Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 166. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 166. Ayet

    فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ ‘atev ‘an mâ nuhû ‘anhu kulnâ lehum kûnû kiradeten ḣâsi-în(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince onlara, 'Aşağılık maymunlar olun!' dedik.

      Kendilerine yasak edilen şeyler karşısında küstahça diretince. Ebu Avsece şöyle demiştir: Küstahça diretince, yani büyüklenince demektir. Denilir ki: "'ata, ya'tu, 'utuvven" (عتا يعتو عتوا). Sanki "'utuvv'' (العتو) katılıkta en ileri düzey demektir. Bundan dolayı "'ıtiyyen" (عتيا) beyanına "katı" manası verildi. Fakat bazan "katılık" bazan da "büyüklenme" olarak nitelenmiştir.

      Onlara, 'Aşağılık maymunlar olun!' dedik. Bazıları şöyle demiştir: Onların suretleri ve bedenleri maymun suretine çevrildi. Akılları ise olduğu hal üzere insan aklı şeklindeydi, değiştirilmemişti ki Allah'ın kendilerine yönelik azabını bilsinler. Onların başına gelen musibetler Allanın yasaklarını çiğnedikleri sebebiyleydi. Bazıları da şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, onların tabiatlarını maymun tabiatına çevirdi. Suret ve bedenleri ise olduğu haliyle kaldı. Bunu öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Aşağılık. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime kök anlamı itibariyle köpeğin kovulması manasından gelmektedir, "uzaklaştırıldı" demektir. "hase'tuhıl" (خسأته) denir. Ebu Avsece şöyle demiştir. Aşağılık. Yani uzaklaştırılmış. "Yıkılın karşımdan!" beyanı hakkında da böyle söylemiştir. Yani buradan uzaklaşın! ve buradan dönün! Denilir ki: "Ehse'tü fulanen ve hase'tühu" (و خسأته أحسأت فلانا), yani onu uzaklaştırdım. "Hase'e" (خسأ), yani uzaklaştı. Yine denildi ki: "el-hasi'u" (الخاسئ) aşağılanmış demektir.

      "İçlerinden bir topluluk dedi ki ... " mealindeki cümlelerle başlayıp kıssanın sonuna kadar devam eden ayet-i kerimelerde iki yön bulunmaktadır. Bunlardan biri, Hz. Peygamber (s.a.) için risalet ve nübüvvetin ispatıdır. Nitekim onların kitabına bakmaksızın ve bu konuda bilgi sahibi olan bir kimseye başvurmaksızın olan durumları bildirmiştir. Bu, onun Allah katından öğrendiğini göstermektedir. İkincisi, zalim ve günahkarların akıbetlerini, zulümleri ve Allah'ın yasaklarını çiğnemeleri sebebiyle başlarına gelenleri haber vermektir ki buna benzer fiilleri yapmamaya dair bizim için bir sakındırma olsun.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe Lemmâ (فَلَمَّا)

        Arapçada eylemin vuku bulduğu zaman dilimini, hadisenin geldiği en son aşamayı ve olayın ardışıklığını (kırılmayı) ifade eden "fe" (bunun üzerine) edatı ile "lemmâ" (ne zaman ki, olduğu vakit) zaman zarfının birleşimidir. Yapılan uyarıların (ve bir önceki ayette bahsedilen azabın) ardından, isyankâr grubun geri adım atmayarak cürmü zirveye taşıdığı o sarsıcı anı bağlar.

        Atev (عَتَوْا)

        Kelimenin etimolojik kökü a-t-v (ayn-te-vav) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Haddi aştılar, küstahlaştılar, kibirlenerek isyan ettiler, azgınlaştılar."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin kaskatı kesilmesi, kuruması, sertleşmesi ve insanın sınırları yıkarak fesatta (bozgunculukta) aşırıya gitmesi olduğunu belirtir. Kuruyup kaskatı kesilen (esneyemeyen) bir ağaç dalına da bu kökten atıf yapılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "utüvv" eyleminin Kuran'da sıradan bir hata (veya anlık bir günah) olmadığını; insanın, kendisine yapılan uyarılara karşı kalbini kaskatı (esnemez) bir hale getirerek, ilahi otoriteyi tanımaması, itaati reddetmesi ve mutlak bir kibirle "küstahlaşması" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cumartesi yasağını çiğneyenlerin psikolojisini bu "atev" (küstahlaştılar) fiili üzerinden derinlemesine tahlil eder. Onlar, balık avlama yasağını zayıflıktan, açlıktan veya çaresizlikten dolayı ihlal etmemişlerdir. Onların isyanının temelinde, uyarıcıların "Bunu yapmayın, Allah'ın azabı gelir" şeklindeki vaazlarına karşı "Bize hiçbir şey olmaz, biz seçilmiş milletiz" diyerek ilahi yasayla alay eden o kaskatı, pervasız ve seküler şımarıklık (utüvv) yatar. Günahı günah yapan asıl ağırlık, eylemin kendisinden ziyade, o eylemi işlerken takınılan bu "küstah" tavırdır.

        An (عَنْ)

        Arapçada "den/dan, hakkında, -e karşı" anlamı veren, eylemin (küstahlığın) kime veya neye karşı yapıldığını, yönelimini bildiren harf-i cerdir.

        Mâ (مَا)

        "O şeyi ki." İsm-i mevsuldür (ilgi zamiri).

        Nühû (نُهُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü n-h-y (nun-he-ye) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs meçhul (edilgen) fiilidir. "Yasaklandılar, men edildiler, alıkonuldular."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi durdurmak, son vermek, nihayete erdirmek ve bir eylemin yapılmasına mâni olmak (nehiy) olduğunu belirtir.

        Anhü (عَنْهُ)

        Harf-i cer olan "an" ve "hü" (ondan) zamirinin birleşimidir. "Ondan." (Yani kendilerine yasaklanan, yapmamaları emredilen o şeyden/avdan vazgeçmek yerine, tam da o yasağın üzerinde küstahlaştılar).

        Kulnâ (قُلْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Biz dedik, söyledik, ferman buyurduk."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Allah'a izafe edildiğinde sıradan bir sesten ibaret olmadığını; kâinatın işleyişini anında değiştiren, varlığın fıtratına müdahale eden o sarsılmaz ve mutlak "ontolojik/yaratılış emri" (hüküm) olduğunu açıklar.

        Lehüm (لَهُمْ)

        Arapçada tahsis harfi "lâm" (onlara, onlar için) ve "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Onlara."

        Kûnû (كُونُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. İkinci çoğul şahıs (siz) emir/nakıs fiil kipidir. "Olun, dönüşün."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve bir durumdan başka bir duruma kalıcı olarak geçiş yapması olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojisinde "Kûnû" (Olun) emrini muazzam bir "Yaratılış ve Yıkım (De-creation)" diyalektiği olarak okur. Allah'ın kâinatı yaratırken kullandığı "Kün" (Ol) emri nasıl ki yokluğu varlığa çeviren o mutlak ve hayat verici iradeyse; buradaki "Kûnû" (Olun) emri de, insanlık fıtratını bozup küstahlaşan (atev) o zalimlerin, insanlık mertebesinden (eşref-i mahlukat statüsünden) sökülüp daha aşağı bir varlık formuna hapsedilmelerini sağlayan o "ontolojik düşüş/yıkım" fermanıdır. Söz (Kûnû), anında gerçeğe (bedene) dönüşür.

        Kıradeten (قِرَدَةً)

        Tekili "kırd" olan kelimenin etimolojik kökü k-r-d (kaf-ra-dal) harflerinden oluşur. Emrin nesnesini/durumunu bildiren haber ögesidir. "Maymunlar, şebekler."

        İbn Fâris, bu kökün bilinen hayvan türü olan maymunu ifade ettiğini belirtir.

        Michael Cook, İsrailoğullarının "maymunlara" (kıradeten) dönüştürülmesi (mesh) olayını teolojik ve biyolojik bir degradegasyon (aşağılanma) hiyerarşisi üzerinden derinlemesine tahlil eder. Allah onları neden bir aslana veya kuşa değil de ısrarla maymuna dönüştürmüştür? Çünkü maymun, fiziksel olarak insana en çok benzeyen ama akıl, ahlak ve iradeden bütünüyle yoksun olan, sadece taklit eden (mimicry) ve bedensel iştahının/şehvetinin esiri olan bir canlıdır. Cumartesi yasağını hileyle çiğneyenler; sureten (şeklen) dindar bir insan gibi görünseler de, içlerinde ahlakı ve ilahi yasayı öldürüp sadece "dünyevi iştahlarına" (mideye) kul olmuşlardı. Kuran, onların ruhlarında yaşadıkları bu hayvansılaşmayı (açgözlülüğü), bizzat fiziksel bedenlerine (maymuna) yansıtarak; onların teolojik hilekârlıklarının faturasını en uygun hayvan formuyla (insan taklidi yapan iştah makinesiyle) ödetmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kuran tefsir geleneğindeki "mesh" (hayvana dönüşme) tartışmalarını ahlak felsefesi bağlamında okur. Bu dönüşümün fiziksel bir mutasyon mu (gerçekten maymun mu oldular), yoksa kalplerinin/karakterlerinin "maymun iştahlı ve şuursuz" bir hale gelmesini anlatan sosyo-psikolojik bir metafor mu olduğu tartışılmıştır. Ancak her iki durumda da vurucu olan gerçeklik; ilahi yasayı ekonomik kâr uğruna "hülle" (hile) ile çiğneyen aklın, Kuran'ın gözünde "insan" kalitesini yitirerek ontolojik olarak şebekleştiğinin (kıradeten) evrensel ilanıdır. Kutsalla alay eden zihin, insanlık haysiyetini koruyamaz.

        Hâsiîn (خَاسِئِينَ)

        Tekili "hâsi'" olan kelimenin etimolojik kökü h-s-e (hı-sin-hemze) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve ilahi lanetin sarsıcı kapanış sıfatıdır. "Aşağılanmışlar, horlanmışlar, kovulmuşlar, sefil ve zelil bir halde."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının uzaklaştırmak, birini (özellikle bir köpeği veya hayvanı) hakaret ederek, taşlayarak ve tiksinerek yanından kovmak, zelil kılmak olduğunu belirtir. "İhsa" (Hoşt / Defol) ünlemi de bu kökten köpeklere söylenir. Gözün yorulup ferini kaybetmesine ve görüş alanının daralmasına da "hâsi" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüsû" kavramının Kuran'da insanın veya şeytanın (ihseû fîhâ), ilahi huzurdan, merhametten ve insanlık onurundan bütünüyle tart edilerek (kovularak) mutlak bir dışlanmışlığa, tiksintiye ve sefalete mahkûm edilmesi olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu "hâsiîn" (aşağılıkça kovulmuşlar) kelimesiyle bitirilmesini muazzam bir "kibir ve zillet tezatı" (psikolojik diyalektik) olarak tahlil eder. O günahkârlar, ayetin başında "atev" (küstahlaştılar, kibirlendiler) fiiliyle tanımlanmışlardı. Onlar kendilerini dokunulmaz, zeki ve kuralların üstünde görüyorlardı. Ancak ayetin sonunda o "kibirli" avcılar, sadece akılsız bir maymuna (kıradeten) dönüştürülmekle kalmamışlar; aynı zamanda tıpkı uyuz bir köpek gibi insanların yanından tiksinilerek taşlanıp kovulan, toplumdan izole edilmiş, en iğrenç ve "aşağılık" (hâsiîn) bir mahluk statüsüne fırlatılmışlardır. Zirvedeki sahte kibir (atev), dibin en karanlık sefaletiyle (hâsiîn) cezalandırılarak ilahi teodise kusursuzca mühürlenmiştir. Boyun eğmeyen baş, en sefil bedenin (şebekliğin) içine hapsedilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X