وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلاً لِم۪يقَاتِنَاۚ فَلَمَّٓا اَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ اَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَاِيَّايَۜ اَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَـهَٓاءُ مِنَّاۚ اِنْ هِيَ اِلَّا فِتْنَتُكَۜ تُضِلُّ بِهَا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 155. Ayet
Daralt
X
-
Vaḣtâra mûsâ kavmehu seb’îne raculen limîkâtinâ(s) felemmâ eḣażet-humu-rracfetu kâle rabbi lev şi/te ehlektehum min kablu ve-iyyây(e)(s) etuhlikunâ bimâ fe’ale-ssufehâu minnâ(s) in hiye illâ fitnetuke tudillu bihâ men teşâu vetehdî men teşâ/(u)(s) ente veliyyunâ faġfir lenâ verhamnâ(s) veente ḣayru-lġâfirîn(e)
-
Mûsâ tayin ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: Ey Rabb'im! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin
Mûsâ tayin ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Bazıları şöyle demiştir: Tayin ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere. Yani Cenâb-ı Hakk'ın tayin etmiş olduğu sözleşme. Bu ise vâdetmiş olduğu kırk gündür. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın burada bildirmiş olduğu tayin edilmiş vakit ve yerin ne olduğunu bilmiyoruz. Mûsâ kavminden seçti. Bazıları şöyle demiştir: Yani Mûsâ'nın (a.s.) Hârun'la beraber olmaları için seçmiş olduğu yetmiş kişi. Bunlar evlerinin avlusunda buzağıya taptılar. Onlar bunu reddetmediler ve değiştirmediler. Bunun üzerine onları sarsıntı yakaladı. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Hârun (a.s.) dışında onların tümü buzağıya tapmıştı. Onları yakalayıveren sarsıntı, buzağıya taptıkları için bir cezadır. Mûsâ'nın (a.s.) seçmiş olduğu bu yetmiş kişinin kim olduğunu bilmiyoruz. Mûsâ'nın (a.s.) kendisiyle beraber çıkmaları için bu yetmiş kişiyi seçmiş olması da mümkün dür. Bu durumda Tevrat'ın indirilmesinde ve Rabb'inin kelâmında ona şahitlik etmeleri için onları seçmiş olabilir. Denildi ki; bu kimseler Mûsâ'nın (a.s.) dağın eteğinde bıraktığı kişilerdir. Mûsâ (a.s.) onlara Tevrat'ı getirdiğinde dediler ki; "ey Mûsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız". Bunun üzerine onları yıldırım yakalayıverdi ve bu sözleri sebebiyle helâk edildiler. Bunların kim olduklarını bilmediğimizi belirttik. Yine denildi ki; Mûsâ (a.s.) onları, kavimlerinin yapmış olduklarından dolayı Allah'a tövbe etmeleri için seçmiştir.
Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: Ey Rabb'im! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Şayet dileseydin onları da beni de Kıptî'nin ölümü sebebiyle öldürürdün. Başkaları şöyle demiştir: Dileseydin onları helâk ederdin. Aynı helâk çeşidiyle. Beni de. Güç yetirmek üzere. Yani beni helâk etmeye güç yetirebilirsin. Fakat bunu hak edecek bir durum olmadığından beni helâk etmezsin. Bu beyan şöyle olabilir: Dileseydin onları fitne helâkıyla helâk ederdin, beni de helâk edebilirdin.
Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Mûsâ (a.s.) diyor ki -en doğrusunu Allah bilir ya- bizi başlangıç itibariyle, sefihleri de yaptıklarından dolayı helâk etme hakkın vardır. İkinci yorum da şudur: Mûsâ (a.s.) diyor ki; dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. Dolayısıyla bizi şimdi helâk etme. Çünkü Mûsâ (a.s.), kavmine geldiğinde ve onların falanca sebepten dolayı helâk edildiğini haber verdiğinde, kavminin ona inanmayacağından, aksine onu itham ederek "onları sen öldürdün" demelerinden korktu. Nitekim bazı kıssalarda onun Hârun'u bazı dağlara çıkardığı, Hârun'un orada vefat ettiği, bunun üzerine kavmine bu durumu haber verdiği, onların da onu yalanlayarak "sen onu öldürdün" dedikleri nakledilir. Buna göre burada kavminin bu kimseler konusunda onu itham edeceklerinden ve bunların başına gelen şeyler konusunda onu tasdik etmeyeceklerinden korkmuş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu beyan çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Bununla bildirme kastedilmiş olabilir. İkinci olarak inkâr ve red anlamında olabilir. Üçüncüsü olumluluk anlamına gelmesi mümkündür. İnkâr olması durumunda anlamı şöyle olur: İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Yani bunu yapma ve içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk etme. Bunun gibi sözler söylenir. Bir kimse diğerine inkâr etme anlamında "sen şöyle yapacak mısın?" der. Yani bunu yapma. Öteki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Yine bundan olumluluk da kastedilmiş olabilir. Sanki şöyle demiş olur: İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk etme hakkın vardır. Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Bunun imtihan, sınama olmasıdır. Yani sen bunu imtihan ve sınama olarak yaparsın, azap olarak değil. Bu beyanın soru anlamında olması mümkündür. Fakat cevabı gelmemiştir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda olduğu gibi: "Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah, hiç başkalarıyla bir olur mu?", "iftira edenden daha zâlimi kimdir?" ve benzeri ki bunların cevabı gelmemiştir. Bu durum da böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın onları helâk etmesinin, onların bir kısmının aşırıya gitmesi sebebiyle imtihan olması da mümkündür. Her ne kadar onların bir kısmı bu suçtan uzak olmuş olsalar da. Savaş durumunda merkezde bulunanların isyan etmesi üzerine başarısızlık ve yenilgiye düşmeleri Allah'ın onlara yönelik bir imtihanıdır. Tıpkı "Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra gevşediniz, emre itaat hususunda birbirinizle tartıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz" meâlindeki ilâhî beyanda olduğu gibi. Bu durum da böyledir.
Hidayeti Allah Yaratır
Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Ebû Bekir şöyle demiştir: Onunla saptırırsın. Yani dilediğini nehyedersin ki şayet bu nehiy olmasaydı fiil, sapkın bir fiil olmazdı. Dilediğini de doğru yola iletirsin. Yani ona emredersin ki şayet bu emir olmasaydı söz konusu fiil doğru bir fiil olmazdı. Fakat "men" (من) kelimesi, fiiller için değil, şahıslar için kullanılır. Eğer onun belirttiği gibi olsaydı Cenâb- Hak "tudıllu bihî ma teşâu" (تضل به ما تشاء) buyururdu. Böyle buyurmadığına göre durumun, onun belirttiği gibi olmadığı ortaya çıkmış olur. Bunun yorumu bize göre şöyledir: Cenâb-ı Hak, bunu tercih edeceğini bildiği kimsede sapkınlık fiilini yaratır; hidâyet fiilini tercih edeceğini bildiği kimsede de hidâyet fiilini yaratır. O her şeyin yaratıcısıdır. Bunun aslı şudur: Allah'a nispet edilen fiillerin hepsine baktığımızda -ki nispetlerin farklılığı türlerin farklılığına bağlıdır- fiilin Allah'tan olmasının hakikati, yaratıcısı olmakla nitelenmeyi hak ettiği yönden kendisine nispet edileni yaratmaktır. Doğru yola iletir ve saptırırsın meâlindeki beyan da böyledir. Ayrıca bu beyan "başarılı kılarsın (tevfik) ve yardımsız bırakırsın (hızlân)" anlamına da gelebilir.
Sen bizim velîmizsin. Yani bize daha evlâsın. "Sen bizim hidâyetimizin sahibisin" anlamına da gelebilir. Yahut "sen bizim nimetimizin sahibisin" anlamında da olabilir. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin ve sen merhametlilerin en iyisisin. Çünkü O'nun dışındaki herkes, O'nun rahmetiyle merhamette bulunur ve bağışlar.
Yorumu Yorumla
-
«İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım...»
BU KARANLIK GÜNLERİMİZİN SABAHI YOK MU?
Yâ Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
«Yandık!» diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfân arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn’i,
En sonra, salîb ormanı görmek Haremeyn’i!...
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicâz’ın,
Âteşli muhîtindeki sûzişli niyâzın,
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta;
Çan sesleri boğsun da, gömülsün mü sükûta?
Sönsün de, ilâhî, şu yanan meş’al-i vahdet,
Teslîs ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman,
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habîsiyle beş on rûh-i leîmin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur’ân-ı Hakîm’in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne hüsrandır, İlâhî, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede ma’nâ?
Zâlimleri adlin, hani, öldürmedi hâlâ!
Cânî geziyor dipdiri... Can vermede ma’sûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?
Lâ-yüs’el’e binlerce suâl olsa da kurban;
İnsan bu muammâlara dehşetle nigeh-ban!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmânına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhî, yakacaktın...
Yaksaydın a mel’unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefîl elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi’ yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki ma’bed, o da mürted:
Göğsündeki haç küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar; babasız kaldı çocuklar;
Bir giryede bin âilenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâ’atle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm’ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: Âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhî?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
Yorumu Yorumla
-
Vahtâra (وَاخْتَارَ)
Kelimenin etimolojik kökü h-y-r (hı-ye-ra) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. İfti'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Seçti, ayırt edip çıkardı."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin diğerine tercih edilmesi, meyil duyulması ve iki seçenek arasından asil/faydalı olanın alınması (hayır) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihtiyâr" (seçme) eyleminin Kuran'da sıradan ve tesadüfi bir kura çekimi olmadığını; aklı ve iradeyi kullanarak, bir toplum veya grup içinden fıtratı ve liyakati en "hayırlı" (iyi) olanları kasti olarak ayıklamak ve özel bir amaç için öne çıkarmak olduğunu açıklar. Mûsâ bu adamları rastgele değil, kavminin içindeki en erdemli temsilciler olarak (tövbe heyeti sıfatıyla) "seçmiştir".
Mûsâ (مُوسَىٰ)
Mûsâ peygamberin özel ismidir. Fiilin fâilidir (öznesidir).
El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça grameriyle türetilmediğini, Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu nakleder.
Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "ms" veya "mose" (çocuk, doğmuş, oğul) kelimesine dayandığını ifade eder.
Kavmehû (قَوْمَهُ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır. Sonundaki "hû" (onun) zamiriyle birleşmiştir. Fiilin nesnesidir (mef'ul). "Kendi kavminden, kendi halkından." (Arapça gramerinde "kavmi içinden" anlamında hazfedilmiş bir 'min' harf-i ceri takdir edilir).
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, aynı inanç etrafında bir arada eylemde bulunan ve birbirine yaslanan sosyolojik kitle olduğunu belirtir.
Seb'îne (سَبْعِينَ)
Kelimenin etimolojik kökü s-b-a (sin-be-ayn) harflerinden oluşur. "Yedi" sayısının onluk katı olan "yetmiş" anlamındadır. "Kavminden yetmiş..."
Racülen (رَجُلًا)
Kelimenin etimolojik kökü r-c-l (ra-cim-lam) harflerine dayanır. Seb'îne (yetmiş) sayısının temyizi (açıklayıcısı) konumundadır. "Erkek, adam, yetişkin kişi."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın veya hayvanın ayağı (yere basan uzvu) olduğunu; mecazen yere sağlam basan, sorumluluk alabilen ve yürüyebilen yetişkin erkeğe bu kökten isim verildiğini belirtir.
Li Mîkâtinâ (لِمِيقَاتِنَا)
Kelimenin etimolojik kökü v-k-t (vav-kaf-te) harflerine dayanır. Başındaki "li" (için/-e) harf-i ceri yönelme ve tahsis bildirir. Mi'fâl (zaman/mekan ismi) kalıbında gelmiş olan mîkât kelimesi ile "nâ" (bizim) aidiyet zamirinin birleşimidir. "Bizim tayin ettiğimiz vakit için, randevumuz için."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir eylem için kasti olarak sınırları çizilmiş, başlangıcı ve bitişi net olan zaman dilimi olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ teolojisinde "mîkât" kavramını sıradan bir takvim yaprağı değil, "litürjik ve kutsal zaman" (kairos) olarak tahlil eder. Allah "bizim randevumuz/vaktimiz" (mîkâtinâ) diyerek; Mûsâ'nın bu yetmiş kişiyi kendi kafasına göre bir dağ gezisine çıkarmadığını, bu buluşmanın bizzat kâinatın Yaratıcısı tarafından günahların affı (tövbe teofanisi) için özel olarak ayarlanmış "kutsal bir varoluşsal kesişme anı" olduğunu ilan eder.
Fe Lemmâ (فَلَمَّا)
Arapçada eylemin vuku bulduğu o kritik zaman dilimini, kırılmayı ve olayın ardışıklığını ifade eden atıf ve zaman zarfıdır. "Ne zaman ki, olduğu vakit."
Ehazethümür (أَخَذَتْهُمُ)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs müennes (dişil) fiili ile "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. Fail, bir sonraki "racfe" kelimesidir. "Onları yakaladı, sarsıverdi, kıskıvrak ele geçirdi."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, sımsıkı kavramak ve kaçmasına izin vermeyecek şekilde kendi himayesine/kontrolüne almak olduğunu belirtir. Sarsıntı onlara tesadüfen dokunmamış, onları adeta avını yakalayan bir el gibi "kavramıştır".
Racfetü (الرَّجْفَةُ)
Kelimenin etimolojik kökü r-c-f (ra-cim-fe) harflerinden oluşur. Cümlenin fâilidir (öznesidir). "Şiddetli sarsıntı, korkunç deprem, titreme."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin şiddetle sarsılması, yerinden oynaması, ıztırap ve insanın içini dehşete düşüren hareketlilik olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "racfe" kavramının Kuran'da sıradan bir tektonik deprem olmadığını; yeryüzünün, üzerindeki insanları ilahi bir gazap (veya tecelli) neticesinde beşik gibi şiddetle sallayarak, onların kalplerine mutlak bir dehşet (şok) salan o sarsıcı kozmik uyarısı olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teolojisinde "racfe" (şiddetli sarsıntı) eylemini muazzam bir "ontolojik şok" olarak derinlemesine tahlil eder. Mûsâ, kavmi adına özür dilemek için en hayırlı yetmiş kişiyi (ihtiyâr) Sînâ'ya getirmişti. Ancak Yaratıcı, bu tövbe heyetini huzur verici bir sükunetle karşılamak yerine, ayaklarının altındaki toprağı "racfe" ile sarsar. Bu sarsıntı, buzağıya tapma (şirk) eyleminin Allah katında ne kadar devasa bir cürüm olduğunun ve sadece Mûsâ'nın değil, "seçilmiş" (yetmiş) olanların da bu ilahi öfkenin/tecellinin dehşetiyle yüzleşmek zorunda olduklarının evrensel ve fiziksel ispatıdır.
Kâle (قَالَ)
Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Fail, sarsıntının dehşeti içinde kavminin helak olacağını düşünen Mûsâ peygamberdir. "Dedi, feryat etti, yakardı."
Rabbi (رَبِّ)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır. Nida edatı düşmüş, aidiyet bildiren "yâ" harfi esreye dönüşmüş dua/yakarış formudur. "Ey Rabbim."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, koruyup gözetmek ve terbiye etmek olduğunu belirtir. Sarsıntının yıkıcılığına karşı, terbiye ve himaye edicinin (Rab'bin) şefkatine mutlak sığınıştır.
Lev Şi'te (لَوْ شِئْتَ)
Kelimenin etimolojik kökü ş-y-e (şın-ye-hemze) harflerine dayanır. İmkânsızlık/şart edatı "lev" (eğer, şayet) ve ikinci tekil şahıs (sen) geçmiş zaman fiilinin birleşimidir. "Eğer dileseydin, şayet isteseydin."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının dilemek, kasti olarak bir şeyin var olmasını (veya olmamasını) irade etmek (meşîet) olduğunu belirtir. Mûsâ, mutlak otorite ve inisiyatifin (helak etme veya yaşatma gücünün) tamamen O'nun meşietinde olduğunu peşinen itiraf eder.
Ehlektehüm (أَهْلَكْتَهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü h-l-k (he-lam-kef) harflerine dayanır. İf'al babında, ikinci tekil şahıs (sen) geçmiş zaman fiili ve "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. Şartın (lev) cevabıdır. "Onları helak ederdin, onları yok ederdin."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin yere düşmesi, yıkılması, varlığının bütünüyle ortadan kalkması ve canlılığın/bekânın mutlak zıddı (ölüm/yok oluş) olması olduğunu belirtir.
Patricia Crone, "helak" kavramını dinler tarihi bağlamında salt bir bireysel ölüm olarak değil, siyasi ve "tarihsel bir siliniş" olarak okur. Mûsâ'nın kastettiği şey, bu yetmiş kişinin sadece ölmesi değil, o sarsıntıyla (racfe) birlikte yeryüzünden köklerinin kazınmasıdır.
Min Kablü (مِنْ قَبْلُ)
Kelimenin etimolojik kökü k-b-l (kaf-be-lam) harflerinden oluşur. Zaman zarfıdır. "Daha önceden." (Yani biz buraya, bu dağa gelmeden önce, onlar buzağıya taptıklarında helak ederdin).
Ve İyyâye (وَإِيَّايَ)
Arapçada atıf "ve" edatı ile munfasıl (ayrık) mef'ul (nesne) zamiri "iyyâ" ve birinci tekil şahıs "yâ"nın birleşimidir. "Ve beni de."
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Mûsâ'nın "Onları ve beni de daha önce helak ederdin" şeklindeki yakarışını muazzam bir peygamberane empati ve "kader ortaklığı" olarak tahlil eder. Mûsâ kendisini o günahkar toplumdan soyutlayıp kurtarmaya çalışmaz. Liderliğin getirdiği o ağır mesuliyetle; kavminin başına gelecek olan faturanın (helakin) bedeline kendi varlığını (iyyâye) da dahil ederek, Allah'ın merhametini celbetmek için kendini kalkan yapar.
E Tühlikünâ (أَتُهْلِكُنَا)
Arapçada soru/istifham edatı olan "E" (hemze), h-l-k (he-lam-kef) kökünden if'al babında muzari fiil (tühlikü) ve "nâ" (bizi) zamirinin birleşimidir. "Bizi helak mi edeceksin?"
Râgıb el-İsfahânî, buradaki istifhamın (sorunun) sıradan bir bilgi talebi olmadığını; inkârî ve istirham (yalvarma/af dileme) amaçlı bir soru olduğunu belirtir. "Rabbim, senin adaletin ve merhametin bizi toptan yok etmeye elvermez" manasını taşır.
Bi-mâ Feales (بِمَا فَعَلَ)
Arapçada sebeplilik bildiren "bâ" (dolayısıyla/yüzünden) harf-i ceri, "mâ" masdariyye edatı ve f-a-l (fe-ayn-lam) kökünden geçmiş zaman fiilinin birleşimidir. "Yaptıkları şeyler yüzünden."
İbn Fâris, "fiil" kökünün kasti veya kasıtsız ortaya çıkan her türlü eylem ve hareket olduğunu belirtir.
Süfehâü (السُّفَهَاءُ)
Tekili "sefîh" olan kelimenin etimolojik kökü s-f-h (sin-fe-he) harflerine dayanır. Cümlenin fâili (öznesi) konumundadır. "Beyinsizler, ahmaklar, akılsızlar."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının hafiflik, ciddiyetsizlik, ağırlığın/vakurun olmaması ve "aklın zayıflığı" olduğunu belirtir. Rüzgarın tozu toprağı kolayca savurmasına (safh) bu kökten atıf yapılır. Sefih; aklı, iradesi ve inancı tıpkı bir rüzgarla savrulan toz gibi hafif ve dengesiz olan (uçarı) kişidir.
Râgıb el-İsfahânî, "sefeh" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan bir delilik (mecnunluk) olmadığını; insanın aklını ve mantığını kullanması gereken yerde, heveslerine ve duygularına esir olarak kendisine ve topluma zarar verecek o irrasyonel (sapkın) kararları büyük bir ciddiyetsizlikle alması olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Mûsâ'nın buzağıya tapanları "süfehâ" (beyinsizler) olarak nitelemesini, "teolojik ahmaklık ve popülizm" bağlamında derinlemesine okur. İsrailoğulları okuma yazma bilmeyen deliler değildi; ancak Allah'ın mutlak kudretini görüp de gidip altından böğüren bir heykele tapacak kadar mantık ve haysiyet fukarasıydılar. Mûsâ, Yaratıcı'ya "Bizim içimizdeki bu aklı savrulmuş popülist kalabalığın (süfehânın) işlediği o saçma günah yüzünden, hepimizi (bizi) yok mu edeceksin?" diyerek, ahmakların suçunun rasyonel insanları da yakmasından (kolektif cezalandırmadan) endişe ederek merhamet diler.
Minnâ (مِنَّا)
"Min" (den/dan) harf-i ceri ve "nâ" (biz) zamiri. "Bizim içimizden (olan o beyinsizler)."
İn Hiye (إِنْ هِيَ)
Arapçada "in" (değil) olumsuzluk (nefy) edatı ve "hiye" (o) müennes zamirinin birleşimidir. İlerideki "illâ" (ancak) edatıyla birleştiğinde hasr/tahsis (Sadece şudur, başkası değil) anlamı verir. "O (bu yaşanan sarsıntı veya buzağı olayı) sadece..."
İllâ (إِلَّا)
İstisna edatıdır. "Ancak, -den başka (bir şey değildir)."
Fitnetüke (فِتْنَتُكَ)
Kelimenin etimolojik kökü f-t-n (fe-te-nun) harflerine dayanır. Sonundaki "ke" (senin) zamiriyle tamlamadır. "Senin fitnendir, senin imtihanındır, senin sınamandır."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının, altını (veya gümüşü) içindeki tortudan, pislikten ve sahtelikten ayırmak için onu korkunç derecede harlı bir ateşin içine atmak, yakarak eritmek ve saf cevheri ortaya çıkarmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fitne" kavramının Kuran'da sıradan bir sınav (belâ) olmadığını; insanı çok ağır, yakıcı, sarsıcı ve kafa karıştırıcı bir krizin içine atarak, onun gerçek ahlakını, imanını veya nankörlüğünü bütünüyle deşifre eden (ateşle test eden) ilahi bir mekanizma olduğunu açıklar.
Angelika Neuwirth, Mûsâ'nın "Bu senin fitnendir" yakarışını Geç Antik Çağ'ın teodisesi (kötülük problemi) ekseninde sarsıcı bir laboratuvar olarak okur. Mûsâ isyan etmez, Yaratıcı'ya şunu itiraf eder: "Buzağının ses çıkarması ve kavmimin o puta kanması, aslında senin bizim fıtratımızı ateşe attığın o büyük imtihan laboratuvarından (fitnetüke) başka bir şey değildir. Sen o buzağı kriziyle, içimizdeki sahtekarları ve ahmakları (süfehâ) açığa çıkardın. Testi sen kurdun."
Tüdıllü (تُضِلُّ)
Kelimenin etimolojik kökü d-l-l (dat-lam-lam) harflerine dayanır. İf'al babında, ikinci tekil şahıs (sen) muzari fiilidir. "Saptırırsın, yoldan çıkarırsın."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının doğru yoldan çıkmak, hedeften uzaklaşmak ve "hidayet" kavramının mutlak zıddı olması olduğunu belirtir. İf'al babı (idlal), öznenin (Allah'ın) birini o yitip gitme halinin içinde bırakmasıdır.
Bihâ (بِهَا)
"Onunla, o fitneyle/imtihanla."
Men Teşâü (مَنْ تَشَاءُ)
"Men" (kimse/kişi) ism-i mevsulü ve ş-y-e (şın-ye-hemze) kökünden muzari fiil. "Dilediğin kimseyi."
Ve Tehdî (وَتَهْدِي)
Kelimenin etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İkinci tekil şahıs (sen) muzari fiildir. "Ve hidayet edersin, doğru yola iletirsin."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birine doğru rotayı göstermek, karanlıkta kılavuzluk yapmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" eyleminin insanın ahlaki pusulasını güvenli ve doğru eksene çekmek olduğunu açıklar.
Men Teşâü (مَنْ تَشَاءُ)
"Dilediğin kimseyi."
Toshihiko Izutsu, "O fitneyle dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin" diyalektiğini Kuran'ın "ilahi irade ve insan sorumluluğu" felsefesi üzerinden derinlemesine tahlil eder. Allah'ın dilediğini saptırması (tüdıllü) keyfi ve kör bir kura çekimi değildir. O kurduğu laboratuvarda (fitnede); kibre kapılan, gerçeğe yüz çeviren ve ahmaklık (sefeh) edenleri kendi karanlık tercihleriyle baş başa bırakarak saptırır; Yaratıcı'nın ipine sarılan, korkan ve merhamet dileyenleri (tövbe edenleri) ise aydınlığa (hidayete) çıkarır. Fitne (sınav) tektir; ancak insanın ona verdiği reaksiyon, o sınavın sonucunu ya dalalet ya da hidayet olarak belirler. Karar merci Allah'tır, ancak gerekçeyi üreten kuldur.
Ente (أَنْتَ)
Arapçada ikinci tekil şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir. "Sen."
Veliyyünâ (وَلِيُّنَا)
Kelimenin etimolojik kökü v-l-y (vav-lam-ye) harflerine dayanır. Sonundaki "nâ" (bizim) zamiriyle tamlamadır. "Bizim velimiz, tek dostumuz, mutlak koruyucumuz."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının iki şeyin arasında hiçbir boşluk, yabancılık ve mesafe kalmayacak şekilde birbirine çok yakın (bitişik) olması, arka arkaya gelmesi ve destek olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "veli" kavramının Kuran'da sıradan bir sevgi bağı olmadığını; tehlike anında kuluna en yakın mesafede duran, onu savunan, inisiyatif alarak onun işlerini üzerine alan o "mutlak hami ve otorite" olduğunu açıklar.
Gabriel Said Reynolds, Mûsâ'nın Allah'a "Veliyyünâ" (Velimizsin) diye seslenmesini "covenantal protector" (sözleşmeye dayalı yegane koruyucu) konseptinde okur. Kavim buzağıya taparak ahdi (sözleşmeyi) bozmuş ve savunmasız kalmıştır. Mûsâ, "Bizim senden başka sığınacak en ufak bir koruyucumuz (velimiz) yok, biz sana aitiz" diyerek, ilahi şefkati o "bitişik/yakın" velayet bağı üzerinden yeniden inşa etmeye çalışır.
Fağfir Lenâ (فَاغْفِرْ لَنَا)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-f-r (ğayn-fe-ra) harflerine dayanır. Başındaki "fe" (öyleyse/madem ki velimizsin) atıf edatıdır. İkinci tekil şahıs emir/dua kipidir. "Öyleyse bizi bağışla, (hatamızın) üstünü ört bize."
İbn Fâris, kirliliği veya tehlikeyi kamufle ederek (zırh/miğfer gibi) muhafaza etmektir. İlahi cezanın inmesini "örtecek" olan şefkat kalkanıdır.
Verhamnâ (وَارْحَمْنَا)
Kelimenin etimolojik kökü r-h-m (ra-ha-mim) harflerine dayanır. "Ve bize merhamet et, acı."
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), mağfiret (bağışlama) ve rahmetin (şefkat) peş peşe istenmesini ontolojik bir temizlik süreci olarak inceler. Mağfiret, işlenen günahın lekesinin ve cezasının silinmesi (negatiften sıfıra çıkış); rahmet ise o temizlenen kalbin ilahi şefkat, lütuf ve sevgiyle yeniden doldurulmasıdır (sıfırdan pozitife geçiş). Mûsâ sadece affedilmeyi (ceza almamayı) değil, o sevgi bağına yeniden kabul edilmeyi talep eder.
Ve Ente (وَأَنْتَ)
"Ve Sen." Yakarışın kapanışındaki mutlak tasdik (övgü) cümlesinin girişidir.
Hayrül (خَيْرُ)
Kelimenin etimolojik kökü h-y-r (hı-ye-ra) harflerinden oluşur. İsm-i tafdîl (en üstünlük) formundadır. Tamlamanın ilk ögesidir. "En hayırlısı, en iyisi."
İbn Fâris, fıtrata uygun olan, fayda getiren ve şerrin mutlak zıddı olan her türlü asil durumdur.
Ğâfirîn (الْغَافِرِينَ)
Tekili "ğâfir" olan kelimenin etimolojik kökü ğ-f-r (ğayn-fe-ra) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve Mûsâ'nın sarsıcı yakarışının kapanış kelimesidir. "Bağışlayanların, (hataların) üstünü örtenlerin (en hayırlısı)."
Michael Cook, bu kapanış formülünü (Hayrül Ğâfirîn) Kuran'ın "ilahi ve beşeri merhamet kıyaslaması" bağlamında derinlemesine tahlil eder. Yeryüzünde de bağışlayanlar (ğâfirîn) vardır; krallar suçluları affeder, insanlar birbirini bağışlar. Ancak fani insanın affetmesi çoğu zaman kibirle, başa kakmayla veya eksiklikle malüldür. Allah'ın bağışlaması ise (Hayrül Ğâfirîn), hiçbir minnet duygusu yüklemeyen, günahı ebediyen silen, kulun onurunu zedelemeyen ve salt şefkatten doğan o "kusursuz, en iyi ve en asil" bağışlamadır. Mûsâ, kavminin o devasa günahını (buzağı krizini) silebilecek tek merciin, yeryüzünün o dar affediciliği değil; göklerin o sonsuz ve en "hayırlı" mağfiret makamı olduğunu idrak ederek, enkazın altından Rabbine iltica eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla