Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 170. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 170. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ الْمُصْلِح۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne yumessikûne bilkitâbi veekâmû-ssalâte innâ lâ nudî’u ecra-lmuslihîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      169. Onların ardından kitaba varis olan ve "Nasıl olsa bağışlanacağız" diyerek şu dünyanın geçici menfaatine sarılan bir kuşak geldi. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala aklınız ermiyor mu?

      170. Kitaba sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.

      Onların ardından bir kuşak geldi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "half" (خلف) insanın ve sözün aşağı durumda olanı demektir. Denilmiştir ki, sözün kötüsü anlamına gelir. Bazıları da dedi ki: Bu, "içlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir" mealindeki beyanın bağlantı (sıla) cümlesidir. İyi kimseler Allah'a iman eden, sınırlarına, helal ve haramlarına riayet edenlerdir. Onların ardından geldi. Yani iyi kimselerin peşinden. Bir kuşak. Allah'ın sınırlarına ve haramlarına riayet etmeyen bir nesiL. Bazıları şöyle demiştir. Bu, resül ve nebilerden bahseden beyanın sılasıdır. Cenab-ı Hak sanki onların ardından bir kuşak geldiğini bildirmiştir. Yani resül ve nebilerin ardından geldi. Bunlar kitaba varis olmuştur. Bu durum, Cenab-ı HakKın Meryem süresinde bildirdiği gibidir. Bu ilahi beyan şudur: "Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsani arzulara uyan bir nesil geldj". Cenab-ı Hak bunu nebi ve resülleri anlattıktan sonra bildirdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Kitaba varis olan ve içerdiği şeylerle amel eden. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılan. Ehl-i Kitap, üç şekilde dünyaya sarılıyordu. Bir kısmı bunu kendisine helal kılarak alıyordu. Tıpkı "namazı kılmayan ve nefsani arzulara uyan" ve "Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar" mealindeki ilahi beyanlar gibi. Bir kısmı ise değiştirmek suretiyle onu alıyordu. Kitabın değiştirilmesini kastediyorum. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: "Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, 'Bu Allah katındandır' derlern". ve "elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, "Bu Allah'ın katındandır" diyenlere yazıklar olsun!" Bunların bir kısmı ise müslümanların yaptığı gibi ihtiyaç kadarıyla alıyorlardı. Burada helal kılmak ve değiştirmek suretiyle almak dışında bir ihtimal yoktur. Burada helal kılma yoluyla alma gerçeğe daha yakın bir yorumdur. Onlar helal kılarak şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyodardı. Bazıları da şöyle demiştir: Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyodardı. Yani ister helal ister haram olsun alıyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılıdar. Dedi ki: Onların ardından bir kuşak geldi. Kötü bir nesiL. Kitaba varis olan. Peygamberlerinden sonra, Allah onları kitaba varis kılmış ve onlarla ahit yapmıştır. Tıpkı Meryem suresinde bildirildiği gibi: "Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsani arzulara uyan bir nesil geldi:' Bunlar şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyodardı. Bu belirtmiş olduğumuz yorumdur.

      Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Bu beyan çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Birincisi onların şu sözleridir: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" biz bağışlanacağız. Onlar insanların mallarını kendilerine heloil kılıyor ve bunları alıyorlardı. Sonra da nasıl olsa bağışlanacağız, çünkü biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız diyorlardı. İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar, bağışlanmayacaklarını bildikleri halde "bağışlanacağız" dediler. Çünkü helal kılarak başkasının malını aldıklarında onların bağışlanmayacakları kitaplarında vardı. Yahut onlar yaptıkları günah fiilden dolayı kınandıklarında "biz bağışlanacağız" dediler.

      Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? şu anlama gelebilir: Onlar bunu heloil kıldıklarında, bunu Allah'a nispet ettiler ve dediler ki: Bize bunu Allah emretti. Buna karşın Allah Teala şöyle buyurmuştur: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Yani helaı kıldıkları şeyleri Allah'a nispet etmeyeceklerine dair. Yahut şöyle denilebilir: Onlardan ''Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" dememelerine dair söz alınmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? beyanı, yapmaya devam ettikleri ve tövbe etmedikleri günahlarının bağışlanması konusunda Allah'ı zorunlu kılmalarına dairdir.

      Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Yani kitaptakini okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akılları ermiyor mu?" Yani şirkten sakınanlar veya Allah'a muhalefet ve isyan etmekten sakınanlar. Onlar, Allah'a muhalefeti terketmenin ahirette daha hayırlı olduğuna dair kitaplarında olanı düşünmüyorlar mı? Sonra Cenab-ı Hak müminler hakkında haber verdi ve şöyle buyurdu: Kitaba, içindeki helal ve harama, sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.

      Denildi ki: İsrailoğulları'nın ardından kötü bir kuşak geldi. Onlar yahudilerdi. Kitaba varis oldular. Denildi ki: Babalarından ve öncekilerden alarak Tevraı'a varis oldular. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Dediler ki bu rüşvettir. Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Onlar rüşvet alıyorlardı ve "nasıl olsa bağışlanacağız" diyorlardı. Çünkü onlar kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa. Denildi ki buna benzer rüşvet çıksa hemen alırlardı. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Dediler ki: Tevrafta onlardan haram olan bir şeyi helal kılmayacaklarına ve yine Tevrafa dair Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair söz alınmıştı. Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Yani haramları helal kılmaktan ve haram yemekten sakınanlar için. Kitaba sımsıkı sarılıp. Denildi ki: Tevrafa sımsıkı sarılıp, onu tahrif etmeyip haram ı helal kılmayanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vellezîne (وَالَّذِينَ)

        Arapçada "ve" atıf (bağlaç) harfi ile "o kimseler ki, onlar ki" anlamına gelen çoğul ism-i mevsulün (ilgi zamirinin) birleşimidir. Bir önceki ayette kitabı geçici menfaatlere satıp dini yozlaştıran "kötü neslin" (half) eleştirilmesinin ardından, cümlenin yönünü çevirerek o çürümenin karşısında duran "erdemli azınlığın" kimliğini ve eylemlerini bağlar.

        Yümessikûne (يُمَسِّكُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü m-s-k (mim-sin-kef) harflerine dayanır. Tef'îl babında, üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "Sımsıkı tutunurlar, taviz vermeksizin sarılırlar, kopmamacasına tutarlar."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi elden kaçırmamak veya düşürmemek üzere sımsıkı tutmak, kavramak, ona yapışmak ve korumak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "imsak/temessük" kavramının Kuran'da sadece fiziksel bir nesneyi elde tutmak olmadığını; insanın aklını, iradesini ve kalbini bir inanca veya yasaya sarsılmaz bir şekilde bağlaması, o yasayı hayatının yegâne fıtri dayanağı yapması olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin sıradan bir "tutanlar" (yümsikûn) yerine, tef'îl babında şeddeli olarak "yümessikûne" (sımsıkı yapışanlar/bedel ödeyerek tutanlar) şeklinde gelmesini, muazzam bir "Ahlaki Direniş ve Yozlaşmaya Karşı Duruş" olarak derinlemesine tahlil eder. Kötü nesil, ilahi yasayı üç kuruşluk dünyevi menfaat (arad) için ellerinden ucuza çıkarıp satmıştı. Bu erdemli azınlık ise; bütün o popülist yozlaşmaya, dışlamalara ve maddi kâr kayıplarına rağmen, vahyin namusunu (Kitabı) ellerinden bırakmayan, ona tırnaklarıyla tutunan sarsılmaz bir direniş hattıdır. Fiildeki şedde, onların o direnişteki ısrarının (sımsıkı tutuşunun) gramatikal şiddetidir.

        Bil Kitâbi (بِالْكِتَابِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-t-b (kef-te-be) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri fiilin nesnesini/yönelimini (birlikteliği) bildirir. "Kitaba, o (kutsal) metne, ilahi yasaya."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dağınık şeyleri bir araya toplamak ve harfleri/kelimeleri bir araya getirerek kalıcı bir metin oluşturmak olduğunu belirtir.

        Michael Cook, burada sımsıkı tutunulan "Kitap" kavramını, kurumsal din ve yasa (hukuk) bağlamında okur. Onlar kitaba salt manevi bir nesne olarak değil, tahrifata uğratılmaması gereken evrensel bir ilahi anayasa (şeriat) olarak bağlıdırlar ve o metnin (Tevrat'ın veya Kuran'ın) ahlaki kurallarını, kendi çıkarlarına göre esnetmeden asli formuyla savunurlar.

        Ve Ekâmüs (وَأَقَامُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İf'al babında, geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Ve ayakta tuttular, diktiler, dosdoğru icra ettiler."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ayağa kalkmak, doğrulmak, dik durmak ve bir şeyi tam hizasında dikmek/inşa etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin Kuran'da bir şeyi fıtri ve mükemmel formunda (eksiksiz) inşa etmek, yapısını çökmeden ayakta tutmak ve devamlılığını kalıcı olarak sağlamak olduğunu açıklar.

        Salâte (الصَّلَاةَ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-l-v (sad-lam-vav) veya s-l-y (sad-lam-ye) harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir. "Namazı, duayı, o ilahi bağ ritüelini."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dua, yakarış ve yüceltme olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve Sami dilleri havzasındaki filolojik yolculuğunu derinlemesine inceler. Arapçadaki "Salât" kelimesinin, doğrudan doğruya Süryanice ve Aramicedeki "tselôtâ" (dua, ibadet, kutsal ayin) kelimesine dayandığını ve dinler tarihindeki o evrensel litürjik merkeze işaret ettiğini tespit eder.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ teolojisinde "salâtın" sadece bireysel, içe dönük ve izole bir dua olmadığını; o sarsılmaz inananların, Allah'a duydukları mutlak itaati ve kitaba olan bağlılıklarını sosyal düzlemde bedensel ve kolektif bir ritüelle (namazla) kâinata ilan ettikleri "kurumsal bir duruş" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak felsefesinde "ikâme-i salat" (namazı dosdoğru ayakta tutmak) tamlamasını muazzam bir ontolojik eylem olarak okur. Onlar, namazı sadece ritüel bir alışkanlık olarak kılmazlar; namazı, hayatlarının tam merkezine bir "sütun" gibi dikerek (ikâme), yozlaşmış dünyanın ortasında Yaratıcı ile aralarındaki o dikey (aşkın) bağı sarsılmaz bir şekilde ayakta tutarlar. Namaz, onların yeryüzündeki manevi kalesidir.

        İnnâ (إِنَّا)

        Arapçada cümleye mutlak bir kesinlik katan "inne" (şüphesiz ki) edatı ile "nâ" (biz) zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ki biz." (İlahi garantinin başlangıç mührüdür).

        Lâ Nudîu (لَا نُضِيعُ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-y-a (dat-ye-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs (biz) muzari fiilidir. "Zayi etmeyiz, boşa çıkarmayız, heder etmeyiz."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin helak olması, yitip gitmesi, emeklerin yok olması ve kıymetini/varlığını ebediyen yitirmesi (zayi) olduğunu belirtir. İf'al babı (idâa), bir emeği kasten heder etmek, iptal etmek demektir. Kuran "Lâ nudîu" (Biz zayi etmeyiz) diyerek, O'nun mahkemesinde dürüstlüğün zerre miktarının bile kaybolmayacağının mutlak ontolojik teminatını verir.

        Ecra (أَجْرَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-c-r (hemze-cim-ra) harflerinden oluşur. Tamlamanın (izafetin) ilk ögesidir. Cümlenin nesnesidir. "Ecrini, bedelini, karşılığını, mükafatını."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının yapılan bir işin, harcanan bir emeğin veya çekilen bir meşakkatin tam karşılığını (ücretini) eksiksiz vermek ve sarmak olduğunu belirtir. Kırılan kemiği saran ve iyileştiren alçıya "cibîre" denmesi de acıyı telafi etmesindendir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Ecir" kelimesinin burada kullanılmasını Yaratıcı ile kul arasındaki muazzam bir "Teolojik Liyakat ve Hakkaniyet" (adalet sözleşmesi) olarak okur. Allah, kitaba sımsıkı yapışıp dünyevi menfaatleri reddedenlerin çektikleri o acıları, yoksulluğu ve ötekileştirilmeyi karşılıksız bir angarya olarak görmez. Onların direnişini, ahirette "hakkı kuruşu kuruşuna/sevabı sevabına ödenmesi gereken" saygın bir emek (ecir) olarak faturaya bağlar ve bu ecrin zayi olmayacağına dair kendi Zâtı adına senet (İnnâ lâ nudîu) imzalar.

        El-Muslihîn (الْمُصْلِحِينَ)

        Tekili "muslih" olan kelimenin etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerine dayanır. İf'al babında ism-i fâil çoğuludur. Ayetin ve tevhidi direniş destanının o sarsıcı kapanış sıfatıdır. "Islah edenlerin, bozulanı onaranların, iyiliği aktif olarak yayanların."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin fıtri ve doğru durumunda olması, fayda vermesi ve bozulmanın/kokuşmuşluğun (fesadın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıslah" eyleminin Kuran'da sıradan bir "iyi olmak" (salâh) olmadığını; insanın, toplumda yayılan inançsal ve ahlaki çürümeyi (ifsadı) durdurarak, o bozulan dengeyi düzeltmek için eylemsel olarak müdahale etmesi, barışı, doğruluğu ve adaleti aktif bir devrimle yeniden inşa etmesi (onarması) olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu kelimeyle ("muslihîn" / ıslah edenler) kapanmasını, Kuran'ın "Aktif Direniş Felsefesi" ekseninde derinlemesine tahlil eder. Bir önceki ayetlerde din adamları veya toplum, kitabı (Tevrat'ı) satarak toplumu yozlaştırıyorlardı (ifsad). Kitaba sımsıkı sarılan bu erdemli zümre ise Kuran tarafından kendi köşelerine çekilip ibadet eden "pasif iyiler" (sâlihîn) olarak tanımlanmaz; onlar o kokuşmuş sömürü çarkına müdahale eden, ifsadı yıkan, toplumsal ahlakı ve ilahi yasayı onarmak için canını dişine takan radikal "ıslah edicilerdir" (muslihîn). Pasif iyilik, kötülüğün yayılmasını durdurmaz; ilahi garanti (ecrin zayi olmaması), sadece yeryüzünün kanayan yarasını sarmak için harekete geçen o "aktif onarıcılara/muslihlere" vaat edilmiş evrensel bir haktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X