فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ وَرِثُوا الْكِتَابَ يَأْخُذُونَ عَرَضَ هٰذَا الْاَدْنٰى وَيَقُولُونَ سَيُغْفَرُ لَنَاۚ وَاِنْ يَأْتِهِمْ عَرَضٌ مِثْلُهُ يَأْخُذُوهُۜ اَلَمْ يُؤْخَذْ عَلَيْهِمْ م۪يثَاقُ الْكِتَابِ اَنْ لَا يَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ وَدَرَسُوا مَا ف۪يهِۜ وَالدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 169. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: varis, ahiret, akıl, dünya malı, araf 169, araf suresi, araf suresi 169. ayet, allah, hak, kitap, takva
-
Feḣalefe min ba’dihim ḣalfun veriśû-lkitâbe ye/ḣużûne ‘arada hâżâ-l-ednâ veyekûlûne seyuġferu lenâ ve-in ye/tihim ‘aradun miśluhu ye/ḣużûh(u)(c) elem yu/ḣaż ‘aleyhim mîśâku-lkitâbi en lâ yekûlû ‘ala(A)llâhi illâ-lhakka vederasû mâ fîh(i)(k) ve-ddâru-l-âḣiratu ḣayrun lilleżîne yettekûn(e)(k) efelâ ta’kilûn(e)
-
169. Onların ardından kitaba varis olan ve "Nasıl olsa bağışlanacağız" diyerek şu dünyanın geçici menfaatine sarılan bir kuşak geldi. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılırlar. Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala aklınız ermiyor mu?
170. Kitaba sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
Onların ardından bir kuşak geldi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "half" (خلف) insanın ve sözün aşağı durumda olanı demektir. Denilmiştir ki, sözün kötüsü anlamına gelir. Bazıları da dedi ki: Bu, "içlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir" mealindeki beyanın bağlantı (sıla) cümlesidir. İyi kimseler Allah'a iman eden, sınırlarına, helal ve haramlarına riayet edenlerdir. Onların ardından geldi. Yani iyi kimselerin peşinden. Bir kuşak. Allah'ın sınırlarına ve haramlarına riayet etmeyen bir nesiL. Bazıları şöyle demiştir. Bu, resül ve nebilerden bahseden beyanın sılasıdır. Cenab-ı Hak sanki onların ardından bir kuşak geldiğini bildirmiştir. Yani resül ve nebilerin ardından geldi. Bunlar kitaba varis olmuştur. Bu durum, Cenab-ı HakKın Meryem süresinde bildirdiği gibidir. Bu ilahi beyan şudur: "Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsani arzulara uyan bir nesil geldj". Cenab-ı Hak bunu nebi ve resülleri anlattıktan sonra bildirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Kitaba varis olan ve içerdiği şeylerle amel eden. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılan. Ehl-i Kitap, üç şekilde dünyaya sarılıyordu. Bir kısmı bunu kendisine helal kılarak alıyordu. Tıpkı "namazı kılmayan ve nefsani arzulara uyan" ve "Bilin ki yahudi din bilginlerinin ve hıristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar" mealindeki ilahi beyanlar gibi. Bir kısmı ise değiştirmek suretiyle onu alıyordu. Kitabın değiştirilmesini kastediyorum. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: "Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, 'Bu Allah katındandır' derlern". ve "elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, "Bu Allah'ın katındandır" diyenlere yazıklar olsun!" Bunların bir kısmı ise müslümanların yaptığı gibi ihtiyaç kadarıyla alıyorlardı. Burada helal kılmak ve değiştirmek suretiyle almak dışında bir ihtimal yoktur. Burada helal kılma yoluyla alma gerçeğe daha yakın bir yorumdur. Onlar helal kılarak şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyodardı. Bazıları da şöyle demiştir: Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyodardı. Yani ister helal ister haram olsun alıyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa hemen sarılıdar. Dedi ki: Onların ardından bir kuşak geldi. Kötü bir nesiL. Kitaba varis olan. Peygamberlerinden sonra, Allah onları kitaba varis kılmış ve onlarla ahit yapmıştır. Tıpkı Meryem suresinde bildirildiği gibi: "Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsani arzulara uyan bir nesil geldi:' Bunlar şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyodardı. Bu belirtmiş olduğumuz yorumdur.
Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Bu beyan çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Birincisi onların şu sözleridir: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" biz bağışlanacağız. Onlar insanların mallarını kendilerine heloil kılıyor ve bunları alıyorlardı. Sonra da nasıl olsa bağışlanacağız, çünkü biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız diyorlardı. İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar, bağışlanmayacaklarını bildikleri halde "bağışlanacağız" dediler. Çünkü helal kılarak başkasının malını aldıklarında onların bağışlanmayacakları kitaplarında vardı. Yahut onlar yaptıkları günah fiilden dolayı kınandıklarında "biz bağışlanacağız" dediler.
Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? şu anlama gelebilir: Onlar bunu heloil kıldıklarında, bunu Allah'a nispet ettiler ve dediler ki: Bize bunu Allah emretti. Buna karşın Allah Teala şöyle buyurmuştur: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Yani helaı kıldıkları şeyleri Allah'a nispet etmeyeceklerine dair. Yahut şöyle denilebilir: Onlardan ''Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" dememelerine dair söz alınmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlardan, Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? beyanı, yapmaya devam ettikleri ve tövbe etmedikleri günahlarının bağışlanması konusunda Allah'ı zorunlu kılmalarına dairdir.
Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Yani kitaptakini okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akılları ermiyor mu?" Yani şirkten sakınanlar veya Allah'a muhalefet ve isyan etmekten sakınanlar. Onlar, Allah'a muhalefeti terketmenin ahirette daha hayırlı olduğuna dair kitaplarında olanı düşünmüyorlar mı? Sonra Cenab-ı Hak müminler hakkında haber verdi ve şöyle buyurdu: Kitaba, içindeki helal ve harama, sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
Denildi ki: İsrailoğulları'nın ardından kötü bir kuşak geldi. Onlar yahudilerdi. Kitaba varis oldular. Denildi ki: Babalarından ve öncekilerden alarak Tevraı'a varis oldular. Şu dünyanın geçici menfaatine sarılıyorlardı. Dediler ki bu rüşvettir. Nasıl olsa bağışlanacağız diyerek. Onlar rüşvet alıyorlardı ve "nasıl olsa bağışlanacağız" diyorlardı. Çünkü onlar kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlardı. (Ne zaman) önlerine bu gibi menfaatler çıksa. Denildi ki buna benzer rüşvet çıksa hemen alırlardı. Bunlardan kitabın öngördüğü bir söz alınmamış mıydı? Dediler ki: Tevrafta onlardan haram olan bir şeyi helal kılmayacaklarına ve yine Tevrafa dair Allah hakkında gerçek olandan başka bir şey söylemeyeceklerine dair söz alınmıştı. Üstelik onlar kitaptakini de okuyup öğrenmişlerdi. Doğrusu ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Yani haramları helal kılmaktan ve haram yemekten sakınanlar için. Kitaba sımsıkı sarılıp. Denildi ki: Tevrafa sımsıkı sarılıp, onu tahrif etmeyip haram ı helal kılmayanlar ve namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte böyle iyiliğe çalışanların ecrini biz asla zayi etmeyiz.
Yorumu Yorumla
-
Fe Halefe (فَخَلَفَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-l-f (hı-lam-fe) harflerine dayanır. Başındaki "fe" takibiye (ardından hemen gerçekleşen durumu bildiren) edatıdır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Bunun üzerine arkalarından geldiler, onların yerini aldılar, peşlerinden yetiştiler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin arkasından gelmek, gidenin veya kaybolanın yerine geçmek (ardıl olmak) ve ön tarafın (kabl) zıddı olmak olduğunu belirtir.
Min Ba'dihim (مِنْ بَعْدِهِمْ)
Kelimenin etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) harflerinden oluşur. Başındaki "min" harf-i ceri başlangıç (den/dan) bildirir. Sonundaki "him" (onların) zamiriyle birleşmiştir. "Onların ardından, o salih ve adil olan (bir önceki ayetteki) kuşakların sonrasında."
Halfun (خَلْفٌ)
Aynı h-l-f (hı-lam-fe) kökünden türeyen ve cümlenin fâili (öznesi) olan isimdir. "Kötü bir nesil, yozlaşmış bir ardıl, hayırsız bir kuşak."
Râgıb el-İsfahânî, "halef" ile "half" kelimeleri arasındaki o muazzam fonetik ve anlambilimsel farkı derinlemesine açıklar. Eğer kelimenin ortasındaki harf üstünlü okunursa (halef), "kendisinden öncekilerin erdemini yaşatan hayırlı ve iyi nesil" demektir. Ancak kelime bu ayetteki gibi cezimli okunursa (half), "kendisinden öncekilerin ahlakını ve davasını bozan, dejenere olmuş kötü/hayırsız nesil" manasına gelir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin (halfun) kullanımını muazzam bir "sosyolojik yozlaşma ve kuşak çatışması" ekseninde okur. Mûsâ dönemindeki o zorlukları çeken, bedel ödeyen ve adaletle hükmeden (ya'dilûn) o çilekeş kurucu kuşak gitmiş; onların yerine dini sadece bir miras olarak devralan, bedel ödememiş, dünyevi hırslara (kâra) tapınan ve dini kendi konforları için eğip büken o dejenere, çürümüş "kötü/mirasyedi nesil" (half) gelmiştir.
Verisül (وَرِثُوا)
Kelimenin etimolojik kökü v-r-s (vav-ra-se) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Miras aldılar, konut/makam olarak devraldılar."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir malın, eşyanın veya statünün, asıl sahibinin ölümünden (veya gidişinden) sonra bir başkasına zahmetsizce intikal etmesi, geçmesi olduğunu belirtir.
Patricia Crone, dini metinlerin "miras alınması" (verisû) kavramını din sosyolojisi ve kurumsal otorite bağlamında tahlil eder. Bu kötü nesil (half), vahyi kalplerine inen sarsıcı bir ahlaki sorumluluk olarak değil; atalarından kendilerine kalan, onlara toplum içinde siyasi ve teolojik bir imtiyaz (otorite) sağlayan seküler bir "mülk/miras" gibi devralmışlardır. Din, yaşanacak bir ahlak olmaktan çıkıp, sadece üzerine oturulan kurumsal bir mirasa dönüşmüştür.
Kitâbe (الْكِتَابَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-t-b (kef-te-be) harflerinden oluşur. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Kitabı, (Tevrat'ı)."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının dağınık şeyleri bir araya toplamak ve harfleri/kelimeleri bir araya getirerek metin (yazı) oluşturmak olduğunu belirtir.
Ye'huzûne (يَأْخُذُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Hal (durum) cümlesidir. "Aliyorlar, sımsıkı tutuyorlar, kendilerine mal ediyorlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi ele geçirmek, sımsıkı kavramak ve bırakmamak üzere yakalamak olduğunu belirtir. Kutsal kitaba karşı eylemsiz/ahlaksız olan bu neslin, söz konusu dünyevi menfaat olunca onu nasıl iştahla "kavradıklarını" resmeder.
Arada (عَرَضَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-r-d (ayn-ra-dat) harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir. "Geçici menfaati, dünyevi malı, ucuz ve fani olan metayı."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin aniden ortaya çıkması, görünmesi ancak kalıcı olmaması (geçip gitmesi) olduğunu belirtir. Hastalığa "âraz" denmesi de gelip geçici olmasındandır. "Arad", kalıcı/uhrevi (öz) olmayan, sadece şu an elde parlayan ama yok olmaya mahkûm geçici dünya malıdır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak semantiğinde bu "arad" (geçici meta) kavramını, vahyin "kalıcılığı" (bekâ) ile kıyaslayarak derinlemesine tahlil eder. O dejenere olmuş nesil (din adamları veya kitle), ellerindeki o muazzam ve ebedi hakikati (Kitab'ı), yeryüzünün o en basit, en fani ve en değersiz geçici rüşvetlerine, dünyevi makamlarına (arad) satmaktadırlar. Sonsuz olanı, anlık (arad) olana feda etme hastalığıdır bu.
Hâzel (هَٰذَا)
Arapçada "şu, bu" anlamına gelen ism-i işarettir. Menfaatin değersizliğini pekiştirir.
Ednâ (الْأَدْنَىٰ)
Kelimenin etimolojik kökü d-n-v (dal-nun-vav) harflerine dayanır. İsm-i tafdîl formundadır ve 'arad' kelimesinin sıfatıdır. "Şu en aşağılık olan, en değersiz olan, en basit olan."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının mesafe veya değer olarak bir şeye çok yakın olmak, alçaklık ve değersizlik (süflilik) olduğunu belirtir. Dünyaya da "ednâ" denir.
Ve Yekûlûne (وَيَقُولُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "Ve derler, söylerler, iddia ederler."
Se Yüğferu (سَيُغْفَرُ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-f-r (ğayn-fe-ra) harflerine dayanır. Başındaki "se" yakın ve kesin geleceği bildiren istikbal edatıdır. Meçhul (edilgen) yapıda üçüncü tekil şahıs muzari fiilidir. "İleride nasılsa bağışlanacağız, kesinlikle affedileceğiz."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının kirliliği veya günahı kamufle ederek (zırh/miğfer gibi) muhafaza etmek ve örtmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" eyleminin ilahi bir af (örtme) olduğunu; ancak buradaki meçhul ve kesin (se) kullanımının, kişinin kendi kendini kandırdığı sahte bir teolojik garanti beklentisi olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, bu "Se yüğferu lenâ" (Biz nasılsa affedileceğiz) söylemini Geç Antik Çağ teolojisindeki "Cheap Grace" (Ucuz Lütuf) ve "Kibirli Kurtuluş" beklentisi olarak tahlil eder. Bu dejenere nesil (half), kitabı (Tevrat'ı) miras aldıkları için kendilerini Allah'ın "imtiyazlı/seçilmiş" çocukları olarak görürler. Rüşvet alır, faiz yer, dünyevi menfaatlere (arada) taparlar; ancak iş vicdani hesaplaşmaya gelince "Biz o kutsal ataların (İbrahim'in/Mûsâ'nın) soyuyuz, biz kitabı taşıyoruz, dolayısıyla Allah bizim günahlarımızı nasılsa örtecektir" diyerek günahı kurumsallaştırır ve kendi şımarıklıklarını sahte bir teodise (bağışlanma garantisi) ile meşrulaştırırlar.
Lenâ (لَنَا)
Arapçada tahsis ve yönelme harfi "lâm" (için, -e) ve "nâ" (bize/bizim) zamirinin birleşimidir. "Bize, bizim için."
Ve İn (وَإِنْ)
Arapçada "ve eğer, şayet" anlamlarına gelen şart (koşul) edatıdır.
Ye'tihim (يَأْتِهِمْ)
Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. Şart edatından dolayı cezimli (mezcum) üçüncü tekil şahıs muzari fiili ve "him" (onlara) nesne zamiridir. "Onlara gelse, karşılarına çıksa."
Aradun (عَرَضٌ)
a-r-d kökünden. Cümlenin fâilidir. "Bir başka geçici menfaat, dünyevi bir kâr daha."
Mislühû (مِثْلُهُ)
Kelimenin etimolojik kökü m-s-l (mim-se-lam) harflerinden oluşur. Sonundaki "hû" zamiriyle tamlamadır. "Onun misli, onun bir benzeri, tıpkı onun gibi."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin birbirine tıpatıp benzemesi, eşdeğer olması ve aralarında bir farkın bulunmaması olduğunu belirtir.
Ye'huzûhü (يَأْخُذُوهُ)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Şartın cevabı olduğu için (mezcum) "nun" düşmüş halde üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir ve "hü" (onu) zamiriyle birleşmiştir. "Onu da hemen alıverirler, onu da kavrarlar."
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki bu sarsıcı eylem tekrarını (Ye'huzûne arada... Ye'huzûhü) muazzam bir "Ahlaki Kısır Döngü ve Tövbe Sahtekarlığı" ekseninde inceler. Onlar günahı (rüşveti/haksız kazancı) bir kere işleyip, sonra "Affedileceğiz" diyerek sahte bir pişmanlık numarası yaparlar. Ancak Kuran onların bu ikiyüzlülüğünü ifşa eder: Eğer ertesi gün karşılarına "aynı menfaat/haram" (aradun mislühû) tekrar çıksa, dünkü o "affedileceğiz" sözlerini anında unutur ve hiç tereddüt etmeden o haramı tekrar alırlar (ye'huzûhü). Onların "bağışlanma" umudu ahlaki bir arınma değil, bir sonraki günahı rahatça işleyebilmek için ürettikleri sahte bir teolojik kredi/ruhsattır.
E Lem (أَلَمْ)
Arapçada istifham (soru/kınama) edatı olan "E" (hemze) ile geçmiş zamanı mutlak olarak olumsuzlayan "lem" (değil mi/medi mi) edatının birleşimidir. "Alınmadı mı? (Yoksa o söz verilmedi mi?)"
Yü'haz (يُؤْخَذْ)
Aynı e-h-z (hemze-hı-zel) kökünden meçhul (edilgen) üçüncü tekil şahıs muzari (lem'den dolayı geçmiş) fiilidir. "Alınmadı mı?"
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
"Onların üzerinden, onlara karşı."
Mîsâkul (مِيثَاقُ)
Kelimenin etimolojik kökü v-s-k (vav-se-kaf) harflerine dayanır. Cümlenin naib-i fâilidir (edilgen öznesidir). Tamlamanın ilk ögesidir. "Sağlam sözü, ağır antlaşması, sarsılmaz ahdi."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi sımsıkı bağlamak, düğümlemek, sarsılmaz ve kopmaz bir şekilde sabitlemek olduğunu belirtir. İnsanın güvendiği birine (veya Allah'a) verdiği ve asla dönmeyeceği o "ağır/katı yeminli sözleşmeye" (vesîka/mîsâk) bu isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "mîsâk" kavramının Kuran'da sıradan bir vaat (söz) değil; bizzat Allah ile kul arasında, peygamber ve vahiy aracılığıyla kurulan, bozulması halinde insanın ontolojik olarak helakini gerektiren o teolojik "büyük yemin/sözleşme" (covenant) olduğunu açıklar.
Gabriel Said Reynolds, bu ayeti Kutsal Kitap teolojisindeki "Covenantal Breaking" (Ahdin Bozulması) problemi üzerinden okur. Kuran, onlara kendi kutsal kitaplarında bizzat Allah'a verdikleri o büyük sözü (mîsâkı) hatırlatır. Kitap onların cebinde bir mülk değil; boyunlarındaki "ağır bir bağdır" (v-s-k). Dünyevi menfaati alıp dini satmaları, basit bir hata değil, yeryüzünün en büyük teolojik ihanetidir (ahdi bozmaktır).
Kitâbi (الْكِتَابِ)
k-t-b kökünden tamlamanın son kelimesi. "Kitabın o sağlam sözleşmesi."
En Lâ Yekûlû (أَنْ لَا يَقُولُوا)
"En" (dair, şöyle ki) mastar edatı, "lâ" (olumsuzluk) edatı ve k-v-l (kaf-vav-lam) kökünden muzari fiil. "Söylemeyeceklerine dair."
Alel Lâhi (عَلَى اللَّهِ)
"Allah'a karşı, Allah üzerine."
İllel (إِلَّا)
İstisna edatıdır. "Ancak, -den başka (bir şey)."
Hakka (الْحَقَّ)
Kelimenin etimolojik kökü h-k-k (ha-kaf-kaf) harflerinden oluşur. "Hakkı, gerçeği, mutlak doğruyu."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sarsılmaz bir şekilde sabit olmak, gerçeğe uygun düşmek, varlığı kesin olan şey ve adalet olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Allah hakkında sadece hakkı söylemek" (En lâ yekûlû alel lâhi illel hakka) tamlamasını, din istismarının deşifresi olarak derinlemesine tahlil eder. O dejenere nesil (half), menfaatleri uğruna helali haram, haramı helal yapıyor ve sonra da "Allah böyle emretti, O bizi affeder" diyerek Allah'a iftira atıyorlardı. Kitabın onlardan aldığı en büyük söz (mîsâk) ise; dini dünyevi kârlara alet etmemek ve Allah'ın hükmü hakkında kendi heveslerini (yalanı) değil, sadece sarsılmaz ve objektif olan "Hakikati" konuşmaktır.
Ve Derasû (وَدَرَسُوا)
Kelimenin etimolojik kökü d-r-s (dal-ra-sin) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Ve okudular, eğitimini aldılar, defalarca üzerinden geçtiler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin üzerinden tekrar tekrar geçerek izini silmek, aşındırmak, buğdayı döverek ezmek ve bir metni ezberlemek için defalarca okumak (idman yapmak) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dirs/dirâset" eyleminin Kuran'da bir kitabı sıradan okumak değil; onun üzerinde mesai harcamak, uzmanlaşmak ve metnin anlamına nüfuz edecek kadar derinleşmek olduğunu açıklar.
Christoph Luxenberg, "derasû" fiilinin evrensel etimolojisini sarsıcı bir filolojik tespitle inceler. Arapçadaki bu kelime, doğrudan doğruya Süryanice ve Aramicedeki "drash" (öğrenmek, araştırmak, dini metinleri şerh etmek) kelimesine dayanır. Yahudi din adamlarının (hahamların) Tevrat'ı derinlemesine yorumladıkları o meşhur metot olan "Midraş" (Midrash) kelimesi de tam olarak bu köktendir. Kuran, onların bilmedikleri için değil; bizzat kitabı en ince ayrıntısına kadar profesyonelce şerh eden (Midraş/Dirâset yapan) o teoloji uzmanları olmalarına rağmen (ve derasû), kasten günah işlediklerini ilan eder.
Mâ (مَا)
"O şeyi ki." İsm-i mevsul.
Fîhi (فِيهِ)
"Onun (Kitabın) içindeki."
Ved Dârul (وَالدَّارُ)
Kelimenin etimolojik kökü d-v-r (dal-vav-ra) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İsim tamlamasının ilk ögesidir. "Ve o yurt, o asıl ev."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin etrafında dönmek, tavaf etmek ve kuşatmak olduğunu belirtir. İçindeki insanları bütünüyle kuşatan yaşam alanlarına (ev/yurt) "dâr" denir.
Âhiretü (الْآخِرَةُ)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-r (hemze-hı-ra) harflerinden oluşur. Tamlamanın sonudur. "Ahiret yurdu, o son ve kalıcı yurt."
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın zaman felsefesinde "ednâ" (şu anki geçici ve değersiz dünya) ile "ahiret" (sonraki kalıcı ve üstün boyut) kavramları arasındaki o muazzam ontolojik çatışmayı tahlil eder. Dünyevi menfaat anlıktır (arad) ve asagilik (edna) tasir; Ahiret ise varoluşun tamamlandığı o sarsılmaz ve kalıcı (dâr) gerçektir.
Hayrun (خَيْرٌ)
Kelimenin etimolojik kökü h-y-r (hı-ye-ra) harflerine dayanır. Cümlenin haberidir (yüklemidir). İsm-i tafdîl formundadır. "Çok daha hayırlıdır, mutlak olarak daha üstündür, en iyisidir."
İbn Fâris, fıtrata uygun olan, hakiki fayda getiren ve şerrin (veya geçici menfaatin) mutlak zıddı olan her türlü asil gerçektir.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
Arapçada tahsis harfi "lâm" (için) ve ism-i mevsulün birleşimidir. "O kimseler için ki."
Yettekûne (يَتَّقُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü v-k-y (vav-kaf-ye) harflerine dayanır. İfti'al babında, üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "Sakınanlar, takva sahipleri olanlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın dışsal bir tehlikeye karşı kendisini sağlam bir kalkanla (vikâye) sağlama alması, koruması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" kavramının Kuran'da insanın, ilahi rızayı kaybetme korkusuyla dünyevi o geçici kârlara (arada) karşı kendi ahlakını ve imanını zırh gibi korumaya alması olduğunu açıklar.
E Fe Lâ (أَفَلَا)
Arapçada istifham (soru) edatı "E" (hemze), takibiye bağlacı "fe" ve olumsuzluk edatı "lâ"nın birleşimidir. "Hâlâ mı? Yoksa değil mi?"
Ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-k-l (ayn-kaf-lam) harflerine dayanır. İkinci çoğul şahıs (siz) muzari fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı teolojik kınamanın mutlak kapanış kelimesidir. "Akletmez misiniz? Aklınızı kullanmaz mısınız? İdrak etmez misiniz?"
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi sımsıkı bağlamak, düğümlemek ve deveyi kaçmasın diye ipiyle (ıkâl) dizinden bağlamak olduğunu belirtir. İnsanın aklı da (akl), onu sapkınlıktan, dünyevi hırslardan ve heveslerden "bağlayarak" (frenleyerek) onu koruyan ontolojik/zihinsel bağdır.
Râgıb el-İsfahânî, "akl" eyleminin Kuran'da sadece bir şeyin teorik bilgisini (dirâsetini) bilmek olmadığını; o bilginin insanı ahlaksızlıktan (arad'a tapmaktan) alıkoyacak eylemsel bir "fren" (idrak) mekanizmasına dönüşmesi olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu "e fe lâ ta'kılûn" (Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?) sitemiyle kapanmasını, din adamı sınıfının ve "uzmanların" muazzam bir "Entelektüel İflası" olarak derinlemesine okur. Kuran'ın muhatap aldığı bu zümre, Tevrat'ı baştan sona hatmetmiş, onu şerh eden (derasû) elit bir ilim tabakasıdır. Ancak Allah onlara "Okumaz mısınız?" demez; "Akletmez misiniz?" der. Zira bilgi (kitap okumak) başka şeydir; o bilginin gereği olan sonsuz ahireti, geçici üç kuruşluk rüşvete (dünyaya) satmamanın idraki (akıl) bambaşka bir şeydir. Ayet, ahlakı olmayan bilginin, aklın iflası (ahmaklık) olduğunu ilan ederek kapanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla