nefes nefese solur."
İbn Fâris, bu kökün temel ve spesifik anlamının köpeğin susuzluktan, sıcaktan veya yorgunluktan dilini dışarı çıkararak hızlı hızlı ve sesli bir şekilde (ıztırapla) soluması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lehes" eyleminin doğadaki diğer hayvanların solumasından farklı olduğunu; köpeğin içindeki o hararetin, tatminsizliğin ve doyumsuzluğun o bitmek bilmeyen çirkin ve ıztıraplı dışavurumu olduğunu açıklar.
Ev (أَوْ)
Arapçada "veya, yahut" anlamlarına gelen bağlaçtır. İkinci durumu (alternatifi) bağlar.
Tetrukhü (تَتْرُكْهُ)
Kelimenin etimolojik kökü t-r-k (te-ra-kef) harflerine dayanır. İkinci tekil şahıs (sen) muzari fiili ve "hü" (onu) zamirinin birleşimidir. "Yahut onu kendi haline bıraksan, ona hiç dokunmasan."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi kendi haline terk etmek, ondan uzaklaşmak, ilişiği kesmek ve ilgilenmemek olduğunu belirtir.
Yelhes (يَلْهَثْ)
"Yine dilini sarkıtıp nefes nefese solur."
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu muazzam "Köpeğin soluması" (yelhes) diyalektiğini, "Tatminsizliğin ve Hırsın Psikolojik Anatomisi" olarak derinlemesine tahlil eder. Ayetleri terk edip dünyaya (toprağa) çakılan kişinin ruh hali, o köpeğin fizyolojik krizine denktir. Üzerine gitseniz de solur, kendi haline bıraksanız da solur. Neden? Çünkü o soluma (lehes) dışsal bir tehlikeden değil, içerideki bitmek bilmeyen bir "susuzluk ve hırstan" (doyumsuzluktan) kaynaklanır. İlahi hakikati satarak dünyalık kâr elde eden kişi, hiçbir zaman sükûnet bulamaz. Saraylara da girse, milyonlara da sahip olsa (kendi haline bırakılsa da); içindeki o "dünya sevgisi ve açgözlülük" harareti asla sönmez. Tıpkı dili dışarıda, gözü hep bir kemikte olan ve durmaksızın soluyan o huzursuz hayvan gibi; o dejenere ruh da daima hırsla, panikle ve tatminsizlikle ebedi bir ıztırap (soluma) içinde kıvranıp duracaktır.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Arapçada "işte bu, şu" anlamına gelen ism-i işarettir.
Meselül (مَثَلُ)
"Misalidir, örneğidir."
Kavmil (الْقَوْمِ)
k-v-m (kaf-vav-mim) kökünden gelir. "O kavmin, o halkın." Bireysel kıssayı (o alimi) kolektif bir sosyolojiye bağlar.
Ellezîne (الَّذِينَ)
"O kimseler ki."
Kezzebû (كَذَّبُوا)
Kelimenin etimolojik kökü k-z-b (kef-zel-be) harflerine dayanır. Tef'îl babında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Yalanladılar, asılsız saydılar, kasten reddettiler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gerçeğin (sıdkın) mutlak zıddı olması, var olan bir gerçeğin üstünü asılsız bir kurguyla örtmek ve sözün gerçeğe uygun düşmemesi olduğunu belirtir.
Bi Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)
"Bizim ayetlerimizi." Bâ harfiyle fiilin nesnesi konumundadır. Sadece bir şahsın değil, ayetleri (menfaati için) reddeden bütün bir kavmin durumunun o soluyan köpeğe benzediğini ilan eder.
Faksusıl (فَاقْصُصِ)
Kelimenin etimolojik kökü k-s-s (kaf-sad-sad) harflerine dayanır. Başındaki "fe" sonuç bağlacıdır. İkinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. "Öyleyse anlat, (onların) izini sür, hikayelerini aktar."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin (veya bir insanın) yeryüzünde bıraktığı izi adım adım takip etmek, arkasından gitmek ve bir bütünden makasla keserek parça (kıssa) çıkarmak olduğunu belirtir. Habere/anlatıya kıssa denmesi, hatibin olayın izini tarih içinde adım adım sürmesindendir.
Râgıb el-İsfahânî, "kass" eyleminin sıradan bir masal anlatmak (hikâye) olmadığını; muhatabın ibret alması için, geçmişte yaşanmış o trajik olayların "ayak izlerini" zihinde yeniden canlandırmak olduğunu açıklar.
Kasasa (الْقَصَصَ)
Aynı k-s-s (kaf-sad-sad) kökünden mastar (veya cümlenin nesnesi) formudur. "O kıssayı, o (iz sürülen sarsıcı) ibretlik hadiseleri."
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'da Kuran'ın "Kıssa" kullanımını muazzam bir "Tarihsel Teoloji (Salvation History)" olarak inceler. Peygambere "Bu kıssayı anlat" (Faksusıl kasasa) denmesi; geçmişte helak olmuş veya köpekleşmiş (yozlaşmış) şahısların biyografisini sunmak için değildir. Kıssa, insanın kendi içindeki o karanlık potansiyelle (dünya hırsıyla) yüzleşmesini sağlayan, geçmişin cesetleri üzerinden bugünün ahlakını dirilten sarsıcı bir edebi "iz sürme" ve "yüzleştirme" seansıdır.
Leallehüm (لَعَلَّهُمْ)
Arapçada umut, beklenti ve ulaşılası nihai gayeyi (ta'lil) bildiren edattır. "Umulur ki onlar, ki böylece onlar, belki."
Yetefekkerûn (يَتَفَكَّرُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü f-k-r (fe-kef-ra) harflerine dayanır. Tefa'ul babında, üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı köpek misalinin mutlak kapanış kelimesidir. "Derin derin düşünürler, tefekkür ederler, zihinlerini çalıştırırlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının zihni çalıştırmak, bir meselenin özüne/derinliğine inmek için kafa yormak ve gerçeğin kabuğunu kırıp içine bakmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tefekkür" eyleminin Kuran'da sıradan bir bilgi birikimi veya yüzeysel bir okuma olmadığını; insanın gördüğü bir misal (köpek/dağ/deniz) üzerinden, o sembolün işaret ettiği metafizik ve ahlaki gerçeği (kendi kibrini ve doyumsuzluğunu) sarsıcı bir aydınlanmayla idrak etmesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Umulur ki tefekkür ederler" (Leallehüm yetefekkerûn) kapanışını muazzam bir "Kıssa ve Akıl Diyalektiği" olarak derinlemesine okur. Allah o sarsıcı ve tiksindirici "soluyan köpek" misalini ve ayetlerden sıyrılan (insilâh) alimin trajedisini sırf bir mitoloji olsun diye göndermemiştir. Bütün bu tarihi anlatıların (kasas) yegâne gayesi (lealle); vahyin muhataplarının, "Acaba bende de dünyaya karşı o köpeğinkine benzer bir doyumsuzluk (lehes) var mı? Ben de makam için ayetleri (fıtratımı) satıyor muyum?" diyerek kendi iç dünyalarında derin ve sancılı bir iç hesaplaşmaya (tefekkür) girmelerini sağlamaktır. Din, insanı ezberciliğe değil; zihnini kanatarak kendi hakikati üzerinde "tefekkür" etmeye çağıran bir uyanış eylemidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla