وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطاً اُمَماًۜ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُٓ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۚ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 160. Ayet
Daralt
X
-
Vekatta’nâhumu-śnetey ‘aşrate esbâtan umemâ(en)(c) veevhaynâ ilâ mûsâ iżi-steskâhu kavmuhu eni-drib bi’asâke-lhacer(a)(s) fenbeceset minhu-śnetâ ‘aşrate ‘aynâ(en)(s) kad ‘alime kullu unâsin meşrabehum(c) vezallelnâ ‘aleyhimu-lġamâme veenzelnâ ‘aleyhimu-lmenne ve-sselvâ(s) kulû min tayyibâti mâ razeknâkum(c) vemâ zalemûnâ velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)
-
İsrailoğulları'nı nesillere göre on iki topluluğa ayırdık. Halkı kendisinden su istediğinde Mûsa'ya, 'Asânı taşa vur!' diye vahyettik. Taştan on iki göze fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi. Üzerlerine de buluttan gölgelik yaptık; onlara kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik. 'Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin' (dedik). Onlar (nankörlükleriyle) bize değil fakat kendilerine kötülük ediyorlardı.
İsrailoğulları'nı nesillere göre on iki topluluğa ayırdık. İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: Bu, Cenab-ı Hakk'ın "onları grup grup yeryüzüne dağıttık" mealindeki beyanda kastedilen topluluklardır. Denilmiştir ki: Ayırdık, yani onları Nesillere göre on iki grup yaptık. Başka müfessirler şöyle demiştir: İsrailoğulları'nı nesillere göre on iki topluluğa ayırdık. Yani onları denizden geçirdik ve onları nesil bakımından on iki grup yaptık. Ebu Avsece şöyle demiştir: "Esbat" (الاسباط), boylar demektir. "Sıbt" (السبط) tekilidir. ibn Kuteybe şöyle demiştir: "Esbat" (الاسباط) kabileler demektir. "Sıbt" (السبط) tekilidir. Yine şöyle denilmiştir: Onların "esbatı" Araplar'ın kabileleri gibidir. Yine denilmiştir ki kabile değil, boy demektir. Yine denilmiştir ki İshak'ın (a.s.) oğulları "esbat"; İsmail'in (a.s.) oğulları ise kabileler ve boylar olarak isimlendirilir. Bundan dolayı Araplar için "şu kabile" ve "şu boy" denilir. Bunun nasıl olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Yine denilmiştir ki, bir kimsenin "sıbtı", oğlunun oğlu demektir. Nitekim Hasan ve Hüseyin'in Resulullah'ın (s.a.) "sıbtı" oldukları rivayet edilmiştir.
Halkı kendisinden su istediğinde Musaya, vahyettik. Bu beyan hakkında denildi ki: "Halkı kendisinden su istediğinde" beyanı, onların şehirlerde ve köylerde değil, çölde olduklarını göstermektedir. Çünkü eğer onlar köylerde olsalardı, köyler akan ırmaklar ve pınarlardan yoksun değildir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak üzerlerine de buluttan gölgelik yaptık diye buyurmuştur. Bu durum, onların çölde olduklarını göstermektedir. Çünkü orada gölgeliğe ihtiyaç duyulur. Köylerde ise ihtiyaç duyulmaz.
Taştan on iki göze fışkırdı. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Başka bir surede zikredildiği üzere "infecerat" (انفجرت) fışkırdı demektir. Yine şöyle denilmiştir: Bu kelime Arapça değil, onların diliyledir. Her kabile içeceği yeri belledi. Bazıları şöyle demiştir: Cenab-ı Hak, her bir kabilenin içeceği yeri bilmeyi onlar için bir ibadet şekli kıldı. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır! Fakat bir izdiham yaşamasınlar ki çocukları arasında kavga, bozgunculuk, çekişme ve ihtilaf olmasın diye böyle yaptı. Üzerlerine de buluttan gölgelik yaptık; onlara kudret helvasıyla bıldırcın eti indirdik. Bu ayet-i kerimede onların bütün geçim kaynaklarının, kendileri için külfetsiz ve yorulmaksızın gökten olduğu belirtilir.
Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Belirtilen kudret helvasıyla bıldırcın etini ve diğerlerini. Onlar bize kötülük etmemişlerdi. AHalı'a kötülük yapmayı kimse kastetmemiştir. Fakat onlar Allah'ın onlar için koymuş olduğu sınırları aştıklarında kendilerine kötülük etmiş olurlar. Çünkü bu sınırı aşmanın zararı kendilerine döner. Onlar için belirtmiş olduğu bu nimetleri Cenab-ı Hak, cezalandırma ve imtihan etmek amacıyla onlar için yaratmıştır. Bunlar kudret helvası, bıldırcın eti, pınarlar ve gölgeliktir. Bu durum, dünyevi cezalara haz ve nimetlerin de karışabildiğini göstermektedir. Aynı şekilde dünveyi hazIara da keder ve musibetler karışabilmektedir. Bu nimetler ancak ahirette saf ve katışıksız olacaktır. Aynı şekilde oradaki ceza da katışıksız olacak ve hazIardan ayrılacaktır.
Yorumu Yorumla
-
Ve Katta'nâhüm (وَقَطَّعْنَاهُمُ)
Kelimenin etimolojik kökü k-t-a (kaf-tı-ayn) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Tef'îl babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ile "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. "Ve biz onları kısımlara böldük, parçalara/gruplara ayırdık."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir bütünün parçalara ayrılması, bitişikliğin kesilmesi ve bağın koparılması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kat'" eyleminin tef'îl babında (taktî') kullanılmasının, eylemin sıradan veya tesadüfi bir ayrılık değil; çokluk, sıklık ve kasti/sistematik bir tasnif (parçalara bölme) işlemi olduğunu açıklar.
Patricia Crone, "onları böldük" (katta'nâhüm) fiilini siyasi ve demografik bir teşkilatlanma (state formation) bağlamında okur. Mısır'dan çıkan kitle, kaotik ve devasa bir yığındır. Bu yığının çölde hayatta kalabilmesi, sosyolojik bir çöküş (anarşi) yaşamaması için Allah onları amorf bir güruh olmaktan çıkarıp, belirli soylara/boylara göre "bölerek" (tasnif ederek) onlara kurumsal bir yapı ve idari bir nizam kazandırmıştır. Bölme, burada parçalamak değil, organize etmektir.
İsnetey (اثْنَتَيْ)
Kelimenin etimolojik kökü s-n-y (se-nun-ye) harflerinden oluşur. Müennes (dişil) ve tamlama (izafet) formunda olduğu için sonundaki "nun" düşmüştür. "İki."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi katlamak, ikiye bükmek ve sayılardan "iki" (isnân) rakamı olduğunu belirtir.
Aşrete (عَشْرَةَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-ş-r (ayn-şın-ra) harflerine dayanır. Yukarıdaki kelimeyle birleşerek on iki (isnetey aşrete) sayısını oluşturur.
İbn Fâris, onluk sayıyı bildiren temel kök olduğunu belirtir. İsrailoğullarının Yakup peygamberin (İsrail'in) on iki oğlundan türeyen o asıl genetik/kabilevi matrisine atıf yapar.
Esbâtan (أَسْبَاطًا)
Tekili "sıbt" olan kelimenin etimolojik kökü s-b-t (sin-be-tı) harflerine dayanır. Cümlenin hal veya temyiz (açıklayıcı) ögesidir. "Boylar, kabileler, torunlar."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir ağacın kökünden çevreye doğru genişleyip uzayan dalları, yayılmak ve insanın soyundan gelip çoğalan torunları olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve Sami dilleri havzasındaki filolojik kökenini tahlil eder. Arapçadaki "sıbt" kelimesinin, doğrudan doğruya İbranice ve Aramicedeki "şêbet" veya "şibtâ" (asa, değnek, dal, kabile) kelimesinden türediğini belirtir. Antik İsrail kültüründe her bir kabile (boy), kendi liderinin taşıdığı bir "asa" (şebet) ile temsil edilirdi; zamanla bu kelime, o asanın altındaki topluluğun (kabilenin) kendisine isim olmuştur.
Gabriel Said Reynolds, "esbât" kavramını Kutsal Kitap geleneğindeki "Twelve Tribes of Israel" (İsrail'in On İki Kabilesi) teolojisi ekseninde inceler. Yaratıcı onları rastgele kabilelere bölmez; bizzat kendi atalarının (İbrahim, İshak ve Yakup'un) soy ağacına sadık kalarak, onlara köklerini ve kutsal tarihlerini hatırlatacak o on iki "dal" (esbât) üzerinden onları kurumsallaştırır.
Ümemen (أُمَمًا)
Tekili "ümmet" olan kelimenin etimolojik kökü e-m-m (hemze-mim-mim) harflerine dayanır. "Esbât" kelimesinden bedel veya onun sıfatı konumundadır. "Ümmetler, topluluklar, milletler olarak."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin kaynağı, sığınılan asıl merkez, anne (ümm) ve peşinden gidilen hedef/öncü (imâm) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ümmet" kavramının sıradan bir kalabalık değil; aynı inancı, aynı lideri veya aynı hedefi paylaşan, eylemsel bir bütünlük ve şuur taşıyan bağımsız grup olduğunu açıklar. On iki kabilenin (esbât) her biri, kendi içinde sosyolojik birer "ümmet" (kendi iç işleyişi olan millet) gibi teşkilatlanmıştır.
Ve Evhaynâ (وَأَوْحَيْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü v-h-y (vav-ha-ye) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Ve biz vahyettik, gizlice/hızla ilham ettik, bildirdik."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir mesajı, başkalarının duyamayacağı veya fark edemeyeceği bir şekilde muhataba hızla, gizlice ve doğrudan iletmek (fısıldamak/işaret etmek) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" eyleminin Kuran'da sadece Cebrail aracılığıyla kitap indirmek olmadığını; Allah'ın, elçisinin kalbine (veya doğadaki varlıklara) anlık bir idrak, sarsılmaz bir bilgi ve pratik bir talimatı "süratle düşürmesi/kodlaması" olduğunu açıklar.
İlâ Mûsâ (إِلَىٰ مُوسَىٰ)
Arapçada "e/a doğru" anlamında yönelme harf-i ceri (ilâ) ve Mûsâ isminden oluşur. Vahyin kime yöneldiğini bildirir. "Mûsâ'ya."
El-Cevâlîkî, ismin Kıptice kökenli (sudan çıkarılan) bir mu'arreb (Arapçalaşmış) isim olduğunu sabitler.
İzisteskâhü (إِذِ اسْتَسْقَاهُ)
Kelimenin etimolojik kökü s-k-y (sin-kaf-ye) harflerine dayanır. Başındaki "iz" (hani, o vakit) zaman zarfıdır. İstif'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiili ve "hü" (ondan) zamirinin birleşimidir. "Hani ondan su istemişti, su talep etmişti."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının susuzluğu gidermek, içecek bir şey (su) vermek ve yağmur yağdırmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istiskâ" eyleminin (istif'al babından dolayı) sıradan bir "su ver" demek olmadığını; şiddetli bir susuzluk, kuraklık ve ölüm tehlikesi karşısında çaresiz kalan bir topluluğun, kendilerini kurtarması için (yağmur veya kaynak suyu bulması için) liderlerine/Rablerne şiddetle yalvarmaları (su talep etmeleri) olduğunu açıklar.
Kavmühû (قَوْمُهُ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır. Fiilin fâilidir (öznesi). "Onun kavmi, onun halkı."
İbn Fâris, birlikte ayağa kalkan, aynı zorluklara beraber göğüs geren kitle.
Enidrib (أَنِ اضْرِبْ)
Kelimenin etimolojik kökü d-r-b (dat-ra-be) harflerinden oluşur. Başındaki "en", açıklama (tefsiriyye) bildiren edattır (şöyle ki). İkinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. Geçiş anında esre (enidrib) almıştır. "Şöyle (vahyettik): Vur!"
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesneyi diğer bir nesneye şiddetle çarpmak, darbe indirmek, etki bırakmak ve yeryüzünde yürümek (ayakları yere vurmak) olduğunu belirtir.
Bi Asâkel (بِعَصَاكَ الْ)
Kelimenin etimolojik kökü a-s-v (ayn-sad-vav) harflerine dayanır. Başındaki "bâ" vasıta (ile) harf-i ceridir. Sonundaki "ke" (senin) zamiridir. "Senin asanla, senin o değneğinle."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dağınık olan şeyleri bir araya toplamak, cemaat olmak ve dayanmak olduğunu belirtir. Asaya bu ismin verilmesi, çobanın sürüsünü onunla toplaması veya yaşlı adamın ona tutunarak (dayanarak) yürümesindendir. Mecazen asilik/isyan (ısyan) da cemaatten kopup ayrılmak anlamıyla bu kökten türer. Mûsâ'nın asası, sadece tahta bir parça değil, Firavun'un sihrini yutan ve denizi yaran o "ilahi otoritenin" ontolojik sembolüdür.
Hacera (حَجَرَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-c-r (ha-cim-ra) harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir. "Taşa, o kayaya."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının katılık, engellemek, mani olmak, etrafını çevirerek korumak ve sert taş/kaya olduğunu belirtir. Akla "hicr" denmesi de insanı ahmaklıktan "engellediği/koruduğu" içindir. Taş, yeryüzünün en sert, suyu en çok "engelleyen" ve en cansız nesnesidir.
Fembeceset (فَانْبَجَسَتْ)
Kelimenin etimolojik kökü b-c-s (be-cim-sin) harflerine dayanır. Başındaki "fe" (bunun üzerine, derhal) takibiye edatıdır. İnfi'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs müennes (dişil) fiilidir. "Bunun üzerine (oradan) fışkırdı, yarılarak aktı, sızıverdi."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının suyun kapalı veya dar bir yerden dışarıya doğru sızması, yol bularak akması ve fışkırması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Bakara Suresi 60. ayette geçen "infeceret" (patlayarak fışkırdı) ile bu ayetteki "inbeceset" fiili arasındaki o ince ontolojik farkı muazzam bir şekilde tahlil eder. İnbicas (b-c-s), suyun sert taştan önce ince bir sızıntı, bir yarık bularak "kaynamaya / dışarı sızmaya" başlamasıdır. İnficar (f-c-r) ise o kaynayan suyun daha sonra yarıkları genişleterek devasa bir tazyikle "patlaması ve gürül gürül akmasıdır". Kuran, taşın yarılıp suyun ilk çıktığı o sızıntı anını "inbeceset" fiiliyle adeta ağır çekimde resmeder.
Minhü (مِنْهُ)
Arapçada "den/dan" harf-i ceri ve kayaya dönen "hü" (ondan) zamiridir. "Ondan, o taştan."
İsnetâ (اثْنَتَا)
"İki." Yukarıdaki isnetey kelimesinin fâil (özne) formunda elif ile gelmiş halidir (merfû).
Aşrete (عَشْرَةَ)
"On." Beraber "On iki" olur. Kabile sayısına denktir.
Aynen (عَيْنًا)
Kelimenin etimolojik kökü a-y-n (ayn-ye-nun) harflerine dayanır. Temyizdir. "Pınar, göze, su kaynağı."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın görme organı (göz), bir şeyin en kıymetli kısmı (ayân) ve yeryüzünden kaynayan temiz su gözesi olduğunu belirtir. Su pınarına "ayn" denmesi, onun yeryüzünün toprağı içinden tıpkı yaşaran bir göz gibi bakması ve su damlatmasından kaynaklanır.
Kad (قَدْ)
Geçmiş zaman fiilinin başına gelerek eylemin kesin olarak gerçekleştiğini bildiren tahkik edatıdır.
Alime (عَلِمَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-l-m (ayn-lam-mim) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Bildi, öğrendi, idrak etti."
İbn Fâris, bir nesneyi diğerlerinden ayıran alameti (izi) bilmek, bir şeyi şüpheye mahal bırakmayacak şekilde idrak etmek olduğunu belirtir.
Küllü (كُلُّ)
k-l-l (kef-lam-lam) kökünden gelir. "Her bir, tümü, tamamı." Fâil konumundadır.
Ünâsin (أُنَاسٍ)
Kelimenin etimolojik kökü ü-n-s (hemze-nun-sin) veya n-v-s (nun-vav-sin) harflerine dayanır. "İnsan grubu, topluluk, boy." On iki kabilenin her bir kalabalığını ayrı ayrı ifade eder.
İbn Fâris, ünsiyet (bir arada yakın duran kalabalık) kökünden geldiğini belirtir.
Meşrabehüm (مَشْرَبَهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü ş-r-b (şın-ra-be) harflerine dayanır. Mif'al kalıbında ism-i mekân olup, cümlenin nesnesidir. "Kendi su içme yerini, su içecekleri kaynağı."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının suyu veya sıvıyı yutmak, boğazdan geçirmek ve susuzluğu gidermek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Her topluluğun kendi su içme yerini bilmesi" (Kad alime küllü ünâsin meşrabehüm) vurgusunu, muazzam bir "sosyo-ekonomik idare ve kriz yönetimi" olarak derinlemesine tahlil eder. Milyonlarca insan susuzluktan kırılırken, taştan tek bir göze (pınar) fışkırsaydı; İsrailoğulları o bir damla su için birbirlerini ezer, zayıflar ölür, kabileler arası kanlı bir iç savaş çıkardı. Allah'ın suyu on iki farklı gözden (aynen) çıkarması ve her kabilenin kendi pınarını (meşrabını) bilmesi; kıtlık/kriz anında kaynakların (suyun) adil, hiyerarşik ve kaos üretmeyecek bir tasnifle paylaştırılmasıdır. Bu mucize, sadece biyolojik bir susuzluğu gidermez; aynı zamanda muhtemel bir sosyolojik şiddeti de kaynağında kurutur.
Ve Zallelnâ (وَظَلَّلْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü z-l-l (zı-lam-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Tef'îl babında birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Ve biz gölgelendirdik, üzerlerine gölge çektik."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir nesnenin üzerine örtülen, güneşin veya ışığın dik açıyla gelmesini engelleyen koyuluk, gölge ve himaye/koruma olduğunu belirtir. Tef'îl babı (tazlîl), gölgenin bir anlık değil, kalıcı ve sürekli bir koruma kalkanı olarak üzerlerine gerildiğini ifade eder.
Aleyhümül (عَلَيْهِمُ)
"Onların üzerine."
Ğamâme (الْغَمَامَ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-m-m (ğayn-mim-mim) harflerinden oluşur. Cümlenin nesnesidir. "Bulutları, beyaz kümeli bulutları."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin üzerini örtmek, kapatmak ve kapatıldığı için sıkıntı/koyuluk vermesi (ğam) olduğunu belirtir. Ancak "ğamâm" (beyaz bulut), gökyüzünü örttüğü ve o kavurucu çöl güneşini keserek altındakilere serinlik/ferahlık verdiği için bu ismi almıştır.
Angelika Neuwirth, bulutla gölgelendirilme (zallelnâ) mucizesini Kutsal Kitap teolojisindeki "Shekhinah" (İlahi Huzurun/Bulutun çadırın üzerine inmesi) konsepti bağlamında okur. Bu sıradan bir meteorolojik olay değildir; o kavurucu Sînâ çölünde, Allah'ın o isyankâr toplumu bile tamamen terk etmediğini, onları kendi ilahi "bulutuyla" (himayesiyle) fiziksel olarak örtüp koruduğunu gösteren o mutlak ve merhametli "Theophanic presence"tır (ilahi refakattir).
Ve Enzelnâ (وَأَنْزَلْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü n-z-l (nun-ze-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiilidir. "Ve biz indirdik."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin yüksek bir mekândan (veya makamdan) aşağıya (araza) inmesi, intikal etmesi olduğunu belirtir. Rızkın yukarıdan (Allah katından) gelişini sabitler.
Aleyhümül (عَلَيْهِمُ)
"Onların üzerine."
Menne (الْمَنَّ)
Kelimenin etimolojik kökü m-n-n (mim-nun-nun) harflerine dayanır. Cümlenin nesnesidir. "Kudret helvasını, ağaçlara inen tatlı özsuyu, zahmetsiz rızkı."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birine büyük bir iyilik yapmak, lütufta bulunmak, minnet etmek ve kesmek (koparmak) olduğunu belirtir. İnsanın kendi emeği (tarımı) olmaksızın Allah'ın ona sırf bir lütuf (minnet) olarak verdiği o tatlı yiyeceğe (manna) bu yüzden bu isim verilmiştir.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini inceler. Doğrudan İbranice ve Aramicedeki "mân/mānnā" kelimesine dayandığını; Çöl yolculuğu sırasında ağaçların yapraklarına düşen, sabahları toplanan tatlı/reçinemsi mucizevi gıdanın evrensel Sami ismi olduğunu tespit eder.
Ves Selvâ (وَالسَّلْوَىٰ)
Kelimenin etimolojik kökü s-l-v (sin-lam-vav) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. "Ve bıldırcın kuşunu, teselli/ferahlık veren eti."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın kalbindeki hüznü, kederi ve sıkıntıyı gidermek, teselli bulmak ve unutmak (sülvân) olduğunu belirtir. Bu kuşa "selvâ" denmesi, etinin son derece lezzetli olması ve çöldeki o etsizlik hüznünü/açlığını "teselli edip dindirmesindendir".
Arthur Jeffery, bu kelimenin de Aramicedeki "selāw" (bıldırcın) kelimesiyle birebir aynı kökten geldiğini ve Kuran'ın tarihsel terminolojiye muazzam sadakatini gösterdiğini kaydeder.
Külû (كُلُوا)
Kelimenin etimolojik kökü e-k-l (hemze-kef-lam) harflerine dayanır. İkinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir. Geçiş halinde olduğu için baştaki hemze düşmüştür. "Yiyin, tüketin."
İbn Fâris, yiyeceği çiğneyip yutmak ve bedenin içine almak.
Min (مِنْ)
"Den/dan." Teb'îziyye (kısmilik) harf-i ceridir.
Tayyibâti (طَيِّبَاتِ)
Tekili "tayyibe" olan kelimenin etimolojik kökü t-y-b (tı-ye-be) harflerine dayanır. Düzenli dişil çoğul formundadır. "Temiz, hoş, helal ve lezzetli şeylerden."
Râgıb el-İsfahânî, "tayyib" kavramının hem fiziksel olarak bedene zarar vermeyen/hijyenik olanı, hem de ruhsal olarak fıtrata uygun ve helal olanı kapsadığını belirtir. (Manna ve Selvâ, insan müdahalesi ve sömürüsü olmadan doğrudan gökten inen "en saf/temiz" rızıktır).
Mâ (مَا)
"O şeylerden ki." İsm-i mevsuldür.
Razaknâküm (رَزَقْنَاكُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-z-k (ra-ze-kaf) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiili ve "küm" (size) zamirinin birleşimidir. "Size rızık olarak verdiklerimizden, size tahsis ettiğimiz nasipten."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine verilen pay, nasip, maddi veya manevi fayda sağlayan kesintisiz bağış olduğunu belirtir.
Ve Mâ Zalemûnâ (وَمَا ظَلَمُونَا)
Kelimenin etimolojik kökü z-l-m (zı-lam-mim) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaç, "mâ" olumsuzluk (nefy) edatıdır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiili ve "nâ" (bize) zamiridir. "Ve onlar bize zulmetmediler, bize bir zarar vermediler/haksızlık etmediler."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ışığın zıddı olan karanlık, bir şeyi eksiltmek ve bir şeyi ait olduğu doğru yerin (merkezin) dışına sökerek yerleştirmek (haddi aşmak) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının başkasına zarar vermek olduğunu; ancak insanın işlediği hiçbir günahın veya nankörlüğün, mutlak aşkın ve kusursuz olan Allah'ın zatına, mülküne veya azametine zerre kadar bir "eksiklik veya zarar" (zulüm) veremeyeceğini hassasiyetle açıklar.
Ve Lâkin (وَلَٰكِنْ)
"Fakat, ancak, lakin, tam aksine." Önceki durumu (Bize zulmetmediler) nefyedip, gerçeğin yönünü çeviren (istidrak) edatıdır.
Kânû (كَانُوا)
k-v-n kökünden geçmiş zaman yardımcı fiilidir. Eylemin sürekli, kalıcı ve ısrarlı bir karakter haline dönüştüğünü gösterir. "Sürekli olarak idiler."
Enfüsehüm (أَنْفُسَهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü n-f-s (nun-fe-sin) harflerine dayanır. Sonundaki "hüm" (onların) zamiriyle tamlamadır. Cümlenin fiilden öne geçmiş mef'ulüdür (nesnesidir). (Öne geçmesi hasr/sınırlama yapar). "Sadece bizzat kendi nefislerine, sadece kendi kendilerine."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin çıkışı, nefes almak, can ve insanın bizzat kendi öz varlığı, ruhu (benliği) olduğunu belirtir.
Yazlimûn (يَظْلِمُونَ)
Kelimenin etimolojik kökü z-l-m (zı-lam-mim) harflerine dayanır. Üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. Ayetin ve Mısır'dan çıkış serüvenindeki o devasa nankörlük tablosunun sarsıcı kapanış fiilidir. "Zulmediyorlardı, haksızlık ediyorlardı."
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kapanışını ("Onlar bize değil, ancak kendi kendilerine zulmediyorlardı") muazzam bir "Nankörlük ve Öz Yıkım (Self-Destruction) Teolojisi" olarak derinlemesine tahlil eder. Allah onları Mısır'ın kırbacından kurtarmış, çölde susuzluktan öleceklerken kayadan on iki pınar (hayat) fışkırtmış; güneşin altında yanmasınlar diye onlara hususi bulutlar germiş ve onlara hiç zahmetsiz gökten tertemiz et ve tatlı (Manna ve Selvâ) indirmiştir. Ancak İsrailoğulları bütün bu mucizelere rağmen şımarıklık yapmış, isyan etmiş ve bu nimetleri nankörlükle heba etmişlerdir. Kuran bu ayetle evrensel bir ontolojik kuralı tarihe kazır: İnsan, Allah'ın yasasına isyan ettiğinde veya nimetine nankörlük yaptığında Allah'ın tahtını sarsamaz, O'na hiçbir zarar veremez. Günah, sahibini yakan bir ateştir. İnsanın bütün kibri, putperestliği ve nankörlüğü, aslında kendi elleriyle kendi varlığını (nefsini) karanlığa, hüsrana ve acıya mahkum etmesinden (kendi özüne zulmetmesinden) başka hiçbir şey değildir. İsyan, insanın kendine ihanetidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla