Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 153. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 153. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِهَا وَاٰمَنُواۘ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne ‘amilû-sseyyi-âti śümme tâbû min ba’dihâ veâmenû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra Rabb'in elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

      Kötülükler yaptıktan sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince. Müfessirler şöyle demiştir: Kötülük yapanlar. Yani buzağıya tapanlar. Sonra ardından tövbekâr olup da iman edenlere gelince, şüphesiz ki, o tövbe ve imandan sonra Rabb'in elbette bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bu hangi kötülük olursa olsun kötülük yapanların hepsi için geçerlidir; eğer tövbe eder, bundan pişmanlık duyar ve Allah'tan bağışlanma talep ederse bağışlanır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vellezîne (وَالَّذِينَ)

        Arapçada "ve" atıf (bağlaç) harfi ile "o kimseler ki, onlar ki" anlamına gelen ism-i mevsulün (ilgi zamirinin) birleşimidir. Bir önceki ayetteki gazaba uğrayan inkârcıların (putperestlerin) ardından, eylemlerini düzelten diğer zümreyi cümleye bağlar.

        Amilû (عَمِلُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü a-m-l (ayn-mim-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Yaptılar, işlediler."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının kasti ve iradi olarak bir iş yapmak, belli bir amaç uğruna emek harcayarak eyleme geçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" arasındaki ince farkı açıklar. Fiil, bir canlının istemsiz veya içgüdüsel olarak yaptığı sıradan hareketlerdir; amel ise arkasında bilinç, niyet, kasıt ve bir sistem barındıran şuurlu eylemler bütünüdür. İsrailoğullarının kötülüğü (buzağıya tapmayı) tesadüfen değil, bilerek ve kasten işlediklerini ifade eder.

        Es-Seyyiâti (السَّيِّئَاتِ)

        Tekili "seyyie" olan kelimenin etimolojik kökü s-v-e (sin-vav-hemze) harflerinden oluşur. Cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Kötülükleri, günahları, çirkin işleri."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın içini sıkan, doğasına zarar veren, onu mutsuz eden, hem fiziksel hem ahlaki olarak çirkin ve kötü olan (hüzün veren) her türlü durum olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, bu kelimenin kullanımını buzağı (icl) hadisesi bağlamında tahlil eder. İsrailoğullarının işlediği "seyyiât", sıradan bireysel ahlaki zaaflar (yalan söylemek, hırsızlık yapmak) değildir; doğrudan doğruya yeryüzündeki en büyük siyasi ve teolojik ihanet olan "şirk" eylemidir. Mısır'dan çıkışın ardından kurulan tevhidi sözleşmeyi (ahdi) yırtıp atarak putperestliğe geri dönmeleri, kolektif olarak işlenmiş en ağır, kurumsal "kötülüktür" (seyyiât).

        Sümme (ثُمَّ)

        Arapçada eylemler arasında zaman aralığı (terâhî), mühlet ve aşamalılık bildiren atıf edatıdır. "Sonra, daha sonra."

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu edatın ayetteki anlatısal işlevini tahlil eder. "Sümme" edatı, günahın hemen peşinden otomatik veya anlık bir refleksle tövbe edilmediğini; araya zaman girdiğini, buzağıya tapanların bir süre o sapkınlık içinde kaldıklarını, Mûsâ'nın dönüşüyle birlikte şok yaşayıp, hatalarını idrak ettikten (derin bir tefekkürden) sonra tövbeye yöneldiklerini gramer üzerinden gösterir. İdrak ve pişmanlık, zaman alan bir süreçtir.

        Tâbû (تَابُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü t-v-b (te-vav-be) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Tövbe ettiler, geri döndüler."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının gidilen yanlış bir yoldan (veya isyandan) bütünüyle vazgeçerek, asıl merkeze, doğru ve fıtri olana kasti, kalıcı bir şekilde geri dönmek (rücu) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tövbe" eyleminin sadece dille "bağışlanma dilemek" olmadığını; insanın işlediği kötülüğün (şirkin) çirkinliğini aklıyla idrak etmesi, o eylemi ebediyen terk etmesi ve iradesini yeniden Yaratıcı'nın buyruklarına göre eylemsel olarak formatlaması olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak felsefesinde bu fiili (tâbû) varoluşsal bir "ontolojik onarım" olarak derinlemesine inceler. İsrailoğulları put yaparak fıtratlarını kirletmişler ve ilahi gazabı üzerlerine çekmişlerdir. Tövbe, kirlenen (ve yoldan çıkan) varlığın kendi yıkımını fark edip, kibir kalesinden inerek mutlak teslimiyet dairesine (Tevhide) "yüzünü geri dönmesidir". Tövbe, pasif bir sızlanma değil, ahlaki bir diriliş devrimidir.

        Min Ba'dihâ (مِنْ بَعْدِهَا)

        Etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) olan ve zaman/mekan açısından "sonralık" bildiren kelimenin "min" harf-i ceri ve "hâ" zamiriyle birleşimidir. Zamir, doğrudan "seyyiât" (kötülükler) kelimesine döner. "O kötülüklerin (hemen) ardından, o günahlardan sonra."

        Ve Âmenû (وَآمَنُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır. İf'al babında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Ve iman ettiler, (yeniden) inandılar."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin sükûnete ermesi, şüphe ve korkunun yok olması, güven duymak (emniyet) ve bir şeyi kesin olarak tasdik etmek olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tövbenin (tâbû) hemen ardından imanın (ve âmenû) zikredilmesini teolojik bir yeniden yapılanma (reconstruction) olarak okur. Onlar zaten Mısır'dan çıkarken Allah'a iman etmişlerdi. Ancak buzağıya taptıklarında o iman bütünüyle bozulmuş, yırtılmış ve şirke dönüşmüştü. Tövbe ederek o kötülükten sıyrıldıktan sonra, Kuran onların yeniden "iman ettiklerini" söyler. Bu; imanın bir kez kazanılıp cepte kalan durağan bir kimlik olmadığını; aksine şirkle yıkıldığında, tahkiki bir şekilde (idrakle ve bedel ödeyerek) yeniden tesis edilmesi (tazelenmesi) gereken dinamik bir sözleşme olduğunu ilan eder.

        İnne (إِنَّ)

        Arapçada cümleye mutlak bir kesinlik ve şüphe götürmez bir hüküm katan pekiştirme (tekit) edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak."

        Rabbeke (رَبَّكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır. Sonundaki "ke" (senin) muhatap (Hz. Muhammed'e) zamiridir. "Senin Rabbin."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, koruyup gözetmek, besleyerek terbiye etmek ve mutlak malik (sahip) olmak olduğunu belirtir. Ayette tövbenin kabul edilişinin intikam alan bir isimle değil de ısrarla "Rab" ismine bağlanması, Yaratıcı'nın kullarını dışlamayan, onları hatalarına rağmen eğiten/onaran o sarmalayıcı ve şefkatli rübûbiyetini vurgular.

        Min Ba'dihâ (مِنْ بَعْدِهَا)

        "O (tövbenin / kötülüklerin) ardından." Aynı yapının tekrarı, ilahi affın zamanlamasını ve günahın üzerinin kesin olarak çizildiğini (tövbe edildikten sonra o yeni beyaz sayfanın açıldığını) gramatikal bir mühürle pekiştirir.

        Le-Ğafûrun (لَغَفُورٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğ-f-r (ğayn-fe-ra) harflerinden oluşur. Başındaki "lam" harfi, inne edatının haberine gelen "lam-ı tekit" (mutlak pekiştirme) harfidir. Mübalağa ism-i fâil formundadır. "Kesinlikle çok bağışlayıcıdır, üstünü bütünüyle örtendir."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin üstünü örtmek, gizlemek, kirliliği veya tehlikeyi kamufle ederek muhafaza etmek (miğfer gibi korumak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğafûr" isminin, Allah'ın kulun işlediği o devasa günahın (şirkin) bile üstünü örterek, kulun o günahın altında ezilmesini ve ahirette rezil olmasını engelleyen o mutlak ve kuşatıcı affı olduğunu açıklar.

        Rahîm (رَّحِيمٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-h-m (ra-ha-mim) harflerine dayanır. Sıfat-ı müşebbehe veya mübalağa ism-i fail formundadır. Ayetin ve ilahi merhamet diyalektiğinin kapanış sıfatıdır. "Çok merhamet eden, şefkati kesintisiz olandır."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının kalp inceliği, şefkat ve çocuğu besleyip koruyan "rahim" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ teodisesi (ilahi adalet felsefesi) bağlamında "Ğafûr ve Rahîm" sıfatlarının peş peşe getirilerek ayetin kapatılmasını muazzam bir "kurtuluş teolojisi" (soteriology) olarak tahlil eder. İsrailoğulları yeryüzünün en ağır teolojik suçunu (şirki) işlemiş, kendi peygamberlerini yalanlamış ve dilsiz bir puta tapmışlardır. Antik çağın acımasız ve intikamcı pagan tanrı tasavvurlarının aksine; Kuran'ın Yaratıcısı, o günahın büyüklüğüne rağmen samimi bir "tövbe" ve eylemsel bir "dönüş" karşısında kapılarını kullarına sonsuza dek kapatmaz. O, "Ğafûr" sıfatıyla günahın faturasını siler ve hemen ardından "Rahîm" sıfatıyla o günahkâr kulu yeniden kendi ilahi şefkat ve sevgi dairesinin içine alır. Bu kapanış, insanın hiçbir günahının, Allah'ın o sonsuz merhamet ve bağışlama ufkundan daha büyük olamayacağının evrensel ilanıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X