Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 171. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 171. Ayet

    وَاِذْ نَتَقْنَا الْجَبَلَ فَوْقَهُمْ كَاَنَّهُ ظُلَّةٌ وَظَنُّٓوا اَنَّهُ وَاقِعٌ بِهِمْۚ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż neteknâ-lcebele fevkahum keennehu zulletun vezannû ennehu vâki’un bihim ḣużû mââteynâkum bikuvvetin veżkurû mâ fîhi le’allekum tettekûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bir zamanlar İsrailoğulları'nın üzerine dağı bir gölgelik gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar. 'Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın ve içinde olanı aklınızda tutun ki korunasınız' dedik.

      Bir zamanlar İsrilloğullan'nın üzerine dağı bir gölgelik gibi kaldırdık. Denildi ki; dağı kaldırdık. Tıpkı "dağı başlarına diktik" beyanı gibi. Yine denildi ki; "neteka" (نتق) koparmak ve sökmek demektir. Bazıları da onların kitabından alınmış bir kelime olduğunu söylemiştir. Bunun nasıl olduğunu bilemeyiz. Yine denildi ki; hareket ettirdik. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür. Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Yerinden söktüğün ve attığın şeydir. Cenab-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- bunu, Allah'ın elçisi, kavminin sefihliğine sabretmesi için bildirmiştir. Çünkü Musa'nın (a.s.) kavmi, onun elinde meydana gelen ve kendileri tarafından görülen mucizelerin çokluğuna ve Musa'dan (a.s.) onlara yönelik nimetlerin büyüklüğüne rağmen ancak dağın üzerlerine kaldırılması ve bırakılması tehdidinden sonra onu ve Tevrat'ı kabul etmiştir. Bu mucize ve nimetler, Musa'nın (a.s.) onları Firavun'un köleleştirmesinden ve onun elinden kurtarması, onlar için denizi yarması ve onları denizden geçirmesi, taştan pınarlar fışkırtması, onlar için kudret helvası ve bıldırcın etinin indirilmesini sağlamaktır. Musa'nın (a.s.) onlara sağlamış olduğu belirtilen bütün bu mucizelere rağmen onlar onu ve Tevrat'ı kabul etmemişlerdir. Dağın üzerlerine kaldırılması durumunda ise kabul etmişlerdir. Cenab-ı Hak bununla Peygamberimize (s.a.) sabır telkin etmektedir ki o, kavminin ona muhalefeti ve aşırı alçaklıkları sebebiyle usanmasın.

      Burada belirtilen üzerlerine dağın kaldırılması hadisesi iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, onlar bunu gördüklerinde ona iman ettiler ve kitabı kabul ettiler. Fakat bu onlardan belayı uzaklaştır ma amacı taşıyan bir imandı. Zira bu bir zorlamaydı, zorlama durumunda da iman geçerli olmaz. İkincisi, Cenab-ı Hak bunu büyük bir mucize, açık bir delil ve bir alarnet kıldı. Onlar da bunu kabul ettiler, ona imanı gerçekleştirdiler, sonra da bunu bıraktılar. İlk surede bildirilen husus bunu göstermektedir. Nitekim burada Cenab-ı Hak "bundan sonra yine döndünüz" buyurmuştur.

      Üstlerine düşecek sandılar. Yani şayet inanmazlarsa üstlerine düşeceğine kesin bir şekilde inandılar.

      Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın. Daha önce bu beyanı açıklamıştık. Size verdiğimize (kitaba) kuvvetle sarılın beyanı iki yoruma açıktır. Birincisi, sarılın, yani içindekileri kabul edin. İkincisi, içindekilerle amel edin. Bunda kudretin fiille birlikte olduğuna delil vardır.

      İçinde olanı aklınızda tutun. Denildi ki: içinde olan helal ve haramla amel edin ki cezadan ve günahtan korunasınız.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        Arapçada geçmişte yaşanmış, ders çıkarılması gereken muazzam ve sarsıcı bir ilahi tecelliyi (kırılma anını) zihinde yeniden canlandırmak için kullanılan "hani, o vakit, hatırla ki" anlamlarına gelen zaman zarfı ve atıf (bağlaç) edatıdır.

        Netaknâ'l (نَتَقْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü n-t-k (nun-te-kaf) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Kopardık, yerinden söküp çıkardık, sarsarak kaldırdık."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi asıl bulunduğu yerden veya kökünden şiddetle sarsarak, çekip çıkarmak ve koparmak olduğunu belirtir. İçinde yağ (veya sıvı) bulunan bir tulumu hızla silkeleyip içindekini dışarı fırlatmaya "netk" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "netk" eyleminin Kuran'da sıradan bir kaldırma işlemi olmadığını; bir nesneyi (dağı) temelinden, köklerinden sarsarak ontolojik bir şokla yukarıya (havaya) doğru söküp almak olduğunu açıklar.

        Cebele (الْجَبَلَ)

        Kelimenin etimolojik kökü c-b-l (cim-be-lam) harflerinden oluşur. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Dağı, Sînâ dağını."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının yeryüzündeki yüksek, ulu, sert ve kaskatı kaya kütlesi olduğunu belirtir. Mecazen insanın değişmez (sert) yaratılışına "cibilliyet / fıtrat" denmesi de bu köktendir.

        Angelika Neuwirth, bu "dağın havaya kaldırılması" eylemini (Netaknel Cebele) Geç Antik Çağ teolojisinde ve Midraşik (Yahudi tefsir) geleneğinde çok meşhur olan bir "Theophanic Covenant" (İlahi Tecelli ve Sözleşme) ritüeli olarak derinlemesine tahlil eder. İsrailoğulları Tevrat'ı alırken ayak diremişlerdi; bunun üzerine Allah, bizzat Sînâ dağını kökünden söküp bir tehdit ve sarsıcı bir ilahi azamet gösterisi olarak onların tepelerine asmıştır. Kuran, bu antik teolojik hafızayı bizzat "netk" fiiliyle doğrulayarak, yasanın (şeriatın) kabul edilişindeki o kozmik şoku tarihe mühürler.

        Fevkahüm (فَوْقَهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü f-v-k (fe-vav-kaf) harflerine dayanır. Mekân zarfı ile "hüm" (onlar) zamirinin tamlamasıdır. "Onların üstüne, onların tam tepesine."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının üstünlük, bir şeyin diğerinden makam, güç veya mekân olarak daha yukarıda (fevk) olması, yüksekte bulunması olduğunu belirtir.

        Ke-ennehû (كَأَنَّهُ)

        Arapçada "gibi, sanki" anlamına gelen teşbih (benzetme) edatı "ke", pekiştirme edatı "enne" ve dağa dönen "hû" zamirinin birleşimidir. "Sanki o (dağ)."

        Zulletün (ظُلَّةٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü z-l-l (zı-lam-lam) harflerine dayanır. "Ke-enne" edatının haberidir. "Bir gölgelik, devasa bir şemsiye, bir çardak/örtü."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ışığı veya güneşi kesen koyuluk, gölge ve insanın üzerine doğru eğilen (örtücü) nesne olduğunu belirtir. Havaya kaldırılan devasa dağın (Sînâ'nın), aşağıda duran kitlelerin üzerini bir şemsiye/çadır (zulle) gibi bütünüyle örtüp kararttığını resmeder.

        Ve Zannû (وَظَنُّوا)

        Kelimenin etimolojik kökü z-n-n (zı-nun-nun) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Ve zannettiler, kesin olarak kanaat getirdiler."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının zihinde bir ihtimali değerlendirmek veya güçlü bir kanaate varmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zan" kavramının Kuran terminolojisinde sadece "şüphe/tahmin" demek olmadığını; elde sarsılmaz bir delil olduğunda veya olay bizzat gözle görüldüğünde bu kelimenin "kesin bilgi, mutlak inanç (yakîn)" manasına geldiğini açıklar. Burada İsrailoğulları şüphe içinde değildir; tepelerindeki dağın düşeceğine yüzde yüz, "kesin olarak" inanmışlardır.

        Ennehû (أَنَّهُ)

        "Gerçekten onun (o dağın)."

        Vâkıun (وَاقِعٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-k-a (vav-kaf-ayn) harflerine dayanır. İsm-i fâil formundadır. "Düşecek olan, tepelerine inecek/yıkılacak olan, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin yukarıdan aşağıya inerek şiddetle yere çarpması, sarsıcı bir eylemin vuku bulması ve kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşmesi olduğunu belirtir.

        Bihim (بِهِمْ)

        "Onların üzerine (başlarına)." Birliktelik/temas harfi "bâ" ile "him" zamirinin birleşimidir.

        Huzû (خُذُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. İkinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. "Alın, sımsıkı tutun, kavrayın." (Allah'ın o şok anında onlara nida ettiği o sarsıcı emirdir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi kavramak, ele geçirmek, sımsıkı tutmak ve elden kaçmasına/düşmesine izin vermemek olduğunu belirtir.

        Mâ (مَا)

        "O şeyi ki." İsm-i mevsul.

        Âteynâküm (آتَيْنَاكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ve "küm" (size) zamirinin birleşimidir. "Size verdiklerimizi, size lütfettiklerimizi (Tevrat'ı)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir amaca yönelerek gelmek olduğunu; if'al babında (îtâ) ise bir malı, lütfu veya vahyi muhataba kasti ve onurlu bir şekilde ulaştırmak (vermek/sunmak) olduğunu belirtir.

        Bi Kuvvetin (بِقُوَّةٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-y (kaf-vav-ye) harflerine dayanır. Başındaki "bâ" vasıta/durum harf-i ceridir. "Kuvvetle, azimle, sarsılmaz bir dirençle."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının zayıflığın (zaafın) mutlak zıddı olan sağlamlık, bedensel veya ruhsal direnç ve şiddet olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Size verdiğimizi kuvvetle tutun" (Huzû mâ âteynâküm bi-kuvvetin) emrini muazzam bir "Teolojik Dirayet ve Sorumluluk Ahlakı" olarak derinlemesine tahlil eder. Buradaki "kuvvet", kitabı fiziksel bir kas gücüyle sıkmak demek değildir. Bu kuvvet; vahyin (yasanın) hükümlerini hayata geçirirken laubalilikten, esnetmelerden (hüllelerden) ve dünyevi rüşvetlerden uzak durarak; ahlaki bir dirayetle, ciddiyetle ve hiçbir taviz vermeyen "sarsılmaz bir iradeyle" (kuvvetle) dine sarılmaktır. Zira ilahi yasa, gevşekliği (zaafı) ve eyyamcılığı kaldırmaz; o ancak radikal bir adanmışlıkla (kuvvetle) ayakta tutulabilir.

        Vezkürû (وَاذْكُرُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü z-k-r (zel-kef-ra) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İkinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. "Ve zikredin, anın, aklınızdan/gündeminizden hiç çıkarmayın."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi zihinde daima canlı tutmak, unutmamak (nisyanın zıddı) ve dille telaffuz ederek gerçeği sürekli olarak tazelemek/hatırlamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikir" eyleminin Kuran'da sadece dille bir kelimeyi tekrarlamak olmadığını; ilahi yasayı (Tevrat'ı veya Kuran'ı), insanın idrakinde, kalbinde ve eylemlerinde her an "uyanık ve hazır" tutması, gaflete düşmemesi olduğunu açıklar.

        Mâ (مَا)

        "O şeyleri ki."

        Fîhi (فِيهِ)

        "Onun içinde (bulunanları)." Zarf ve zamir birleşimidir. (Kitabın içindeki emirleri, yasakları ve evrensel ahlaki hakikatleri).

        Lealleküm (لَعَلَّكُمْ)

        Arapçada umut, beklenti ve ulaşılası nihai gayeyi (ta'lil) bildiren "lealle" edatı ile "küm" (siz) muhatap zamirinin birleşimidir. "Umulur ki siz, -meniz ümidiyle, ki böylece..."

        Tettekûn (تَتَّقُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü v-k-y (vav-kaf-ye) harflerine dayanır. İfti'al babında, ikinci çoğul şahıs (siz) muzari fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı dağ (cebel) teofanisinin kapanış kelimesidir. "Sakınırsınız, kendinizi (azaba karşı) korumaya alırsınız, takva sahibi olursunuz."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın kendisine zarar verecek dışsal bir tehlikeye, azaba veya darbeye karşı kendisini sağlam bir kalkanla (vikâye) sağlama alması, korunması olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak semantiğinde bu ayetin sonundaki "takva" (tettekûn) kavramını, o kozmik şokla (teofaniyle) doğrudan ilişkilendirerek tahlil eder. İsrailoğulları, dağın tepelerine bir çadır/gölge (zulle) gibi kaldırılıp üzerlerine düşeceği o "korkunç ve ezici" anı (havf ve dehşeti) yaşamışlardır. Allah onlara kitabı (yasayı) verirken "umulur ki sakınırsınız" diyerek; fıtratlarında sönmeye yüz tutmuş o "ilahi azamet ürpertisini" (takvayı) yeniden canlandırmayı hedefler. Takva, sadece soyut bir dindarlık değildir; tepesine her an bir dağ inecekmiş gibi Allah'ın mutlak kudretini idrak eden insanın, kendi nefsini şirkten ve laubalilikten sarsılmaz bir ahlaki zırhla (vikâyeyle) korumaya almasıdır. Kitaba ancak bu ürpertiyle (takvayla) sarılanlar onu zayi etmezler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X