اِنَّ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ سَيَنَالُهُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَذِلَّةٌ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُفْتَر۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
A'râf Sûresi, 152. Ayet
Daralt
X
-
(Allah buyurdu ki:) 'Buzağıya tapanlar yok mu, işte onlara mutlaka Rab'lerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.
Buzağıya tapanlar. Yani buzağıya tapanlar. İşte onlara mutlaka Rab'lerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Bazıları şöyle demiştir: Rab'lerinden bir gazap. Onlardan bu hal üzere ölenler için âhirette azap. Dünya hayatında bir alçaklık. Dünyada öldürülme ve helâk. Bazıları da şöyle demiştir. Rab'lerinden bir gazap. Öldürülme ve helâk edilme. Dünya hayatında bir alçaklık. Cizye, esaret ve yenilgi. Dünya hayatında bir alçaklık meâlindeki beyanın, onların yaptıklarına ilişkin yerginin bildirilmesi ve olduğu hal üzere kötü durumlarına ilişkin övgü anlamına gelmesi de mümkündür. İyiliğin yapılması sayesinde dünyada övgüye ve yapılan iyiliğin methedilmesine ulaşmak söz konusudur.
Onlara mutlaka Rab'lerinden bir gazap erişecektir. Bu beyan iki anlama gelebilir. Bunlardan biri şudur: Onlara Rab'lerinden bir gazap ve zikredilen durumlar erişmiştir. İkincisi, bunun onların kitaplarında "buzağıyı tapılacak bir varlık yapan kimselere Rab'lerinden bir gazap erişecektir" diye yazılı olmasıdır. Şayet bu, onların kitaplarında bulunan durumun haber verilmesiyse bu vâd üzere onlara erişecektir. Yoksa haber verme anlamıyla onlara erişmiştir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız. Yani Yüce Allah'a iftira atan herkesi böyle cezalandırırız.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Arapçada cümleye mutlak bir kesinlik, tartışılmaz bir hüküm ve tekit (pekiştirme) katan edattır. "Şüphesiz ki, muhakkak."
Ellezîne (الَّذِينَ)
Arapçada "o kimseler ki, onlar ki" anlamına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Bir sonraki eylemi gerçekleştiren güruhun (putperestlerin) kimliğini işaretler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "İnne" ve "Ellezîne" edatlarının peş peşe getirilerek ayete başlanmasını, ilahi yargının (hükmün) geri dönülemez bir şekilde mühürlenmesi olarak tahlil eder. Bu giriş, muhataba sıradan bir bilgi vermez; bizzat kâinatın Yaratıcısı'nın mahkemesinde, suçu işleyenlerin kaderinin hiçbir tereddüde yer bırakmaksızın (inne) kesin olarak çizildiğini ilan eden o sarsıcı retorik şiddettir.
İttehazül (اتَّخَذُوا)
Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. İfti'al babında, geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Edindiler, benimsediler, (kendilerine ilah olarak) tuttular."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, sımsıkı kavramak ve almak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittihâz" eyleminin sıradan ve tesadüfi bir eylem olmadığını; insanın bir yolu, bir inancı veya bir nesneyi kasti bir iradeyle, ısrarla, yaşamının merkezine koyarak kendisine kalıcı bir "hedef, rehber veya put" olarak benimsemesi olduğunu açıklar.
İcle (الْعِجْلَ)
Kelimenin etimolojik kökü a-c-l (ayn-cim-lam) harflerinden oluşur. Cümlenin mef'ulüdür (nesnesi). "Buzağıyı, inek yavrusunu."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hız, acele etmek, bir şeyi zamanından önce talep etmek ve vaktinden önce sütten kesilmiş sığır yavrusu olduğunu belirtir. Puta tapan aklın fıtri hamlığını ve sabırsızlığını sembolize eder.
Gabriel Said Reynolds, "icl" (buzağı) kelimesini Geç Antik Çağ'ın pagan kültleri ve asimilasyon sosyolojisi bağlamında derinlemesine okur. İsrailoğulları yüzlerce yıl Mısır'da yaşamışlardır. Mısır panteonunun en güçlü figürleri Apis öküzü veya Hathor kültü gibi sığır formundadır. Özgürleştiklerinde ve Mûsâ'nın Sînâ Dağı'ndaki gecikmesiyle (fetret) karşılaştıklarında; tevhidin o soyut ve zorlu ufkuna tutunmak yerine, aceleyle (a-c-l) kölelik dönemlerinden aşina oldukları o tanıdık, görsel ve materyalist Mısır dinine (sığır kültüne) geri dönmüşlerdir. İcl, zihinsel bağımsızlığını kazanamamış bir toplumun, eski efendilerinin putlarına duyduğu o hastalıklı (mimetik) hayranlığın metalik tecessümüdür.
Se-Yenâlühüm (سَيَنَالُهُمْ)
Kelimenin etimolojik kökü n-v-l (nun-vav-lam) veya n-y-l (nun-ye-lam) harflerine dayanır. Başındaki "se", yakın ve kesin geleceği bildiren istikbal edatıdır. Üçüncü tekil şahıs muzari fiili ile "hüm" (onlara) nesne zamirinin birleşimidir. "Yakında onlara ulaşacak, onlara isabet edecek, onları yakalayacak."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye erişmek, bir amaca ulaşmak, elde etmek ve isabet kaydetmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "neyl" eyleminin Kuran'da sıradan bir varış olmadığını; bir hedefin veya cezanın, kaçan muhatabı bütünüyle kuşatarak, hiçbir boşluk bırakmaksızın, adeta pençesine alarak (kavrayarak) mutlak surette isabet etmesi olduğunu açıklar.
Ğadabün (غَضَبٌ)
Kelimenin etimolojik kökü ğ-d-b (ğayn-dat-be) harflerinden oluşur. Cümlenin fâili (öznesi) konumunda, nekra (belirsiz/devasa) formdadır. "Korkunç bir öfke, şiddetli bir gazap, ağır bir ceza."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının şiddet, sertlik, katılık ve kanın galeyana gelerek varoluşsal bir sarsıntı/tepki yaşaması olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde ilahi "ğadap" (öfke) kavramını, antropomorfik (insani) bir sinir krizi olarak değil; evrensel bir ontolojik adaletin tesisi olarak tahlil eder. Allah'ın gazabı, O'nun kin gütmesi demek değildir. İnsan, şirke düşerek (altın bir buzağıya taparak) kâinatın ahlaki ve ontolojik hiyerarşisini (tevhidi) paramparça etmiştir. İlahi ğadap, bu bozulan evrensel dengenin, adaletin şaşmaz kılıcıyla yeniden tesis edilmesi ve hakikate ihanet edenlerin tarihten mutlak bir şiddetle (ve hak ettikleri şekilde) tasfiye edilmesidir.
Min (مِنْ)
Arapçada "den/dan" anlamında, eylemin (gazabın) çıkış noktasını ve asıl sahibini bildiren başlangıç (ibtidâ) harf-i ceridir.
Rabbihim (رَبِّهِمْ)
Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır. Tamlamanın sonudur. "Onların Rabbinden."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi onarmak, koruyup gözetmek, besleyerek terbiye etmek ve mutlak malik (sahip) olmak olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, gazabın (öfkenin) ısrarla "Rab" (terbiye eden/besleyen) ismine izafe edilmesini muazzam bir teolojik sitem ve nankörlük analizi olarak okur. Onları Mısır'daki kölelikten kurtaran, denizi yaran ve onları besleyip büyüten (terbiye eden) Yüce Kudret'e karşı işlenen bu şirk; sıradan bir düşmanlık değil, en saf ihanettir. Bu yüzden onlara isabet edecek olan ceza da sıradan bir doğa olayı değil; bizzat kendilerini var eden ve sayısız nimetler veren o şefkatli Ebeveyn'in (Rab'bin) hıyanete uğramasıyla ortaya çıkan o en ağır, en sarsıcı ilahi tokat (ğadap) olacaktır.
Ve Zilletün (وَذِلَّةٌ)
Kelimenin etimolojik kökü z-l-l (zel-lam-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Cümlenin ikinci fâili konumundadır. "Ve bir alçaklık, horlanmışlık, aşağılanma, zillet."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının güçsüzlük, boyun eğmek, zelil olmak, ayaklar altına alınmak ve izzetin (şerefin/yüceliğin) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zillet" kavramının insanın onurunu, haysiyetini ve bağımsızlığını tamamen yitirerek, başkalarının tahakkümü altında hor, hakir ve zavallı bir varlığa (köleliğe) indirgenmesi durumu olduğunu açıklar.
Patricia Crone, putperestlere vaat edilen bu "zillet" (horlanmışlık) kavramını din sosyolojisi ve siyaset felsefesi ekseninde derinlemesine inceler. İsrailoğulları fiziksel olarak Mısır'daki "zilletten" (kölelikten) kurtulmuşlar, ancak zihnen özgürleşemedikleri için altından bir puta taparak ahlaken yeniden köleliğe (zamanın en sefil seviyesine) razı olmuşlardır. Allah da onların bu ontolojik tercihine uygun olarak; dünyevi siyaset sahnesinde onlara kendi istedikleri o "kölelik fıtratının" fiziksel karşılığı olan "zillet" (vatansızlık, ezilmişlik ve aşağılanma) statüsünü bir ceza olarak bizzat iade etmiştir.
Fîl (فِي)
Arapçada "içinde, zarfında" anlamlarına gelen durum ve mekân zarfıdır (harf-i cer).
Hayâti'd (الْحَيَاةِ)
Kelimenin etimolojik kökü h-y-y (ha-ye-ye) harflerinden oluşur. "Hayatın, yaşamın içinde."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının dirilik, canlılık, nefes almak ve ölümün (mevtin) mutlak zıddı olmak olduğunu belirtir.
Dünyâ (الدُّنْيَا)
Kelimenin etimolojik kökü d-n-v (dal-nun-vav) harflerine dayanır. İsm-i tafdîl olan "ednâ" kelimesinin müennes (dişil) formudur. "Şu en yakın olan, daha aşağıda olan (hayat)."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının mesafe veya değer olarak bir şeye çok yakın olmak, alçaklık ve değersizlik olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, cezanın ve zilletin "dünya hayatında" (fîl hayâtid dünyâ) verilmesi vurgusunu Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret) teodisesiyle kıyaslayarak tahlil eder. Kuran, buzağıya tapanların cezasını sadece soyut ve görünmez bir ahiret alemine (cehenneme) ertelemez. Şirk (büyük ihanet), toplumsal düzeni öylesine tahrip eden bir suçtur ki; onun ürettiği aşağılanma, siyasi çöküş ve "zillet", bizzat tarihsel düzlemde, bu fani yeryüzünde (dünyada) yaşanarak diğer kavimlere ibret olsun diye peşin olarak tahsil edilecektir. İhanetin bedeli tarihin içinde ödenir.
Ve Kezâlike (وَكَذَٰلِكَ)
Arapçada "ve işte tıpkı bunun gibi, aynı bu şekilde" anlamlarına gelen teşbih (benzetme) ve atıf ibaresidir. Ayetin başındaki spesifik İsrailoğulları olayını, evrensel bir ilahi yasaya (sünnetullaha) bağlayan o muazzam geçiş köprüsüdür.
Neczî'l (نَجْزِي)
Kelimenin etimolojik kökü c-z-y (cim-ze-ye) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) muzari (geniş zaman) fiilidir. "Biz cezalandırırız, karşılığını tam olarak veririz."
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin yerine geçmek, bir amelin tam karşılığını (eksiksiz bir fatura olarak) muhataba ödemek ve hakkını vermek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kezâlike neczî" (işte biz böyle cezalandırırız) kalıbını Kuran'ın değişmez tarih felsefesi (sünnetullah) olarak derinlemesine okur. Allah, Mûsâ'nın kavmine özel, keyfi veya tek seferlik bir ceza kesmemiştir. Bu ifade; hangi çağda, hangi ırkta veya hangi coğrafyada olursa olsun, hakikati terk edip sahte ilahlara (putlara/buzağılara) sapan, dini tahrif eden her toplumun akıbetinin ontolojik olarak aynı "zillet ve gazap" olacağının evrensel ilanıdır. Kural, şahıslara değil, eylemin tabiatına bağlıdır.
Müfterîn (الْمُفْتَرِينَ)
Tekili "müfteri" olan kelimenin etimolojik kökü f-r-y (fe-ra-ye) harflerinden oluşur. İfti'al babında ism-i fâil çoğuludur. Ayetin ve teolojik cezanın kapanış sıfatıdır. "İftira atanları, yalan uyduranları, hakikati tahrif edenleri."
İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının deriyi kesmek, bir şeyi yarıp biçmek ve aslı astarı olmayan bir şeyi kurgulayarak (uydurarak) yalan beyanda bulunmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iftira" eyleminin sıradan bir yalan söylemek (kizb) olmadığını; insanın, din, ahlak veya bizzat Yaratıcı adına kasten, organize ve profesyonel bir sahtekarlıkla "sahte bir hüküm, ilah veya yasa" uydurması, kurgulaması olduğunu açıklar.
Michael Cook, ayetin "buzağıya tapanları" doğrudan "müfterîn" (iftiracılar/din uyduranlar) olarak damgalayarak kapatmasını, muazzam bir din sosyolojisi ve teolojik sapkınlık analizi olarak tahlil eder. İsrailoğulları buzağıyı yaptıklarında "Biz Allah'ı reddediyoruz" dememişlerdi; onlar o buzağıyı göstererek "Sizin de Mûsâ'nın da ilahı (Allah) işte budur, bizi Mısır'dan bu çıkardı" diyerek o heykeli Allah'ın yerine koymuşlardı. İşte Kuran'ın vurduğu yer burasıdır. Altından put yapmak sadece bir eşya üretmek değildir; o, Kâinatın Yaratıcısını fani ve kof bir ineğin bedenine hapsederek, Allah'ın mahiyetine (ve dinine) karşı işlenmiş evrensel ve en korkunç "iftiradır" (f-r-y). İnsanın kendi hevesine göre bir din kurgulaması (uydurması), Allah'a atılabilecek en vahşi yalandır; ve bu iftiranın tarihsel faturası da daima mutlak bir "zillettir".
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla