وَقَطَّعْنَاهُمْ فِي الْاَرْضِ اُمَماًۚ مِنْهُمُ الصَّالِحُونَ وَمِنْهُمْ دُونَ ذٰلِكَۘ وَبَلَوْنَاهُمْ بِالْحَسَنَاتِ وَالسَّيِّـَٔاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 168. Ayet
Daralt
X
-
Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik.
Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. "Onlar bir arada bir toplulukken bir vakitte onları ayırdık" şeklinde yorumlanabilir. Bir arada bulunma da çeşitli yorumlara açıktır. Onlar bir aradaydılar, sonra ayrıldılar ve bir kısmı kafir oldu, bir kısmı ise mümin oldu. İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar mekan, geçim, su ve mera bakımından bir aradaydılar, sonra ayrıldılar ve böylece mekan, geçim ve diğer hususlar itibariyle birbirlerinden ayrılmış oldular. Üçüncü yorum da şudur: Onlar din yönünden birdiler, sonra her biri arzu sahibi oldular. Onları grup grup yeryüzüne dağıttık beyanı şöyle de yorumlanabilir: Yani peş peşe gelen ümmet ve cemaatler. Onların bir kısmı diğerlerinin halefi olmuştur. "Onların ardından bir kuşak gelmiştir" beyanında bildirildiği üzere.
İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Şayet onları grup grup yeryüzüne dağıttık beyanı din ve mezhep hakkındaysa bu ayetin yorumu şöyle olur: İçlerinden bazıları iyi kimselerdir; müminlerdir. Bazıları da böyle değildir; kafirlerdir. Bu durumda "dılne zalike" (دون ذلك) ifadesi, "bunun dışında" anlamına gelir. Tıpkı ''Allah'tan başka taptığınız tanrılar" beyanı gibi. Yani Allanın dışında. Şayet geçim hakkındaysa bir kısmı bir kısmından geçim bakımından farklıdır. Cenab-ı Hak bir kısmına rızkı genişletmiş, bir kısmına ise zorlaştırmış ve daraltmıştır. Dolayısıyla bir kısmı diğer bir kısmının geçim ve rızkından farklı olmuş olur. Yahut dinleri itibariyle birbirinden farklı, bir kısmı iyilik üzerine, bir kısmı ise arzuları üzerinedir. En doğrusunu Allah bilir.
İyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik. Cenab-ı Hak, bir kısmını bereket ve bollukla; bir kısmını zorluk ve darlıkla imtihan etti. Bunu onlara vadedilen sevap ve cezayı hatırlatmak için veya iyilik yapanlara vadedilen sevaba teşvik etmek ve kötülük yapanlara vadedilen cezadan sakındırmak için yaptı. Belki dönüş yaparlar diye. Tövbe eder ve bundan dönüş yaparlar diye.
Belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onları nimetlerle bolluk ve bereketle imtihan ettik ki Allah'ın lütfunu ve ihsanını bilsinler ve O'na şülaetmeye ve övmeye dönsünler. Kötü durumlar. Yani kendileri hakkında belalar, musibetler ve darlıkla imtihan ettik ki Allah'ın gücünü ve hakimiyetini anlasınlar ve O'na şükür, yakarış, korku, dua ve tövbeyle dönsünler.
İkincisi, bu beyanın anlamı şudur: Yani onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik ki başkalarının, onlara kendilerinden daha malik olduğu zihinlerine iyice yerleşsin ve Allah'ın emir ve hükümlerine tam bir teslimiyetle O'na dönsünler.
Üçüncüsü, onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik. Onlardan mümin olanları da kcifır olanları da sınava tabi tuttuk, ta ki onlar dünyada eşit olmaları gerektiğini düşündüklerinde -oysa hikmet bakımından onların farklı statüde olmaları gerekir- hepsi yeniden dirilmeye inanmaya mecbur kalır. Zira onların dünyadan ayrılmaları birbirine eşittir.
Dördüncüsü, Cenab-ı Hak bu dünyada nimetleri yaratmıştır ki ahirette vadedilen lezzetle dolu hayatı bilsinler. Zorluk da böyledir. O, her iki durumla da onları imtihan etmiştir ki ahirette onlara vadedilene hayata dönmeye hazırlansınıar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Katta'nâhüm (وَقَطَّعْنَاهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü k-t-a (kaf-tı-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Tef'îl babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ile "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. "Ve biz onları parçalara böldük, parça parça ayırdık, kısımlara ayırdık."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir bütünün parçalara ayrılması, bitişikliğin kesilmesi ve organik bağın bütünüyle koparılması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kat'" eyleminin tef'îl babında (taktî') kullanılmasının, sıradan bir ayrılık veya tek seferlik bir kesme eylemi olmadığını; çokluk, sıklık ve kasti olarak darmadağın etme, ufak parçalara (gruplara) ayırıp dağıtma manası taşıdığını açıklar.
Patricia Crone, "katta'nâhüm" fiilini siyasi tarih ve "diaspora (sürgün) sosyolojisi" bağlamında derinlemesine tahlil eder. İsrailoğulları kendi içlerindeki isyanlar (ve kibrin ürettiği zilletler) yüzünden, tek bir devlet, tek bir coğrafya ve yekpare bir millet olma imkânını kaybetmişlerdir. Allah'ın onları "parça parça kesip dağıtması" (taktî'); onların tarih sahnesinde Babil, Asur veya Roma sürgünleriyle vatansız kalıp yeryüzünün dört bir yanına savrularak (bölünerek) siyasi ve demografik bütünlüklerini yitirmeleridir.
Fîl Ardı (فِي الْأَرْضِ)
Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerinden oluşur. Başındaki "fî" zarfı mekân bildirir. "Yeryüzünde, toprağın üzerinde, dünyanın farklı bölgelerinde."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın ayak bastığı, alt/zemin ve göğün (semânın) mutlak zıddı olan mekân olduğunu belirtir. Parçalanmanın (taktî'in) lokal bir çölde değil, "bütün bir yeryüzüne" (küresel çapa) yayılacak şekilde genişletildiğini işaretler.
Ümemen (أُمَمًا)
Tekili "ümmet" olan kelimenin etimolojik kökü e-m-m (hemze-mim-mim) harflerine dayanır. Cümlenin hal veya mef'ul-i sâni (ikinci nesne) konumundadır. "Ümmetler olarak, farklı topluluklar halinde."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin kaynağı, sığınılan asıl merkez, anne (ümm) ve peşinden gidilen öncü (imâm) olduğunu belirtir.
Michael Cook, "ümem" (ümmetler/topluluklar) kavramını, İsrailoğullarının parçalanma (diaspora) sonrasındaki sosyolojik yapıları üzerinden okur. Onlar yeryüzüne dağılmışlardır ancak rastgele asimile olan bireyler olarak yok olmamışlardır. Gittikleri her coğrafyada kendi içlerinde kapalı, teolojik bir getto kuran, kendi inanç ve aidiyetlerini koruyan ufak "azınlık/topluluk" (ümmet) adacıkları şeklinde örgütlenmişlerdir. Kuran, onların dağılmış olmalarına rağmen kendi içlerinde gösterdikleri bu "getrolaşmış organik bütünlüğü" (ümemen) tespitlemektedir.
Minhümüs (مِنْهُمُ)
Arapçada "den/dan, içinden" anlamına gelen teb'îz (kısmilik) harfi "min" ve "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onların içinden, onlardan (şu kimseler de vardır)." Kuran, yeryüzüne dağılan bu kavmi toptan bir kefeye koymayı (tarihsel ırkçılığı) reddederek o toplumu ahlaki bir tasnife tâbi tutar.
Sâlihûne (الصَّالِحُونَ)
Tekili "sâlih" olan kelimenin etimolojik kökü s-l-h (sad-lam-ha) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Cümlenin muahhar mübtedasıdır (sonradan gelen öznesidir). "İyiler, erdemliler, barış ve dürüstlük üretenler, ıslah ediciler."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin fıtri ve doğru durumunda olması, fayda vermesi, uyum içinde olması ve bozulmanın/kokuşmuşluğun (fesadın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "salâh" kavramının Kuran'da insanın kendi iç dünyasındaki niyet dürüstlüğü ile dış dünyadaki eylem (adalet/barış) tutarlılığının birleşimi olduğunu açıklar. Salih kişi; sadece ibadet eden değil, bozulanı onaran, fesada direnen ve bulunduğu topluma fıtri/ahlaki bir fayda sağlayan aktördür. Yeryüzüne dağılan İsrailoğullarının içinde (minhüm), inancını saf tutan ve evrensel adalete hizmet eden "sâlih" bir zümrenin (mesela Kuran'a iman eden Yahudilerin veya hakiki Tevrat alimlerinin) her zaman var olduğu (ve olacağı) teolojik bir dürüstlükle ilan edilir.
Ve Minhüm (وَمِنْهُمْ)
"Ve yine onların içinden (onların arasından şu kimseler de vardır)." Karşıt grubu bağlar.
Dûne (دُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü d-v-n (dal-vav-nun) harflerine dayanır. Zarf konumundadır. "Aşağısında, daha gerisinde, berisinde, (o seviyeden) aşağıda olanlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin yakınında olmakla beraber, değer, kalite veya seviye olarak onun altında, daha aşağı bir makamda bulunmak olduğunu belirtir. Bir şeyin tam zıddı olmaktan ziyade, o asıl mertebeden mahrum ve geride kalmışlığı ifade eder.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Arapçada "şu, işte o" anlamına gelen ism-i işarettir. "Dûne zâlike" tamlaması (İşte bunun aşağısında olanlar), önceki "sâlihûn" (erdemliler) mertebesine ulaşamamış, ahlaken yozlaşmış, kibre saplanmış veya ilahi sınırları ihlal etmiş (fasıklar/zalimler) olan diğer ekseriyeti ifade eder.
Ve Belevnâhüm (وَبَلَوْنَاهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü b-l-y (be-lam-ye) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ve "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. "Ve biz onları sınadık, imtihana tâbi tuttuk, test ettik."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi kullanıp eskitmek, tecrübe etmek, yıpratmak ve bir şeyin/insanın gizli olan aslını, özünü, karakterini ortaya çıkarmak için onu en ağır koşullara maruz bırakmak (test etmek) olduğunu belirtir.
Bil Hasenâti (بِالْحَسَنَاتِ)
Tekili "hasene" olan kelimenin etimolojik kökü h-s-n (ha-sin-nun) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" vasıta harfidir. "İyiliklerle, güzelliklerle, nimet ve refahla."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın doğasına, aklına ve gözüne güzel/iyi görünen, hoşa giden ve değerli olan (hüsn) her şey olduğunu belirtir. Bu kelime, insanın hoşuna giden dünyevi lütufları (bolluk, zafer, sağlık, iktidar) kapsar.
Ves Seyyiâti (وَالسَّيِّئَاتِ)
Tekili "seyyie" olan kelimenin etimolojik kökü s-v-e (sin-vav-hemze) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. "Ve kötülüklerle, sıkıntılarla, musibetlerle."
İbn Fâris, insanın içini sıkan, ona zarar veren, mutsuz eden ve hüznü/acıyı doğuran (sû') yıkıcı durumların tamamı olduğunu belirtir. Bunlar sürgünler, savaş yenilgileri, kıtlık ve zillet halleridir.
Angelika Neuwirth, "Ve belevnâhüm bil hasenâti ves seyyiâti" (Onları nimetlerle ve sıkıntılarla sınadık) cümlesini, Eski Ahit (Tevrat) ve Kuran teolojisindeki muazzam "Tarihsel Teodise" (historical theodicy) laboratuvarı olarak okur. Yeryüzüne parçalanarak dağılan İsrailoğullarının başına gelen parlak altın çağlar (hasenât) veya Holokost/Babil sürgünü gibi korkunç felaketler (seyyiât); kozmik bir körlüğün veya kaba tesadüflerin (şansın) eseri değildir. Bunların tümü, Kâinatın Yaratıcısı'nın o milleti arındırmak, ahlaki kodlarını test etmek ve nankörlük/şükür ekseninde onların fıtratını fırınlamak için bizzat ve kasten kurguladığı "ilahi eğitim" (belâ/imtihan) enstrümanlarıdır. Tarih, onlar için bir test alanıdır.
Toshihiko Izutsu, bu diyalektiği Kuran'ın "Sınanma Psikolojisi" bağlamında inceler. İnsan sadece acıyla (seyyiât) sınanmaz; refah ve güçle (hasenât) sınanmak çok daha zordur. Zira acı insanı Allah'a yaklaştırırken, nimet (hasenât) insanı kibre ve şımarıklığa (buzağıya tapmaya veya ırkçılığa) sürükleyebilir. Allah, onları birbirine taban tabana zıt olan bu iki radikal kutbun (varlık ve yokluk) uçlarında sınayarak, fıtratlarındaki bütün gizli tortuları deşifre eder.
Leallehüm (لَعَلَّهُمْ)
Arapçada umut, beklenti ve imtihanın asıl gayesini (ta'lil) bildiren "lealle" edatı ile "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Umulur ki onlar, -meleri ümidiyle, belki..."
Yerciuûn (يَرْجِعُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü r-c-a (ra-cim-ayn) harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. Ayetin ve yeryüzüne dağılma (diaspora) serüveninin ontolojik kapanış kelimesidir. "Geri dönerler, asıllarına rücu ederler, (kötülükten) vazgeçerler."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin daha önce bulunduğu o ilk haline, başlangıç noktasına, orijinal safiyetine geri dönmesi (rücu) ve ayrıldığı merkeze yönelmesi olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rücu" eyleminin Kuran'da insanın işlediği sapkınlıklardan, günahlardan (fısk/şirk) kendi hür iradesiyle ve pişmanlıkla sıyrılarak, Yaratıcı'nın belirlediği o fıtri itaat, tevhit ve adalet merkezine "ahlaki bir geri dönüş/tövbe" yapması olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "leallehüm yerciuûn" (Umulur ki geri dönerler/tövbe ederler) kapanışını muazzam bir "İlahi Merhamet ve Rehabilitasyon Ufku" olarak derinlemesine tahlil eder. Allah; İsrailoğullarını yeryüzünde sürgünlere mahkûm ederken (katta'nâhüm) veya onları korkunç acılarla ve nimetlerle (seyyiât ve hasenât) sınarken, nihai amacının intikam almak, işkence etmek veya o ırkı yeryüzünden toptan silmek olmadığını ilan eder. Bütün o tarihsel sarsıntıların, bölünmelerin ve imtihanların en uç noktasında duran ilahi hedef/umut (lealle); yoldan çıkmış olan insanın uyanması, sarsılması ve kaybettiği o aydınlık fıtratına, Tevhide ve Rabbine ahlaken "geri dönmesidir" (yerciuûn). İmtihan yıkmak için değil; yıkanıp arınmış bir fıtratı yeniden aslına (Hakka) döndürmek için kurulan o sonsuz ilahi merhamet laboratuvarının ta kendisidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla