Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 163. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 163. Ayet

    وَسْـَٔلْهُمْ عَنِ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ حَاضِرَةَ الْبَحْرِۢ اِذْ يَعْدُونَ فِي السَّبْتِ اِذْ تَأْت۪يهِمْ ح۪يتَانُهُمْ يَوْمَ سَبْتِهِمْ شُرَّعاً وَيَوْمَ لَا يَسْبِتُونَۙ لَا تَأْت۪يهِمْۚ كَذٰلِكَ نَبْلُوهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ves-elhum ‘ani-lkaryeti-lletî kânet hâdirate-lbahri iż ya’dûne fî-ssebti iż te/tîhim hîtânuhum yevme sebtihim şurra’an veyevme lâ yesbitûne(ﻻ) lâ te/tîhim(c) keżâlike neblûhum bimâ kânû yefsukûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Onlar, cumartesi tatili yaptıkları gün, avlayacakları balıklar sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak onlara doğru gelirken, tatil yapmadıkları günde ortalığa çıkmıyorlar diye cumartesi yasaklarını çiğniyorlardı. Yoldan çıkmaları sebebiyle onları işte böyle sınıyorduk.

      Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Deniz kıyısında bulunan şehir. Burası Eyle'dir. Başkaları da demiştir ki burası Eriha'dır. Bu şehrin neresi olduğunu biz bilmiyoruz. Bu şehri öğrenmeye de ihtiyacımız yoktur. Zira bunu öğrenmede bizim bir yararımız bulunmamaktadır. Eğer buna ihtiyacımız olsaydı Cenab-ı Hak bunu bize açıklardı. Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Şöyle durumda olan şehrin. Cenab-ı Hak, ona bu şehir hakkında sormasını emretmiştir. Sonra da şu beyan ile durumu onlara açıklamıştır: Onlar, cumartesi yasaklannı çiğniyorlardı. Soru sorma, bilgi talebidir. Bildirme kesinlikle bilgi talep edilene değil, soru sorulan kimseye gereklidir. Fakat bilgi talebinin iki türü vardır. Birincisi, ilkin bildirmektir. İkincisi ise onaylama talebidir. Burada bildirmeye başlanması anlamı mümkün değildir. Dolayısıyla onaylama talebidir. Sanki Cenab-ı Hak "böyle değil midir?" buyurmuş, onlar da "evet" demişlerdir. Onlar, kendilerine söylediklerinde Cenab-ı Hakk'ı tasdik etmektedirler. Bazıları da şöyle demiştir: Cenab-ı Hak gerçekte soru sormayı ona emretmemiştir. Aksine bu bir temsil kabilindendir. Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Eğer sen onlara sorarsan sana şöyle şöyle derler. Tıpkı "İsrailoğulları'na sor: Onlara nice apaçık ayet verdik!" ilahi beyanı gibidir. Bu, onlara soru sormayı emretme manasında değildir. Aksine "eğer onlara sorarsan, şöyle olur ve sana şöyle cevap verirler" anlamındadır. Öteki de bunun gibidir. Avlayacakları balıklar onlara doğru gelirken onlar, cumartesi yasaklarım çiğniyorlardı. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlar cumartesi gününü yücelttiler ve o gün hakkında imtihan edildiler. O günde balık avlama onlara yasak kılındı. Mücahid şöyle demiştir: Cumartesi günü balık avlama onlara yasak kılındı, halbuki balıklar cumartesi günü onlara külfetsiz ve zorluk olmaksızın, sürüler halinde suyun yüzüne çıkarak geliyorlardı. Onlar bununla imtihan edilmiştir. Başka bir günde onlara böyle gelmiyordu. Ebu Avsece şöyle demiştir: "Şürra'an" (شُرَّعًا), bu suyun kenarına yaklaşan demektir. Tekili "şari'"dir (شارع).

      Tatil yapmadıkları günde. Yani cumartesi gününe girmediklerinde. "La yurbi'une" (لا يربعون) ve "la yahmisune" (لا يخمسون) denildiği gibi. Yani bu güne girmediklerinde. "Yesbitune" (يسبتون), yani bu güne girdiklerinde. "Yurbi'une" (يربعون) ve "yahmisune" (يخمسون) kelimeleri de böyledir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: "Şürra'an" (شُرَّعًا). Yani sürüler halinde. Onlar, çiğniyorlardı. Yani gerçeğe karşı haddi aşıyorlardı. Birine zulmettiğinde "adevte ala fulanin" (عدوت على فلان) denir. Kisai şöyle demiştir. "Yüsbitune" (يُسبتون) şeklinde merfu' olarak da okunmuştur. Bu kelime fethayla da okunmuştur, "yesbitune" (يسبتون) şeklinde fethayla okuyanlar "sebetu" (سبتوا) anlamını kastetmişlerdir. Yani tazim ettiler. Bir kimse birini yücelttiğinde "sebete, yesbitu, sebten ve sübuten" (سبتا وسبوتا، يسبت، سبت) denilir. "Ya" harfini merfu okuyanlar onların cumartesi gününe girdiğini kastetmişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: "Şürra'an" (شُرَّعًا), yani çok. Yani cumartesi günü onlar için balıklar çoğalıyordu. Bu da onlara balık avlamanın yasaklandığı gündür. Diğer günlerde balıklar azalıyordu. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teala onları cumartesi günü balık yasağıyla imtihan etti ki onlardan itaatkar olan ile isyankar olan kimseleri görsün. Bazıları da şöyle demiştir: Allah gizlilikte günah işlemelerinden dolayı onları bununla imtihan etmiştir ki onların günahları ve haddi aşmaları, Allah katında olduğu gibi insanlar arasında da açık bir durum olsun. Bu, azap edildiklerinde "onlar zulüm ve haddi aşma olmaksızın azaba maruz bırakıldılar" dememeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, yoldan çıkmaları sebebiyle onları işte böyle sınıyorduk. mealindeki beyandır. Bazıları onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor mealindeki ilahi beyan hakkında şöyle demiştir: Şüphesiz Cenab-ı Hak onlara "günahları sebebiyle kendilerine azap etmemiş midir?" diye sormasını emretmiş; sonra da onların günahlarını bildirmiştir. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar, cumartesi yasaklannı çiğniyorlardı. Yani cumartesi günü haddi aşıyorlardı. "Şürra'an" (شُرَّعًا). Yani suyun taşkınlığının üstüne ve dışına çıkmış.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ves'elhüm (وَاسْأَلْهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-e-l (sin-hemze-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. İkinci tekil şahıs (sen) emir kipi ile "hüm" (onlara) nesne zamirinin birleşimidir. "Ve onlara sor, onları sorguya çek."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bilinmeyen bir şeyi öğrenmek için talepte bulunmak, araştırmak ve istemek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "süâl" eyleminin Kuran'da her zaman bilgi edinmek için (istifham) yapılmadığını; bazen muhataba, geçmişte atalarının işlediği utanç verici bir suçu, inkar edemeyeceği bir kesinlikle hatırlatarak onu psikolojik bir "sorguya, kınamaya ve tevbîh" etmeye (susturmaya) yönelik edebi bir azarlama manası taşıdığını açıklar. Peygamberin onlara sorması, gerçeği bilmediğinden değil, onların o meşhur tarihsel ikiyüzlülüklerini yüzlerine vurmak içindir.

        Anil (عَنِ)

        Arapçada "den/dan, hakkında" anlamı veren, sorma/araştırma fiillerinin yönelimini (mücâveze) bildiren harf-i cerdir.

        Karyeti (الْقَرْيَةِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-r-y (kaf-ra-ye) harflerinden oluşur. "O şehirden, o sahil kasabasından."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak ve birleştirmek olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, "karye" kavramını Geç Antik Çağ'ın ve Kızıldeniz (veya Akabe) sahillerinin ekonomik sosyolojisi üzerinden tahlil eder. Karye, burada tarımla uğraşan izole ve pasif bir "köy" değildir; deniz kıyısında (Eyle/Akabe olduğu rivayet edilir) bulunan, ekonomisi bütünüyle su ürünlerine (balıkçılığa) ve ticari organizasyona dayanan, kendi içinde hukuku ve piyasası olan aktif bir "liman kasabasıdır" (polis/şehir-devleti). İsyanın doğası da doğrudan bu kasabanın ekonomik karakteriyle (balık ticaretiyle) ilgilidir.

        Elletî Kânet (الَّتِي كَانَتْ)

        Arapçada "O ki, ... idi" anlamına gelen ism-i mevsul (elletî) ve k-v-n kökünden geçmiş zaman yardımcı fiilinin (kânet) birleşimidir. Kasabanın geçmişteki durumunu (konumunu) niteler.

        Hâdıratel (حَاضِرَةَ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-d-r (ha-dat-ra) harflerine dayanır. Tamlamanın (izafetin) ilk ögesidir. "Hazır bulunan, kıyısında olan, doğrudan nazır olan."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir yerde bizzat ve bedenen bulunmak, göz önünde olmak, şahit olmak ve yokluğun (gaybûbetin) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir. "Hâdıra", çölün (bâdiye) aksine yerleşik, medeni ve su kenarına kurularak o kaynağa doğrudan temas eden (şahit olan) yerleşim merkezidir.

        Bahri (الْبَحْرِ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-h-r (be-ha-ra) harflerine dayanır. "Denizin (kıyısında)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının suların toplanarak devasa, geniş ve derin bir yarık oluşturması olduğunu belirtir.

        İz (إِذْ)

        "Hani, o vakit." Zaman zarfı olup, kasaba halkının imtihan edildikleri o spesifik isyan anına odaklanmayı sağlar.

        Ya'dûne (يَعْدُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-d-v (ayn-dal-vav) harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "Haddi aşıyorlardı, sınırı kasten ihlal ediyorlardı."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sınırı aşmak, birine karşı haksız yere taşkınlık yapmak, yasağın ötesine geçmek (tecavüz) ve düşmanlık/husumet gütmek olduğunu belirtir. Düşmana "adüvv" denilmesi de barış ve hukuk sınırını aşarak saldırmasındandır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ya'dûne" (sınırı ihlal etme) fiilini, İsrailoğullarının teolojisinde meşhur olan "hîle-i şer'iyye" (şeriatı arkadan dolanma) kurnazlığı ekseninde okur. Onlar, cumartesi yasağını (balık avlamama kuralını) açıktan ve kılıç çekerek değil; ağlarını cuma akşamından denize atıp, balıkları havuzlara hapsederek ve pazar günü toplayarak aştılar. Kuran bu "sözde yasal" kurnazlığı meşru bir ticaret değil, ilahi aklın sınırlarını çiğneyen, Allah ile alay eden sistematik ve çirkin bir "haddi aşma" (a-d-v) olarak mühürler. Kuralın lafzına uymak, onun ruhunu (sınırını) ihlal etmeyi aklamaz.

        Fîs Sebti (فِي السَّبْتِ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-b-t (sin-be-te) harflerinden oluşur. Başındaki "fî" harf-i ceri "hakkında, konusunda" anlamı katar. "Cumartesi konusunda, dinlenme yasağında."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir eylemi durdurmak, yürümeyi kesmek, çalışmayı bırakmak, dinlenmek ve hareketsizlik (sükûnet) olduğunu belirtir. Uykuya da bedenin hareketini kestiği için "sübât" denir.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik yolculuğunu derinlemesine tahlil eder. Arapçadaki "Sebt" kelimesi, doğrudan doğruya İbranice "Shabbāth" (Şabat) kelimesinin kökünden gelir. Evrensel Sami dil ailesinde bu kelime "işi gücü bırakmak, grev yapmak, kutsal gün için seküler eyleme (üretime/avlanmaya) son vermek" demektir.

        Gabriel Said Reynolds, "Sebt" kavramını Kutsal Kitap teolojisindeki "Covenant Sign" (Ahdin Nişanesi) bağlamında okur. Cumartesi yasağı, Yahudilikte sıradan bir tatil günü değildir. O; İsrailoğullarının Firavun'un köleliğinden (aralıksız çalışmaktan) kurtuluşlarını simgeleyen, Yaratıcı'nın evreni altı günde yaratıp yedinci gün dinlenmesine (simgesel olarak) iştirak etmeyi emreden, maddi hırsı (kapitalizmi) haftada bir günlüğüne bütünüyle durdurarak Allah'a adanmayı test eden en büyük "sadakat ve kimlik" sözleşmesidir. Sınır ihlali, bu varoluşsal sözleşmenin merkeze konulan kâr hırsı uğruna yırtılıp atılmasıdır.

        İz (إِذْ)

        "Hani, o vakit ki." Sınavın tam olarak başladığı o kozmik kışkırtma anını bağlar.

        Te'tîhim (تَأْتِيهِمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. Üçüncü tekil şahıs müennes muzari fiil ile "him" (onlara) nesne zamirinin birleşimidir. "Onlara geliyordu, onlara doğrudan yaklaşıyordu."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir amaca ve hedefe kasti bir yönelişle varmak, gelmek olduğunu belirtir.

        Hîtânühüm (حِيتَانُهُمْ)

        Tekili "hût" olan kelimenin etimolojik kökü h-v-t (ha-vav-te) harflerinden oluşur. Cümlenin fâilidir. "Onların balıkları." (Nispet zamiri olan -hüm-, balıkların bizzat onların av sahasına/nasibine ait olduğunu vurgular).

        İbn Fâris, bu kökün devasa büyüklükteki balıklar (ve deniz canlıları) için kullanılan bir isim olduğunu belirtir.

        Yevme Sebtihim (يَوْمَ سَبْتِهِمْ)

        "Onların cumartesi gününde." (Yani dünyevi avlanma hırslarını bütünüyle kesip, dinlenmeleri/ibadet etmeleri gereken o mutlak yasak gününde).

        Şürra'an (شُرَّعًا)

        Kelimenin etimolojik kökü ş-r-a (şın-ra-ayn) harflerine dayanır. Hal (durum) zarfıdır. "Akın akın, suyun yüzeyine çıkarak, kafalarını açıkça göstererek."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin yönünün açık ve belirgin olması, su içilecek kaynağın en net göründüğü yer (şerîa) ve apaçık ortaya çıkmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şürra'an" kelimesinin balıkların sadece suyun altında yüzmesi değil; adeta yasak günü bildikleri halde insanlarla dalga geçercesine, avcıların gözlerinin içine baka baka suyun bütünüyle yüzeyine çıkmaları, pervasızca ve sürü halinde (apaçık/şerîa) görünür olmaları olduğunu açıklar. İmtihanın yakıcılığı, günahın "apaçık ve kolay" bir şekilde gözlerinin önüne serilmesindedir.

        Ve Yevme Lâ (وَيَوْمَ لَا)

        "Ve ... olmadığı günde." (Arapçada mutlak zamanı olumsuzlayan bağlaç formu).

        Yesbitûne (يَسْبِتُونَ)

        Aynı s-b-t (sin-be-te) kökünden muzari fiildir. "Cumartesi tatili yapmadıkları, yasağın kalktığı (ve ava serbestçe çıkabildikleri pazar, pazartesi gibi) günlerde."

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Yevme sebtihim" ve "Yevme lâ yesbitûn" zıtlığındaki o müthiş kurgusal teodise (imtihan) laboratuvarını tahlil eder. Kurulan denklem sarsıcıdır: Yasak olan günde rızık (balıklar) kendiliğinden ayaklarına kadar gelerek (şürra'an) suyu kaynatır; ama yasağın kalktığı ve avlanmanın serbest olduğu sıradan günlerde ise tek bir balık bile gözükmez. Kuran, şeytanın veya nefsin insanı kışkırtma yöntemini bizzat "ekonomik kriz ve fırsat" ekseninde sahneler. Haram olan şeyin en parlak, en kolay ve en cazip halde sunulması; helal olanın ise meşakkatli ve zor olması, insanın "sadakat ile açgözlülük" arasındaki fıtri savaşının (imtihanın) ta kendisidir.

        Lâ Te'tîhim (لَا تَأْتِيهِمْ)

        "Onlara gelmiyordu, uğramıyordu."

        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        Arapçada "işte tam da böylece, aynı bu şekilde" anlamlarına gelen, spesifik bir öyküyü evrensel bir ilahi kurala (sünnetullaha) bağlayan tahkik/teşbih edatıdır.

        Neblûhüm (نَبْلُوهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü b-l-y (be-lam-ye) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) muzari fiilidir. "Biz onları sınıyorduk, imtihan ediyorduk."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi kullanıp eskitmek, sınamak, yıpratmak ve bir şeyin aslını/özünü ortaya çıkarmak için onu en ağır koşullara maruz bırakmak (test etmek) olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, "neblûhüm" (onları sınıyoruz) eylemini, kozmik nedensellik (causality) bağlamında okur. Balıkların cumartesi günü gelip diğer günler gelmemesi kör bir doğa/meteoroloji olayı (veya medcezir) değildir. Bu, bizzat Kâinatın Yaratıcısı'nın o toplumun hırslarını, yasalara olan saygılarını ve teolojik sadakatlerini ölçmek için denizin ekosistemine müdahale ederek kurduğu kasti bir "imtihan/belâ" laboratuvarıdır. Dünyevi imkanlar (ve cazibeler), ilahi bir test materyalinden ibarettir.

        Bimâ Kânû (بِمَا كَانُوا)

        Arapçada sebep bildiren "bâ" (dolayısıyla, yüzünden) harfi, "mâ" edatı ve k-v-n kökünden gelen "kânû" geçmiş zaman yardımcı fiilinin birleşimidir. "İçinde bulunup durdukları o durumları sebebiyle."

        Yefsükûn (يَفْسُقُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü f-s-k (fe-sin-kaf) harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. Ayetin ve o sarsıcı imtihan serüveninin kapanış kelimesidir. "Yoldan çıkıyorlardı, isyan üretiyorlardı, fıtratı bozuyorlardı."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin kendi fıtri kabuğundan, örtüsünden veya sınırından dışarıya doğru sıyrılıp çıkması olduğunu belirtir. Çölde taze bir hurmanın kabuğunu yararak (bozarak) dışarı fırlamasına "fesekat" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fısk" eyleminin Kuran'da insanın, ilahi yasanın (veya ahlakın) koruyucu çemberini bilinçli, eylemsel ve sistematik bir şekilde yırtarak o itaat dairesinin dışına çıkması (sınır ihlali) olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu "yefsükûn" (yoldan çıkıyorlardı) kapanışını muazzam bir "Ekonomi ve Ahlak Diyalektiği" olarak tahlil eder. Allah onları tesadüfen sınamamıştır (neblûhüm). Onların kalbinde zaten Allah'ın emrinden çok, ekonomik gelire/kâra (balığa) tapınan bir "fısk" (sınır tanımamazlık, seküler hırs) hastalığı vardı. Allah, o yasaklı günde denizi balıkla doldurarak sadece içlerindeki o gizli hastalığı (fıskı/açgözlülüğü) deşifre etmiş ve eyleme dökmüştür. Fısk; dini/hukuki bir kuralı, kısa vadeli bir ticari kâr uğruna arkadan dolanarak (ağ kurarak) ihlal etmek ve "ekonomik menfaati, teolojik ahlakın üstüne koymaktır". Ayet, kapitalist hırsın ilahi yasayı nasıl erittiğinin ve insanı nasıl kabuğundan (fıtrattan) çıkardığının (fısk) evrensel resmini çizerek kapanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X