Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 175. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 175. Ayet

    وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ الَّـذ۪ٓي اٰتَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا فَانْسَلَخَ مِنْهَا فَاَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاو۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetlu ‘aleyhim nebee-lleżî âteynâhu âyâtinâ fenseleḣa minhâ feetbe’ahu-şşeytânu fekâne mine-lġâvîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlara (yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.

      Onlara (yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan kimsenin haberini oku. Müfessirler bu haber hakkında farklı görüşler ileri sürdü. Bazıları dedi ki: Bu kimse peygamberdi. Onlardan sıyrılıp çıkan. Yani nübüvvetten çıkmış ve onu inkar etmiştir. Fakat bu görüş, gerçeğe uzaktır. Cenab-ı Hakk'ın inkar edeceğini bildiği bir kimseye peygamberlik görevi vermesi veya ehil olmadığını bildiği halde böyle bir kimseyi vahyi için tercih etmesi imkansızdır. "Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir" mealindeki ilahi beyan bunu göstermektedir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu kişi Bel'am b. Baılra'ydı. Allah Teala ona ayetler vermişti, fakat o, bunları inkar etmiş ve bunlardan sıyrılıp çıkmıştı. Yine şöyle denilmiştir: Ona gizlenmiş olan isim verilmiştir ki bununla Rabb'inden istediği her şeye karşılık veriliyordu. Bazıları da şöyle demiştir: Bu kişi Ümeyye b. Ebu's-Salt'tı. Zira Hz. Peygamber (s.a.) onun hakkında "şiiri iman etti, kalbi ise inkar etti" buyurmuştur. Bazıları dedi ki: Ayet Ehl-i Kitab'ın münafıkları hakkında inmiştir. Cenab-ı Hak onlara ayetler vermişti. Onlar ise bunları inkar etmiş ve yalanlamışlardı. fakat biz bu ayetin kim hakkında indiğini bilmiyoruz. Bu, ayetleri inkar eden herkes hakkındadır. Bir kişi hakkında belirlemek veya hakkında nazil olduğuna dair birinin işaret edilmesi gerekli değildir. fakat şöyle deriz: Bu ilahi beyan, ayetleri inkar eden herkes hakkındadır. Onlardan sıyrılıp çıkan, bu beyanın onlardan çıkan, onlardan ayrılan, "onları terkeden" anlamlarına geldiği söylenmiştir. Bunların tümü birdir. Ayrıca onlardan sıyrılıp çıkan beyanı şu anlama da gelebilir: Yani onlar bunları bir defa kabul ettiler, kabul ettikten sonra da reddettiler. Yine şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar başlangıçta kabul etmemişlerdir ki bunlardan sıyrılıp çıkmış ve yalanlamış olsunlar.

      Hasan-ı Basri şeytanın takibine uğrayan beyanı hakkında şöyle demiştir: Şeytanın durumu onunla, sınamak ve güzel göstermek suretiyle yol arkadaşlığı arasındadır.

      Şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan. Bunda, insanın sapma tercihi ve ona meyli olmaksızın, Allanın kimseyi şeytana uymaya zorlamadığına ve onu saptırmadığına dair delil vardır. Nitekim onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimse diye buyurmuştur. Şüphesiz şeytan, bu kimseyi kendisinin sıyrılıp çıkmasından sonra takip etmiştir. Sonunda azgınlardan olan. Denildi ki: Bu kimsenin söz konusu vakitte azgınlardan olacağı Allah'ın ilmindeydi. Yine denildi ki: Sonunda azgınlardan olan. Yani azgınlardan oldu, zira ayetlerden sıyrılıp çıkmıştı. "el-Gavi" sapkın demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vatlü (وَاتْلُ)

        Kelimenin etimolojik kökü te-lam-vav harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İkinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. "Ona oku, peş peşe anlat, tilavet et."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin diğerinin arkasından gitmesi, peşine düşmesi ve onu takip etmesi olduğunu belirtir. Harflerin ve kelimelerin birbiri ardına dizilerek ve takip edilerek okunmasına da bu yüzden "tilâvet" denmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tilâvet" eyleminin Kuran'da sıradan bir okuma (kıraat) olmadığını; ilahi metinlerin, içindeki anlama, ahlaka ve düzene uyarak (yani metne eylemsel olarak da tabi olarak/peşinden giderek) yüksek bir şuurla okunması olduğunu açıklar.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        Arapçada "üzerine, onlara karşı" anlamında yönelme ve hedef bildiren "alâ" harf-i ceri ve "him" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Onlara, onların bizzat yüzlerine karşı."

        Nebee (نَبَأَ)

        Kelimenin etimolojik kökü nun-be-hemze harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir (mef'ul) ve tamlamanın ilk ögesidir. "Haberini, o büyük ve sarsıcı hadiseyi."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir yerden başka bir yere intikal eden, gelen ve muhatabı haberdar eden bilgi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kelimesi ile sıradan "haber" kelimesi arasındaki o sarsılmaz farkı derinlemesine açıklar. Kuran'da "nebe"; sıradan, önemsiz veya şüpheli günlük bilgiler için kullanılmaz. Nebe, tamamen doğru olan, yalan ihtimali barındırmayan, muhatabın hayatında büyük bir uyanışa (fayda veya korkuya) sebep olacak kadar devasa ve ağır (ontolojik) haberlerin adıdır.

        Angelika Neuwirth, "nebe" kavramını Geç Antik Çağ'ın edebi teolojisi (litürjik anlatı) bağlamında inceler. Peygambere "Onlara oku" (vatlü) denilen şey basit bir dedikodu veya tarihi bir magazin değil; inananların kalbini sarsacak, din felsefesinin kalbine oturan sarsılmaz bir "peygamberane bildiri / ibret vesikası" (nebe) olarak kodlanmıştır.

        Ellezî (الَّذِيَ)

        "O kimsenin (haberini) ki." İsm-i mevsuldür (ilgi zamiri). Bir sonraki cümleyle o meşhur ve trajik şahsın kimliğini niteler (tefsir geleneğinde bu kişinin Bel'âm bin Bâûrâ olduğu rivayet edilir, ancak Kuran ismini kasten gizler).

        Âteynâhü (آتَيْنَاهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü hemze-te-ye harflerine dayanır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ve "hü" (ona) nesne zamirinin birleşimidir. "Biz ona verdik, ona bizzat bahşettik."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir amaca yönelerek gelmek olduğunu; if'al babında (îtâ) ise bir malı, makamı veya lütfu muhataba onurlu ve doğrudan bir şekilde ulaştırmak (vermek) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "verme" eyleminin failinin (Âteynâ / Biz verdik) birinci çoğul şahıs formunda kullanılmasının, o kişiye verilen lütfun kendi zekâsından veya çabasından değil, tamamen kâinatın Yaratıcısı'nın yüce bir lütfu/ikramı olduğuna dair mutlak bir ontolojik tescil olduğunu açıklar.

        Âyâtinâ (آيَاتِنَا)

        Tekili "âye" olan kelimenin etimolojik kökü hemze-ye-ye harflerinden oluşur. Fiilin ikinci nesnesidir ve "nâ" (bizim) aidiyet zamiriyle tamlamadır. "Bizim ayetlerimizi, kanıtlarımızı, o ilahi işaretlerimizi."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bilinir kılan, meçhul olmaktan çıkaran kesin alamet, iz ve nişane olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran anlambiliminde "Âyet" kavramının sırf metinsel harfler olmadığını tahlil eder. O kişiye verilen ayetler; derin bir teolojik bilgi, evrenin hakikatini okuma kabiliyeti ve doğrudan doğruya ilahi sırların ona açılmasıdır. O, hakikati en çıplak ve en derin haliyle (ayetlerle) gören o imtiyazlı kimsedir.

        Fenseleha (فَانسَلَخَ)

        Kelimenin etimolojik kökü sin-lam-hı harflerine dayanır. Başındaki "fe" eylemin hemen gerçekleştiğini (ve şok ediciliğini) bildiren takibiye edatıdır. İnfi'al babında geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Ayetin en sarsıcı ve kritik kelimesidir. "Bunun üzerine sıyrılıp çıktı, soyunup attı, kabuğundan yırtılarak ayrıldı."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi kendisini kaplayan örtüsünden bütünüyle soymak, deriyi yüzmek ve elbiseyi bedenden söküp çıkarmak olduğunu belirtir. Yılanın derisini bırakıp ondan sıyrılmasına (insilâh) ve koyunun postunun yüzülmesine (selh) bu kökten isim verilir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "fenseleha" (sıyrılıp çıktı) fiilinin Kuran'daki edebi ve psikolojik şiddetini muazzam bir belagat şaheseri olarak derinlemesine inceler. Allah o kişiye ayetleri basit bir hediye olarak vermemiş; adeta o ayetler onun derisi, fıtratı ve bütün benliğini koruyan ontolojik bir zırh/elbise haline gelmiştir. Ancak o kişi, dünyevi bir heves uğruna, kendi canlı derisini (fıtratını/ayetleri) kanatarak, yırtarak ve tiksinerek üzerinden söküp atmış; yılanın kabuğunu terk etmesi gibi bütün dini/ahlaki benliğinden çırılçıplak soyunmuştur (insilâh).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (insilâh) dindarlığın iflası ve yozlaşma bağlamında tahlil eder. Bu kelime, basit bir "günah işleme" (hata) tasviri değildir. Bu; dini en iyi bilen, ilahi sırların zirvesine ulaşmış (belki de en büyük din adamı) olan birinin; kendi hür iradesiyle ahlakını ve imanını "kasten üzerinden yüzüp atmasını" anlatan en radikal "irtidat" (dinden/hakikatten çıkış) tablosudur. İnsilâh, insanın kendi elleriyle kendi insanlık haysiyetini (derisini) soymasıdır.

        Minhâ (مِنْهَا)

        "Den/dan" anlamına gelen "min" harf-i ceri ve ayetlere dönen müennes "hâ" zamirinin birleşimidir. "Ondan (ayetlerin içinden, o zırhtan)."

        Feetbeahüş (فَأَتْبَعَهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü te-be-ayn harflerine dayanır. Başındaki "fe" takibiye (sonuç) bağlacıdır. İf'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ve "hü" (ona) nesne zamiridir. "Bunun üzerine onu peşine taktı, arkasından ulaştı, onu yakaladı."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birinin ayak izini sürmek, arkasından koşup ona yetişmek, yakalamak ve peşinden gitmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, if'al babındaki (itbâ') formunun, kaçan birinin peşinden giderek ona bütünüyle yetişip musallat olmak manasına geldiğini açıklar.

        Şeytânü (الشَّيْطَانُ)

        Kelimenin etimolojik kökü şın-tı-nun (uzaklaşmak) veya şın-ye-tı (yanıp kavrulmak) harflerine dayanır. Cümlenin fâilidir (öznesidir). "Şeytan (ona yetişip musallat oldu)."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının haktan, rahmetten ve doğrudan bütünüyle uzaklaşmak (şatane) veya öfke ve kibrinden dolayı yanıp tutuşmak (şâta) olduğunu belirtir. İsyankâr, inatçı ve uzaklaştırılmış (recim) varlık.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini tahlil eder. Arapçadaki "Şeytân" kelimesinin, doğrudan Habeşçe (Ge'ez) "Śayṭān" ve Aramice/Süryanice "Sâṭânâ" kelimelerine dayandığını; "Tanrı'nın ve insanın asıl düşmanı, muhalif güç, iftiracı" anlamına geldiğini tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusundaki bu muazzam sıraya ("Feetbeahüş şeytân") dikkat çeker. Şeytan onu önce yoldan çıkarmamıştır. O, kendi hür iradesiyle, kibirle (veya hırsla) ayetlerin o koruyucu zırhından (derisinden) bizzat "sıyrılıp çıkmış" (insilâh), tabiri caizse manevi olarak çırılçıplak ve savunmasız kalmıştır. Şeytan ise, savunmasını kendi elleriyle yırtıp atan bu kurbanın bu açığını kollamış ve ancak o (ayetlerden koptuktan) sonra onun peşine takılarak (etbeahü) onu kıskıvrak yakalayıp kendi yörüngesine hapsetmiştir. İnsanı yıkan şeytan değil, insanın kendi fıtratından (ayetlerden) yüzülerek ayrılmasıdır; şeytan sadece o çırılçıplak bırakılmış bedeni teslim alır.

        Fe Kâne (فَكَانَ)

        Kelimenin etimolojik kökü kef-vav-nun harflerine dayanır. Başındaki "fe" netice bildiren bağlaçtır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs yardımcı fiilidir. "Böylece oldu, nihayetinde şu hale dönüştü."

        Minel (مِنَ)

        "Den/dan." Aidiyet ve parçası olma (teb'îz) durumunu bildirir.

        Ğâvîn (الْغَاوِينَ)

        Tekili "ğâvi" olan kelimenin etimolojik kökü ğayn-vav-ye harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve o sarsıcı trajedinin o mutlak kapanış kelimesidir. "Sapkınlardan, bütünüyle yoldan çıkanlardan, aklını ve yönünü yitirenlerden."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının inançta ve eylemde doğru yolu kaybetmek, cehalet, hüsran ve istikametten sapmak (ğayy) olduğunu belirtir. Bu kelime, sıradan bir hata değil, bilinçli ve karanlık bir yozlaşmadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayy" kavramının Kuran'da insanın doğruyu bulma ve fıtrata uyma kabiliyetini (rüşd/irşad) bütünüyle yitirmesi; kör, temelsiz ve yıkıcı bir cehaletin içine kendi kararıyla yuvarlanması durumu olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak semantiğinde bu kapanış kelimesini ("ğâvîn") muazzam bir "Ontolojik Düşüş (Degradation)" olarak tahlil eder. O kişi ayetin başında, ilahi sırları okuyan, Kâinatın Yaratıcısı'ndan doğrudan ayetler almış olan (âteynâhü âyâtinâ) en "seçkin, en aydınlık ve en üstün" mertebedeydi. Ancak sırf dünyevi bir heves uğruna o ilahi deriden sıyrıldığı (fenseleha) an; o aydınlık zirveden, yeryüzünün en sefil, en şuursuz ve şeytanın oyuncağı olmuş "sapkınlar/ahmaklar" (ğâvîn) çukuruna çakılmıştır. Bu ayet, ilme, ayetlere veya dindarlığa sahip olmanın tek başına kurtarıcı olmadığını; ahlaki sadakat kaybedildiğinde yeryüzündeki en büyük alimin bile anında en aşağılık sapkına (ğâvi) dönüşebileceğinin sarsılmaz ve evrensel fermanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X