Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 172. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 172. Ayet

    وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż eḣaże rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim żurriyyetehum veeşhedehum ‘alâ enfusihim elestu birabbikum(s) kâlû belâ(*) şehidnâ(*) en tekûlû yevme-lkiyâmeti innâ kunnâ ‘an hâżâ ġâfilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      172. Rabb'in ademoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? 'Elbette öyle! Tanıklık ederiz' dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, 'Bizim bundan haberimiz yoktu' demeyesiniz.

      173. Yahut 'Önce atalarımız Allah'a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin!' demeye kalkışmayasınız.

      Bezm-i Elest Meselesi

      Müfessirler Rabb'in ademoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp . . . mealindeki ilahi beyan hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Kimisi şöyle demiştir: Bu, Cenab-ı Hakk'ın Adem'i (s.a.) yarattığı vakit olmuştur. Onun soyundan yaratılacak olanları zerreler gibi çıkarmış ve şu beyanı onlara iletmiştir: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? Onlar da "elbette öyle" demişlerdir. Fakat bu konuda alimler ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı dedi ki: Onlar, benzerlerine sorumluluk yüklendiği bir algı düzeyine getirilmiştir. Bu, Hasan-ı Basri'nin görüşüdür. Bazıları da şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, bunu, bedenler olmaksızın ruhlara bildirmiştir. Kimisi de şöyle demiştir: Söz konusu arz olmaksızın Cenab-ı Hak iki grup yaratmış ve "Bunlar cennet içindir, gerisine bakmam; bunlar da cehennem içindir, gerisine aldırmam" diye buyurmuştur. Bazıları da şöyle demiştir: Onların dünyadaki ecelleri ve durumları üzerine hepsini ortaya çıkarmıştır. Bu kıssanın nasıl olduğuna veya zerrede fakirlik, zenginlik durumlarını nasıl gördüğüne yahut nasıl "şunlar buradadır gerisine bakmam" buyurduğuna ilişkin olarak en doğrusunu Allah bilir. Nitekim ben sizin Rabb'iniz değil miyim? mealindeki beyan onlara arz edildiğinde "bela" (بلى) cevabında birleşmişlerdir. Bu rivayetlerde özellikle halk kesimini ve bilgisi zayıf kimseleri bunları tebliğ etmekten korumayı daha gerekli ve faydalı; haberleri rivayet etmekten doğan şüphelerden ve onların iç yüzünü ortaya koymaktan uzak tutmayı gerekli gördük. Allah'tan helaki gerektiren şeylerden bizi korumasını, her dinleyenin kurtuluşunu sağlayan samimiyette bizi başarılı kılmasını, bütün şüphe ve şaşkınlıkları gidermesini diliyoruz, bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Bazı müfessirler ayetin yorumunda bugüne kadar olduğu ve kıyamete kadar devam edeceği üzere Adem'in (a.s.) neslinin durumunu, dölünden oluşturma ve rahimlerde yaratma şeklindeki bilinen durumu diye yorumlarnıştır; Cenab-ı Hakk'ın şu beyanlarında buyurduğu üzere: "İnsan neden yaratıldığına bir baksın. 0, atılan bir sudan yaratıldı. ° su, bel ve apış arasından çıkar". "Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra rahim duvarına asılı yumurtadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar örnrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır". "Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir". "Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır". Bunlar ve bunların dışında, insanın yaratılışının ilk aşamalarından son safhasına kadar devam eden süreçlerde Allah'ın delil gösterdiği hususlar başlangıcının mahiyeti ve her bir göz atışında bir halden diğerine geçişinde akıllara gizli kalan ve takdir etmekten aciz kaldığı fiillerdir. Ayrıca insanın yaratılışında muhteşem ve güzel bir düzen vardır ki insana, her gözün göreceği şekilde görsel yöntemlerden oluşan her türlü çareye başvurarak insanın bir nesneye böyle bir tasarımda bulunması insana bir görev olarak yüklense bundan kesinlikle aciz kalırdı, ki rahim içinde bunu üç karanlık nasıl yapabilsin? Zira onda akıl yürütme, işitme ve görme duyuları düzenlemiştir. Yaratılıştaki bütün hikmetleri kuşatmak insanda yarattığı ve onun aracılığıyla varetmiş olduğu her şeye onun hayalleri bile ulaşamaz. Bundan dolayı Cenab-ı Hak "Hatta kendinizde de [açık kanıtlar vardır]. Hiç görmüyor musunuz?" diye buyurmuştur. Bütün nesillere yönelik sözleşme işte bu sözü edilen hususları düşünmeye davettir ve kendileri bütün özellikleriyle yaratıp yöneten varlığın yaratılmışlar gibi olmaktan veya bir yaratığın onun zatını değerle ndir ip sınırlamaktan yüce olduğuna kendilerini şahit tutmaktır. İşte onları kendileri konusunda şahit tutmanın anlamı budur. Yani onları kendilerine karşı şahitler kılmıştır ki kendilerini düzenleyenin Rab'leri olduğunu, O'ndan başka Rabb'in ve O'nun bir benzerinin olmadığını bilsinler. İnsanın çocuğunu düzenlemekten aciz olduğu ve ebeveyninin sperm ve yumurtasında iken hangi halde bulunduğunu bilmediği herkesçe maruf olan nesiller aracılığıyla insanı yaratmasında, insan türünün ebeveyni sayesinde var olmadığını aksine alemlerin Rabb'i sayesinde var olduğunu bilmeye dair açıklama vardır. İnsanın ebeveyn vasıtasıyla yaratılışına ilişkin bilgi, onların Allah'ı bilmekten gafıl olduklarını söylemelerini engelleyicidir. Zira insanların her biri bunu bilmiştir. Bu bilme, kimsenin hatırlamayacağı vakitteki durumda iken gerçekleşmiş değildir.

      Bu yorumun birincisinden daha doğru olduğunun göstergesi, konuya dair önceki ayetlerin (siyak) işaret ettiği anlamdır. Bu ayetlerden biri şu ilahi beyandır: Rabb'in ademoğullarından aldı. Oysa görüşlerini belirtmiş olduğum kimselerin sözleri ise nesillerini Adem'in (a.s.) sırtından çekip alma şeklindedir. İkincisi sırtlarından anlamındaki beyandır. Halbuki ilk görüşü ileri sürenlerin sözlerinde 'Adem'in (a.s.) sırtından" şeklindedirm. Üçüncüsü, bizim bundan haberimiz yoktu dersiniz mealindeki beyandır. Yapılan yorumda ise "demeyesiniz" şeklindedir. Cenab-ı Hak nasıl onları bu sözü söylemekten sakındırsın? Oysa Allah zerreler halinde iken insanlardan hiç birini bu sözleşmeyi hatırlamayacaklarını ve bütün uyarı türleriyle uyarılsalar bile bunun onlar nezdinde kalıcı olmayacağını bilmiştir. Dördüncüsü yahut önce atalarımız Allah'a ortak koştu, biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz demeyesiniz diye mealindeki beyandır. İlahi huzurda vuku bulan bu sözleşme olayında zerreler halindeki insanların 'atalarımız şirk koştu, biz ise onlardan sonra gelen nesiliz' sözünü söylemelerini engelleyen bir durum vardır [ki o da söz konusu diyalogda insanlara atalarımız şirk koştu diye bir bildirimde bulunulmamış olmasıdır, bundan habersiz olan insanların böyle bir beyanda bulunması mümkün değildir]. Yine söz konusu rivayette "bunlar cehennemdedir, gerisine aldırmam" sözü belirtilir. Kur'an'da ise "bela" sözünde onların ikrarı birleştirilir. Bu, onların benimseyecekleri tevhit inancı kabul edilir. Halbuki Kur'an'da şu ilahi beyanlar vardır: "Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkar edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz", "Ey Rabb'imiz! diyecekler, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu?" Söz konusu rivayette beyan edilen olayın gerçek olması durumunda toplamda Kur'an'ın belirttiği sayıdan daha fazla ölüm ve hayatın ispatı vardır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Yine bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? 'Elbette öyle! Tanıklık ederiz' dediler mealindeki ilahi beyan hakkındaki ikinci yorum çeşitli yönlere açıktır. Ayetin başlangıcı olmasına gelince incelendiği takdirde işaret ettiğimiz anlama geldiği ortaya çıkar. Çünkü Cenab-ı Hak ademoğullarından sonra da sırtı ardından almayı belirtmiştir. Ademoğullarından sonra da sırtlarından alınan şey nutfelerdir. O da bel ve genital bölge arasından çıkan ve atılan bir sıvıdır. Kendileri hakkında onları şahit tutmuştu. Onları hangi unsurdan yarattığını ve ruh tamamlanıp insan olma durumu tamamlanıncaya kadar halden hale çevirdiğini onlara bildirdi. Şu da var ki Allah, insanın ilkin yaratılışının ebeveyninin yönetimi dışında cereyan ettiğini, var oluşunu devam ettirmesinin hiç bir şeyin kendisini aciz bırakmadığı ve her şeyi bilen bir yaratıcının düzenlenmesi sayesinde gerçekleştiğini bütün nesillere bildirdi, ta ki bunları bildirenin, kendilerini bu şekilde eğitenin, benzeri bulunmayan Rab'leri olduğunu ikrar etsinler. Dolayısıyla bu, kendilerine karşı Allah'tan gelmiş bir bildirmedir ; ayrıca yaratılış vasıtasıyla zürriyetlerden, kendilerini eğitenin ve Cenab-ı Hakk'ın düzenlemesine bağlı olarak aralarında vuku bulan olaylara kendilerini muktedir kılanın Allah olduğuna ilişkin bir şahitliktir. Yine yarın "bizim bundan haberimiz yoktu" demesinler diye böyle bir şahitlik yapılmıştır. Çünkü her akıl sahibi bunu ve kendisinin, anne-babası düzenlemesi sayesinde değil, Allah'ın varetmesiyle meydana geldiğini bilmiştir. Bu şahitlik, ebeveynlerden sonra gelen bir nesil olmaları bakımından anne-babalarının ortak koşmasını, kendilerine delil yaparlar diyedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkinci yorum, Allah'ın nesillerin durumundaki değişimi kendilerine göstermek suretiyle onları kendileri hakkında şahit tutmasıdır. Şu da var ki kendileri bu süreçlerden geçmişlerdir ve onların tabiatında olan her varlık bu düzenlemenin kapsamındadır. Bu nesilleri varedenin her şeyi bu şekilde varettiğini bilsinler de bir benzeri bulunmayan Rabb'in olmaksızın varoluş gerçekleştiğine dair şüpheleri ortadan kalksın, bu sayede gaf1et mazereti ve peşlerinden gelmeleri itibariyle ebeveynin inkarlarına tabi olma veya onları rahatça taklit etme gerekçesi yok olsun. Çünkü bütün mevcudatı varetmek insanların yönetim ve gücünün dışında bulunduğu ve başka bir varlığın düzenlemesine rucıl ettiği bilindiği için Allanın insanlara gösterdiği yaratma olayı bir istidIal noktası olur, ebeveynlerinin şirk koşma inancını onlara emretmesiyle yapılacak bir istidIal noktası oluşmaz.

      Evet anlamına gelen "bela" (بلى) ifadesi, konuşma yoluyla olabileceği gibi yaratılış bakımından da olabilir. Yaratılış cevabı, düşünme yoluyla olur. Konuşmaya gelince telkinde bulunmadan önce bir rab ve yaratıeının var olduğuna inananlardan başkası inanmayan hiç kimseye [Rabb'iniz değil miyim?] diye soru sorulmaz. Tıpkı şu ilahi beyanda sorulduğu üzere: "Onlara, gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka 'Allah' diyeceklerdir". Yaratılış, bir varediciye ve düzenleyiciye muhtaç olması sebebiyle herkes Allah'ın rab oluşunu kabul etmekte ortaktır. Yaratılışta ve fıtratta uyumsuzluğun bulunmaması bu anlamdadır. Çünkü Allah yaratıkları o şekilde yaratmıştır ki yaratıklar değişim süreçlerini, halden hale intikal şekillerini ve her durumdaki değişimin miktarını bilmeyi düşünseler buna güç yetiremezler. Allah'ın yaratıkları bu şekilde yaratması insanların yaratılışta tevhidin delili bulunduğunu bilmeleri içindir. Resıllullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu sözün anlamı da budur: "Her doğan, fıtrat üzere doğar". Yani öyle bir hal üzere ki eğer akıllar ve düşünceler onda serbest bırakılırsa tevhide şahitlik ederler. Bu, aynı zamanda "bela" sözünün anlamıdır. Yoksa burada dilin konuşması yoktur, aksine halin konuşması vardır. filozofun şöyle demesi gibi: Her susan konuşur, çünkü onun susması başka bir düzenlemenin delilidir. O, dil ile Aziz ve tek olan Allah'tan konuşur. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Şahit tutmanın, Allah'a kulluk yapmak, Allah'ın onların Rabb'i ve maliki olduğu konusunda onları kendilerine karşı şahit tutmak suretiyle gerçekleşmesi de mümkündür. "Bela" sözünü söylemek düşünmeyi gerektirir, düşününce de sanki bu sözü söylemiş olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayette Allah'ın, insanlara ait fiilleri yaratmasına delil vardır, çünkü spermin bedenden atılması fiili insanlara aittir. Allah ise bunu, kendisinin aldığını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Şayet "Selefin yorumunun dayanağı nedir?" diye sorulursa buna şöyle cevap verilir: Muhtemelen bu konuda bir rivayet buldular, ayetin bu manaya geldiğini zannettiler ve buna göre de yorumladılar. Bunun ayetle aynı manaya geldiği benimsenirse mutlaka bir eklerneye veya çıkarmaya gerek vardır, aksi takdirde bundan çıkış yolu bulunmaz. Bunlardan biri şöyle demesidir. Rabb'in ademoğuUarından aldığında mealindeki beyanda geçen "min" (من) harfi bağıntı (sıla cümlesi) yapılır. Sanki şöyle demiş olur: "Rabb'in ademoğullarını aldığında". Bu durumda "sizin bir kısım günahlarınıza kefaret olur" mealindeki beyan gibi olur. Her bir insanın çocuğu kendi sırtından alındığı gibi ademoğulları Adem'in sırtından alınır. Yani her birinin oğlunun aslı kendi sırtındandır. Cenab-ı Hak sırtlarından buyurmuştur, çünkü onlara mensupturlar. Eğer bağlantı (sıla) harfi atılmış olsaydı şüphe ortadan kalkardı. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, her ne kadar bunun düşmesi gerekiyorsa da onları belirtirken vasıl hakkını korumuştur. Tıpkı "Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik görülmedik azaba çarptırmışızdır" mealindeki ilahi beyan ve bunun dışındakilerde olduğu gibi. Şöyle ki Cenab-ı Hak, memleket halkını söz konusu şehir vasıtasıyla üstü kapalı bildirmiştir. Buna göre her ne kadar hakikatte onun fiil yapma imkanı olmasa da onun hakkında bir fiilden bahsetmiştir. Öteki de bunun gibidir. Netice itibariyle sanki şöyle buyurmuştur: "Rabb'in ademoğullarından, onların sırtlarından aldığında:' Sonra, ona arz edilmiş olup alınan şey, hitabı ve "ben sizin Rabb'iniz değil miyim?" beyanını anlayabileceği düzeyde varedilmiştir. Bunun üzerine de belirtilen cevabı vermiştir. İçinde Adem'in neslinin iki gruba ayrılacağı bildirilen haber ya bununla ilgili değildir, dolayısıyla buna bitiştirilmiştir veya ayette iki gruptan birinin cevabı bildirilmiştir yahut hepsi arasında bu okumaya dair ittifak vardır; bunu aşan kısımda ise ihtilaf vardır. Ayırım bunun dışındaki şeylerdedir. Bu kadarında da ittifak olabiliyor.

      Kıyamet gününde, 'Bizim bundan haberimiz yoktu' dersiniz diye böyle yaptık. Bu beyan, AHalı'ın varlığını haber veren peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesinin gizli kalması durumuna göre anlaşılır. Bu, onların peygamberlerden habersiz olduklarını iddia etmemeleri içindir. Zira onlar peygamberler aracılığıyla uyarıldılar ve ikaz edildiler. Yahut başlarına gelen gaflet sebebiyle delil getirmemeleri içindir. Zira onların mazeretleri bunun dışındaki deliller ve peygamberler aracılığıyla kesilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Diğer seçenek de şudur: Yahut önce atalarımız Allah'a ortak koştu demeyesiniz diye. Yani Cenab-ı Hak peygamberler gönderdi ve kitaplar indirdi ki bu tür şüpheler belirtilen iki şekliyle ortadan kalksın. Bu durum şu ilahi beyanlar gibidir: "Eğer biz bundan önce onları bir azapla helak etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: 'Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce ona uymuş olsaydık". "Kendi iradeleriyle önceden yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet geldiğinde, 'Rabb'imiz! Ah, ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin de ayetlerine uyup müminlerden olsaydık!' diyecek olmasalardı (peygamber göndermezdik)". "Biz bir resul göndermedikçe azap etmeyiz". Verilen bu iki cevapla delillerin geçersiz hale gelmesi sebebiyle, ebeveynlerin yönetiminden kurtulmuş çocuklardan meydana gelen soyuna ilişkin durumun açıklığa kavuşması birinci yoruma göredir. Kitapların indirilmesi ve peygamberlerin gönderilmesiyle azabı hak etmek söz konusu olması ikinci yoruma göredir. Bununla birlikte peygamber göndermek ve kitap indirmek, her iki yorum için de geçerli olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri, buradaki helak etmenin azap etmek değil, aksine öldürme anlamında olmasıdır. Tıpkı "eğer bir kimse ölürse" mealindeki beyanda olduğu gibidir. Yani sen bizi öldürebilirsin, zira sefihler yapacaklarını yaptılar. Yine onları bırakmayabilirsin, çünkü tövbe etmeleri umulur veya onlar arasından sefihlik yapmayanlar tövbe edebilirler. Genele nispet edilmesi ise iki şekildedir. Birincisi onlardan sefihlik yapan kimselerin kastına, ikincisi ise hepsine göredir. Zira ölüm tüm insanlar için yazılı olup gerçektir. Bu, azap etme anlamında değildir.

      İkincisi, azap etme anlamındadır. Sen bunu bundan dolayı yapmazsın anlamına göre azap etmek demektir. Bir adama, temizlenmek (teberri) ve temize çıkarmak (tebrie) üzere "ben şunu yaparım veya sen şunu yaparsın" denilmesi gibidir. Yine "bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir" mealindeki ilahi beyan da böyledir. Yani sen bunu imtihan ve azap etmek için yapıyorsun.

      Üçüncüsü, imtihanı hak etmede -onlardan bazıları bunu hak etse de- bunu hepsine gerekli kılmaya göre olmasıdır. Zira öncelikli olarak bu, onun hakkıdır. Uhud savaşındaki durum gibidir. Şöyle ki onların hepsinden günah sadır olmamakla birlikte onları imtihan etmiştir. Bütün musibet çeşitlerindeki durum da buna göredir. Hayır ve şer ehli, her ne kadar bazıları için ceza olsa da cezada değil, imtihan da aynı konumda tutulurlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        Arapçada geçmişte yaşanmış, insanlığın varoluş hafızasına kazınmış o en kadim ve sarsıcı metafizik kırılma anını (Elest Bezmi'ni) zihinde yeniden canlandırmak için kullanılan "hani, o vakit, hatırla ki" anlamlarına gelen zaman zarfı ve atıf (bağlaç) edatıdır.

        Ehaze (أَخَذَ)

        Kelimenin etimolojik kökü hemze-hı-zel harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Aldı, tutup çıkardı."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi sımsıkı kavramak, ele geçirmek, kendi otoritesi altına almak ve bırakmamak üzere yakalamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Kuran'da sıradan bir alma işlemi olmadığını; iradi olarak ve kasti bir otoriteyle nesneyi (veya varlığı) bulunduğu yerden söküp kendi huzuruna çekmek olduğunu açıklar.

        Rabbüke (رَبُّكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü ra-be-be harflerine dayanır. Cümlenin fâilidir (öznesidir) ve "ke" (senin) muhatap zamiriyle tamlamadır. "Senin Rabbin."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, koruyup gözetmek, terbiye ederek varlık sahasına çıkarmak ve mutlak sahip (malik) olmak olduğunu belirtir.

        Min (مِنْ)

        Arapçada "den/dan, içinden" anlamı veren, eylemin çıkış noktasını (ibtidâ) bildiren harf-i cerdir.

        Benî (بَنِي)

        Kelimenin etimolojik kökü be-nun-ye harflerine dayanır. Tamlamadan dolayı sonundaki nun harfi düşmüştür. "Oğullarından, çocuklarından."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi temelden başlayarak üst üste koymak, inşa etmek ve bina kurmak olduğunu belirtir. İnsanın çocuklarına/soyuna "ibn/benî" denmesi, neslin tıpkı tuğlalar gibi birbirinin üzerine inşa edilerek çoğalması ve varlığı sürdürmesindendir.

        Âdeme (آدَمَ)

        Kelimenin etimolojik kökü hemze-dal-mim harflerinden oluşur. İnsanlığın atasının özel ismidir. "Adem'in (oğullarından)."

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça grameriyle türetilmediğini, kadim dillerden (Süryanice/İbranice'den) dile yerleşmiş (mu'arreb) evrensel bir isim olduğunu nakleder.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini derinlemesine tahlil eder. Arapçadaki "Âdem" kelimesi, İbranice ve Aramicedeki "adamah" (kırmızımsı toprak, yeryüzünün tozu, çamur) kelimesine dayanır. Bu isim, ilk insanın yaratıldığı o fıtri hammaddeye (toprağa) ontolojik bir atıftır.

        Min Zuhûrihim (مِنْ ظُهُورِهِمْ)

        Tekili "zahr" olan kelimenin etimolojik kökü zı-he-ra harflerine dayanır. Başındaki "min" harf-i ceri ve sonundaki "him" (onların) zamiriyle tamlamadır. "Onların sırtlarından, onların bellerinden."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin açıkça ortaya çıkması, görünür olması, insanın arkası (sırtı) ve dayanılan/güç alınan merkez (destek) olduğunu belirtir. Neslin (spermin/genetiğin) insan bedeninde karar kıldığı ve varoluşa aktarıldığı o anatomik ve ontolojik merkeze atıftır.

        Zürriyyetehüm (ذُرِّيَّتَهُمْ)

        Tekili "zürriyet" olan kelimenin etimolojik kökü zel-ra-ra harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Onların zürriyetlerini, soylarını, nesillerini."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının toz gibi etrafa saçılmak, yayılmak, gözle zor görülen ufak karınca yavruları ve zerre (atom/en küçük parça) olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın yaratılış ve antropoloji felsefesinde "zürriyet" (zerreler/nesiller) kavramını muazzam bir "Ontolojik Potansiyel" olarak okur. Allah, kıyamete kadar gelecek olan trilyonlarca insanı, henüz tarih sahnesine ve fiziksel bedenlere bürünmeden önce, metafizik bir alemde saf "zerreler/bilinçler" (potansiyel varlıklar) formunda huzurunda toplayarak muazzam bir kozmik yemin töreni düzenlemiştir. İnsanlığın o ruhsal/genetik tohumlarının (zürriyetin) fıtratına vurulan bu mühür, varoluşun asıl mayasıdır.

        Ve Eşhedehüm (وَأَشْهَدَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü şın-he-dal harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İf'al babında geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ile "hüm" (onları) zamirinin birleşimidir. "Ve onları şahit tuttu, onlardan tanıklık etmelerini istedi."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir mecliste veya olayda bizzat ve bedenen/ruhen hazır bulunmak, gerçeği kendi idrakiyle görerek tasdik etmek ve bilfiil tanık olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şehadet" eyleminin Kuran'da körü körüne bir inanç olmadığını; insanın bir hakikati hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde (gözüyle görmüşçesine) yakîn bir idrakle kalbine mühürlemesi olduğunu açıklar.

        Alâ Enfüsihim (عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ)

        Tekili "nefs" olan kelimenin etimolojik kökü nun-fe-sin harflerine dayanır. Başındaki "alâ" harfi (üzerine/karşı) anlamı katar. "Bizzat kendi nefislerine karşı, kendi öz varlıklarının üzerine."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin çıkışı, nefes almak, can ve insanın bizzat kendi öz ruhu (benliği) olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, insanın "kendi nefsine şahit tutulmasını" din felsefesi ve sözleşme hukuku (covenant) bağlamında derinlemesine tahlil eder. Allah, bu sözleşmeyi peygamberler, melekler veya din adamları (kurumlar) üzerinden dolaylı olarak yapmaz. Doğrudan doğruya ve aracısız bir şekilde, her bir bireyin kendi saf bilinciyle (nefsiyle) yüz yüze kurar. Bu; Tevhidin, insanın doğrudan kendi vicdanına ve varoluşuna (nefsine) atılmış şahsi bir imza olduğunun sarsılmaz delilidir. Din, kurumsal değil, ontolojik ve bütünüyle bireyseldir.

        E Lestü (أَلَسْتُ)

        Arapçada istifham (soru) edatı olan "E" (hemze) ve lam-ye-sin kökünden (leyse) birinci tekil şahıs formunun birleşimidir. "Ben değil miyim?"

        Râgıb el-İsfahânî, bu istifhamın (E-lestü) sıradan bir bilgi sorusu olmadığını; inkârî ve takrîrî bir soru olduğunu açıklar. Yaratıcı muhatabını; "Bunun aksini iddia edebilir misiniz?" diyerek, fıtratın o reddedilemez hakikatini mutlak bir itirafa ve kabule mecbur bırakır.

        Bi Rabbiküm (بِرَبِّكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü ra-be-be harflerine dayanır. "Sizin Rabbiniz, (sizi yoktan var eden yegâne Sahibiniz ve Terbiye Ediciniz)."

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelam ve tefsir geleneğinde "Elest Bezmi" (Kalu Bela) olarak şöhret bulan bu sarsıcı fermanın ve diyaloğun teolojik tahlilini yapar. Bu, tarihsel bir zamanda veya fiziksel bir mekânda yaşanmış somut bir diyalog (konuşma) değildir. Kuran, burada muazzam bir "Temsilî İstiare" (sembolik anlatım) yapar. "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusu, Allah'ın her bir insanın genetiğine, ruhuna ve fıtratına kazıdığı o "Aşkın Yaratıcı'yı bilme, O'na boyun eğme ve Tevhidi idrak etme" yazılımıdır. İnsanın donanımına (hard drive'ına) yüklenen bu ilahi mühür, edebî bir diyalog formunda sahnelenerek insanlığa hatırlatılmaktadır.

        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü kaf-vav-lam harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Dediler, cevap verdiler, tasdik ettiler."

        Belâ (بَلَىٰ)

        Kelimenin etimolojik kökü be-lam-ye harflerine dayanır. "Evet, bilakis, elbette öylesin."

        İbn Fâris, bu kelimenin evet (neam) kelimesinden farkını açıklar. Olumsuzluk bildiren bir soruya ("Değil miyim?") karşı, o olumsuzluğu kökünden yıkarak, cümlenin manasını mutlak bir olumluluğa/tasdike çeviren ("Evet, öylesin") en güçlü tekit ve kabul edatıdır.

        Şehidnâ (شَهِدْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü şın-he-dal harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Şahit olduk, bizzat idrak ettik, varlığımızla onayladık." (Zürriyetlerin fıtri imzasıdır).

        En Tekûlû (أَنْ تَقُولُوا)

        kaf-vav-lam kökünden. "En" mastar/gerekçe edatı ile "Dersiniz diye, dememeniz için, bahane üretmeyesiniz diye." (Bu sözleşmenin yapılmasının asıl ilahi gerekçesine geçiş yapar).

        Yevmel (يَوْمَ)

        Kelimenin etimolojik kökü ye-vav-mim harflerine dayanır. "Günü."

        Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        Kelimenin etimolojik kökü kaf-vav-mim harflerinden oluşur. "Kıyamet günü, ölülerin ayağa kalktığı (kıyam ettiği) evrensel mahkeme anı."

        Angelika Neuwirth, bu sözleşmenin gerekçesini (En tekûlû yevmel kıyâmeti) Geç Antik Çağ teodisesinde "Eskatolojik Savunmanın İptali" (Cosmic Covenant) bağlamında okur. Allah, insanlığın mahkeme-i kübradaki o muhtemel "Agnostik" (Bizim Tanrı'dan haberimiz yoktu, bize peygamber gelmedi) şeklindeki o büyük mazeretini; daha evren yaratılırken atılan bu fıtri imzayla (Belâ/Şehidnâ) peşinen çökerterek iptal etmektedir.

        İnnâ (إِنَّا)

        "Şüphesiz ki biz."

        Künnâ (كُنَّا)

        Kelimenin etimolojik kökü kef-vav-nun harflerine dayanır. Geçmiş zaman yardımcı fiilidir. "İdik, o durumdaydık."

        An Hâzâ (عَنْ هَٰذَا)

        "Bundan, bu sözleşmeden, bizim Rabbimiz olduğun gerçeğinden."

        Ğâfilîn (غَافِلِينَ)

        Tekili "ğâfil" olan kelimenin etimolojik kökü ğayn-fe-lam harflerine dayanır. Cümlenin haberidir. Ayetin ve Elest sözleşmesinin o devasa kapanış sıfatıdır. "Gafiller, habersiz olanlar, (fıtratının) üstünü örtenler."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin üzerinin örtülmesi, idrakin kapanması, var olan bir gerçeği dikkatsizlik veya meşguliyet yüzünden unutmak, uyanıklığın (şuurun) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "gaflet" kavramının insanın bilgisizlikten dolayı cahil kalması olmadığını; gerçeğin (sözleşmenin) kalpte bulunmasına rağmen, kişinin kasti bir dikkatsizlikle veya dünyevi hırslarla oyalanarak o gerçeği şuurundan (gündeminden) bilerek düşürmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "İnnâ künnâ an hâzâ ğâfilîn" (Biz bundan habersiz gafillerdik) kapanış felsefesini, "Evrensel Fıtrat Teolojisi" ekseninde derinlemesine inceler. İnsan yeryüzünde ateist veya müşrik olabilir. Ancak ahiret mahkemesinde "Benim hiçbir şeyden haberim yoktu, kimse bana tebliğ etmedi" mazeretine sığınamaz. Zira Kuran'a göre Tevhit (Lâ ilâhe illallah / Sen bizim Rabbimizsin); insana dışarıdan öğretilen uzaylı, yabancı bir ideoloji değildir. O bilgi, zaten insanın kendi hücrelerinde, genetiğinde (zürriyetinde) ve vicdanında uyuyan o "mutlak şahitliğin" (şehidnâ) ta kendisidir. İnkâr, bir bilgisizlik veya argüman eksikliği değil; insanın kendi içindeki o kadim ve yankılanan sese karşı kibrinden dolayı "gaflete" düşüp onu kasten örtmesinden (ğâfilîn) başka bir şey değildir. Yaratıcı, insanın fıtratını, ahirette yine insanın kendisine karşı en sarsılmaz delil olarak masaya koyarak ayeti mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X