Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 148. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 148. Ayet

    وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسٰى مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌۜ اَلَمْ يَرَوْا اَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْد۪يهِمْ سَب۪يلاًۢ اِتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vetteḣaże kavmu mûsâ min ba’dihi min huliyyihim ‘iclen ceseden lehu ḣuvâr(un)(c) elem yerav ennehu lâ yukellimuhum velâ yehdîhim sebîlâ(en)(m) itteḣażûhu vekânû zâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      (Tûr'a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor! Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zulümde karar kıldılar.

      Mûsa'nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Mûsâ'nın kavmi tanrı edindi. Buzağıyı tanrı edinmenin mahiyeti, Tâhâ sûresinde şu ilâhî beyanda bildirilen husustur: Derken onlara böğürebilen bir buzağı heykeli yaptı. (Ona uyanlar) "İşte bu sizin de tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısıdır, fakat o bunu unuttu" dediler. Cenâb- Hak, Mûsâ'nın (a.s.) kavminin bir kısmını, şu ilâhî beyanla hidâyet, adalet ve hakka uyma nitelikleriyle nitelemiştir: "Mûsâ'nın kavminden hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı". Yüce Allah, bu kavmin bir kısmını ise şu beyanla sefihlik, anlayış eksikliği, dinde zayıflık nitelikleriyle nitelemiştir: "Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap!". Cenâb-ı Hak, burada onların buzağıyı, taptıkları bir tanrı edindiklerini beyan etmiştir. Allah Teâlâ bunu -en doğrusunu Allah bilir ya- onlar ilâhî nimetleri bilmedikleri ve mûcizelerle delilleri düşünmedikleri için bildiriyor. Yine Cenâb-ı Hak bunu bize, mûcizelerini, delillerini ve nimetlerini düşünmemiz, dolayısıyla şükrünü edâ etmemiz için bildiriyor. Ayrıca mûcizeleri ve delillerini düşünmemiz için bildiriyor, tâ ki bunlara uyalım ve Mûsa'nın (a.s.) kavminin yaptığı gibi bunları zâyi etmeyelim. Arkasından. Yani Mûsâ'nın (a.s.) kavminden ayrılmasından sonra. Ziynet takımlarından. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: “Şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmı”. Bu ziynet takımları, onların yanında Firavun kavminden kalan bir emanetti. Cenâb-ı Hak, burada bunları ziynet takımlarından meâlindeki beyanıyla Mûsa'nın (a.s.) kavmine nispet etti. Bu durum, emanet eşyanın emanet olarak alan kimseye nispet edilmesinin mümkün olduğunu göstermektedir. Yine âyet-i kerîmede şuna da işaret vardır: Falan kişinin evine girmeyeceğine dair yemin eden bir kimse, o kişinin kendisine emanet bıraktığı bir eve girerse yeminini bozmuş olur.

      Buzağı heykelini. Bazıları "bunun şekli buzağı şekliydi, özünde buzağı değildi" demiştir. Denilmiştir ki; heykel, bir planlama, ayırma ve açıklama gücü bulunmayan şeydir. Şu ilâhî beyanı görmez misin: Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Fakat sanki şöyle buyurmuştur: Şekli bulunan bir buzağı. Cenâb-ı Hak onların bir planlaması bulunmayan, konuşamayan ve onlara çağrıda bulunduklarında cevap verme imkânı olmayan varlıklara tapmaları ve bu nitelikteki putların ilâhlığını tercih etmelerine ilişkin sefihliklerini bildiriyor.

      Böğürebilen. Denildi ki; Sâmirî "resûlün izinden bir avuç almış" ve bu avucu ateşin içine koydukları ziynet takımlarına atmıştır. Böylelikle bu, böğürebilen buzağıya benzer bir şey olmuştur. Bazıları şöyle demiştir: Onların ziynet takımlarını eritip dökerek bir buzağı yaptı ve bu avuçtan içine üfledi. Böylelikle bir çeşit böğürme sesi çıktı. Bazıları da şöyle demiştir: Sâmirî, dokunduğunda ve hareket ettiğinde böğürebilecek bir şekilde yapmış olduğu bu buzağıyı hazırlamıştı. Bazıları da şöyle demiştir: Bu buzağı heykeli, rüzgârın estiği yöne yerleştirilmişti ki rüzgâr arkasından girip ağzından çıkıyordu. Bu durumda ise böğürüyordu. En doğrusunu Allah bilir.

      Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor. Cenâb-ı Hak bunun onlarla konuşmadığını ve onlara yol göstermediğini bildirmiştir. Yüce Allah Tâhâ sûresinde de şöyle buyurmuştur: "Onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyordu". Bu durum, "bu heykel şayet onlarla konuşsaydı veya onlara fayda ve zarar verseydi tapılması caiz olurdu" anlamına gelmez. Bu, belirli bir durumda yasak hükmün belirtilmesinin, başka bir durumda bunun mübah olmasını gerektirmeyeceğini bilmek içindir. Yine bu âyet-i kerîmeden şu neticeye varılır: İlletin devamlı bir şekilde bulunmaması, onun reddini gerektirir. Her ne kadar başlangıçta illetin devamlılığı mâlûlleriyle birlikte olsa da bu onun sıhhatine işaret etmez. Onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor meâlindeki beyanda "onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyor" mânası vardır. Cenâb- Hak, onların kendilerine zarar ve fayda vermeyen bir şeye tapmaları suretiyle sefihliklerini bildirmiştir.

      Böğürebilen beyanından sonra bildirilen görmediler mi ki o, onlarla konuşamıyor meâlindeki beyanda bir sözden (kelâm) kastedilenin ondan anlaşılan mâna olduğuna işaret vardır. Buna göre kelâm, harflerin kendisi değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu heykelin böğürebildiğini; sonra da onlarla konuşamadığını bildirmiştir. Bu, sesin hece ve harflere sahip olsa da kelâm olmadığını göstermektedir. Bu durum, bizim Hanefî âlimlerimize bir meselede delil teşkil etmektedir. Şöyle ki; eğer falanca kişiyle konuşmayacağına dair yemin eden kimse, bu kişiye kastettiği mânayı anlamayacağı bir şeyle hitap ettiğinde, bu durum kelâm olmaz ve söz konusu kimse yeminini de bozmuş olmaz.

      Benimsediler. Yani taptıkları bir ilâh benimsediler. Zulümde karar kıldılar. Buzağıya tapma konusunda. Çünkü onlar ibadeti ve ilâhlığı, kendi yerinin dışına, yani Allah'tan başka varlıklara yönelttiler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vettehaze (وَاتَّخَذَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. İfti'al babında, geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Edindi, benimsedi, (kendine ilah olarak) tuttu."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, sımsıkı kavramak ve almak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ittihâz" eyleminin Kuran'da sıradan bir alma işlemi olmadığını; insanın bir yolu, bir inancı veya bir nesneyi kasti bir iradeyle, ısrarla, yaşamının merkezine koyarak kendisine "hedef, rehber veya put" olarak kalıcı bir biçimde "edinmesi/kabul etmesi" olduğunu açıklar.

        Kavmü (قَوْمُ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır. Cümlenin fâili (öznesi) konumunda olup tamlamanın ilk ögesidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, aynı aidiyet ve inanç etrafında bir arada eylemde bulunan (kıyam eden) sosyolojik insan kitlesi olduğunu belirtir.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Mûsâ peygamberin özel ismidir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça grameriyle türetilmediğini, Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu nakleder.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "ms" veya "mose" (çocuk, doğmuş, oğul) kelimesine dayandığını ifade eder.

        Min Ba'dihî (مِنْ بَعْدِهِ)

        "Ba'd" kelimesinin etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) harflerinden oluşur. Başındaki "min" harf-i ceri başlangıç (den/dan) bildirir. Sonundaki "hî" (onun) zamiri Mûsâ'ya döner. "Onun ardından, onun (Tur'a) gidişinden sonra."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının uzaklık, ayrılık ve "kabl" (önce) kavramının mutlak zıddı olarak zaman veya mekân bakımından "sonralık" bildirdiğini ifade eder. Kelime, Mûsâ'nın bedenen aralarından ayrılmasıyla (otuz artı on günlük inzivayla) doğan o muazzam siyasi ve teolojik otorite boşluğunu (fetret anını) işaretler.

        Min (مِنْ)

        Arapçada "den/dan" anlamına gelen, bir nesnenin hangi maddeden üretildiğini veya türünü açıklayan (beyâniyye) harf-i cerdir.

        Huliyyihim (حُلِيِّهِمْ)

        Tekili "hilye" olan kelimenin etimolojik kökü h-l-y (ha-lam-ye) harflerine dayanır. Çoğul formda olup "him" (onların) zamiriyle birleşmiştir. "Onların ziynet eşyalarından, takılarından, mücevherlerinden."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın doğasına, gözüne güzel görünen, süslenmek için kullanılan takı, altın, gümüş ve estetik değerli eşyalar olduğunu belirtir. Tatlılık ve hoşluk (halâvet) kavramı da bu kökten türer.

        Patricia Crone, Mısır'dan çıkarken İsrailoğullarının yanlarında götürdükleri bu altın ve gümüş "ziynet eşyalarının" (huliyy), puta dönüştürülmesini din sosyolojisi ve pagan materyalizmi bağlamında tahlil eder. Mısır'ın aristokratik sömürü düzenini sembolize eden o dünyevi/seküler zenginlik (altınlar), kölelerin eline geçtiğinde onlara ahlaki bir özgürlük getirmemiş; aksine o altınlar eritilerek yeni bir "tahakküm nesnesi" (ilah) olarak yeniden üretilmiştir. Özgürleşen köle, Mısır'ın o maddi ihtişamını (zenginliğini) zihninden atamamış ve sermayeyi anında sapkın bir putperestliğe (suni bir dine) kurban etmiştir.

        İclen (عِجْلًا)

        Kelimenin etimolojik kökü a-c-l (ayn-cim-lam) harflerinden oluşur. Cümlenin mef'ulüdür (nesnesi). "Bir buzağı, inek yavrusu."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının hız, sürat, acele etmek, bir şeyi zamanından önce talep etmek ve vaktinden önce sütten kesilmiş sığır yavrusu olduğunu belirtir. Puta tapan aklın, tıpkı aceleci bir yavru (icl) gibi sabırsızlığını ve fıtri hamlığını sembolize eder.

        Gabriel Said Reynolds, "buzağı/icl" kelimesini Geç Antik Çağ'ın ve Antik Yakındoğu'nun pagan kültleri bağlamında derinlemesine okur. İsrailoğulları yüzlerce yıl Mısır'da yaşamışlardır. Mısır panteonunun en güçlü tanrıları öküz/sığır formundadır (Apis öküzü veya Hathor kültü). İsrailoğulları çöldeki otorite boşluğunda korkuya kapıldıklarında, kendi özgün ve soyut tevhidi inançlarına sarılmak yerine; hafızalarında yer etmiş olan o eski, görsel ve "tanıdık" efendilerinin (Mısırlıların) dinine, yani "buzağı" figürüne rücu etmişlerdir. İcl, asimile olmuş bir zihnin bastırılmış pagan travmasının çöldeki kanlı dışavurumudur.

        Ceseden (جَسَدًا)

        Kelimenin etimolojik kökü c-s-d (cim-sin-dal) harflerine dayanır. Buzağıyı (iclen) niteleyen bir sıfat/bedel konumundadır. "Cansız bir gövde, sadece bir kalıp/beden."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının ruhu, aklı ve canlılığı olmayan, sadece hacim kaplayan kuru bir beden, kaba bir et veya madde yığını olduğunu belirtir. İnsanın canlı ve şuurlu bedenini ifade eden "cism" kelimesinden farklı olarak, "cesed" her zaman ruhsuzluğu, cansızlığı ve mekanik kütleyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "cesed" kavramının Kuran'da ruhani veya ilahi hiçbir derinliği olmayan, kaskatı bir posayı anlattığını açıklar. Altından yapılmış olan o put, ne kadar parlak ve değerli (huliyy) görünürse görünsün, teolojik olarak sadece ruhsuz, anlamsız ve ölü bir kütledir.

        Lehû (لَهُ)

        Arapçada tahsis ve aidiyet bildiren "lâm" (onun/ona ait) harf-i ceri ile "hû" zamirinin birleşimidir. "Onun var(dı)."

        Huvârun (خُوَارٌ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-v-r (hı-vav-ra) harflerine dayanır. "Sığır böğürmesi, anlamsız ve kof bir ses."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin zayıflaması, gücünü yitirmesi, içinin boşalması ve koflaşması olduğunu; sığırın çıkardığı o ince ve anlamdan yoksun gürültüye de (huvâr) bu yüzden böğürme denildiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın teolojik anlambiliminde bu "huvâr" (böğüren cansız buzağı) betimlemesini muazzam bir ontolojik tezat ve "epistemolojik şok" olarak tahlil eder. Mûsâ peygamber Sînâ Dağı'nda evrenin Yaratıcısı ile o sarsıcı, derin ve mucizevi iletişim (Kelâm/Kellemehû) içindeyken; onun kavmi aşağıda, kendi elleriyle yaptıkları, içinin boşluğundan dolayı rüzgar estikçe sadece kof bir inek sesi/böğürme (huvâr) çıkaran bir "maddeye" (cesed) tapmaktadırlar. İnsanlık aklı, Sonsuz Olan'ın o muazzam "Kelâm'ını" (vahyi) bırakıp, ruhsuz bir metalin çıkardığı anlamsız, hayvanî bir gürültüye (huvâr'a) "ilahlık" atfedecek kadar sefil bir cehalete ve mantık iflasına sürüklenmiştir.

        E-lem (أَلَمْ)

        Arapçada istifham (soru/kınama) edatı olan "E" (hemze) ile, geçmiş zamanı mutlak olarak olumsuzlayan "lem" (değil mi/medi mi) edatının birleşimidir. "Görmediler mi? Akletmediler mi?"

        Yerav (يَرَوْا)

        Kelimenin etimolojik kökü r-e-y (ra-hemze-ye) harflerine dayanır. "Lem" edatından dolayı sonundaki "nun" harfi düşmüş (mezcum) üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gözle veya basiretle (akılla) bir şeyi görmek, mahiyetini kavramak, idrak etmek olduğunu belirtir. Kuran, burada onlara fiziksel bir körlük değil, kendi yaptıkları zihinsel sapkınlığı (putperestliği) analiz edemeyecek kadar ağır bir "akıl tutulması" yaşadıklarını teşhis eder.

        Ennehû (أَنَّهُ)

        Cümlenin içeriğini pekiştiren "enne" (şüphesiz ki, şu gerçeği ki) edatı ve puta/buzağıya dönen "hû" (o) zamirinin birleşimidir.

        Lâ Yükellimühüm (لَا يُكَلِّمُهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-l-m (kef-lam-mim) harflerine dayanır. Başındaki "lâ" olumsuzluk edatıdır. Tef'îl babında üçüncü tekil şahıs muzari fiil (yükellimü) ile "hüm" (onlarla) nesne zamirinin birleşimidir. "Onlarla asla konuşmaz / konuşamaz."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın iç dünyasındaki bir manayı dışarıya harf veya ses olarak yansıtması, muhatabın üzerinde bir etki bırakması olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mûsâ'nın kavminin kınandığı bu ontolojik kriteri ("Put onlarla konuşamaz") Kuran'ın "ilâh (tanrı) tasavvuru" üzerinden derinlemesine okur. Kuran'a göre gerçek ve aşkın bir "İlah", yarattığı kullarıyla iletişime geçen, onlara vahiy gönderen, yasa (şeriat) koyan, emir ve yasak bildiren şuurlu, buyurgan ve konuşan (k-l-m) bir otoritedir. Altından yapılmış o ruhsuz kütle (cesed) ise sadece rüzgarla böğüren (huvâr) ama tek bir kelime dahi üretemeyen sağır ve dilsiz bir objedir. İletişim kuramayan (lâ yükellimühüm), kural koyamayan ve muhatabına bir metin/vahiy veremeyen bir varlığın "İlah" sanılması, teolojik rasyonalitenin bütünüyle iflas etmesidir.

        Velâ Yehdîhim (وَلَا يَهْدِيهِمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-d-y (he-dal-ye) harflerine dayanır. Başındaki "velâ" (ve değil/asla) atıf ve olumsuzluk edatıdır. Üçüncü tekil şahıs muzari fiil ve "him" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Ve onlara rehberlik edemez, kılavuzluk edemez."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının birine doğru yolu göstermek, öncülük etmek, karanlıkta veya belirsizlikte hedefi işaret ederek kılavuzluk yapmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının sıradan bir yol gösterme değil; insanın ahlaki, felsefi ve eylemsel rotasını Yaratıcı'nın belirlediği o evrensel, güvenli ve doğru eksene şefkatle çekmek olduğunu açıklar.

        Sebîlen (سَبِيلًا)

        Kelimenin etimolojik kökü s-b-l (sin-be-lam) harflerinden oluşur. Nekra (belirsiz) formda, cümlenin nesnesidir (mef'ul). "Herhangi bir yolu."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının üzerinde yürünen açık ve net yol, pratik güzergâh ve bir amaca ulaşmak için kullanılan yöntem (ideoloji) olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ paganizmi bağlamında "putların yol gösterememesi" (velâ yehdîhim sebîlen) eleştirisini ahlak felsefesi üzerinden inceler. Putlar (İcl/Buzağı), insanlara merhamet etmeyi, fakiri doyurmayı, yalan söylememeyi veya adil olmayı emredemezler; çünkü onlar ahlaki birer pusula değil, sadece etrafında ayin yapılan (dans edilen) kaba ritüelistik (hedonist) objelerdir. İlahı dilsiz ve kılavuzsuz olan bir toplum, kendi heveslerinin ve kuralsızlıklarının peşinde sürüklenerek toplumsal ve ahlaki bir çöküşe (anarşiye) mahkûmdur.

        İttehazûhü (اتَّخَذُوهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. İfti'al babında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiili ve puta dönen "hü" (onu) zamirinin birleşimidir. "Onu (kendi hür iradeleriyle) benimsediler / ilah edindiler."

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin başında kullanılan "vettehaze" fiilinin, cümlenin sonunda "ittehazûhü" şeklinde birebir tekrar edilmesindeki o sarsıcı retorik şiddeti (pekiştirmeyi) tahlil eder. Kuran onlara mazeret bırakmaz; o altından kütlenin konuşamadığını (lâ yükellimühüm) ve yol gösteremediğini (velâ yehdîhim) bal gibi bildikleri ve gördükleri halde; cehaletle değil, bizzat kasten, inadına ve hür iradeleriyle onu tekrar "edindiler" diyerek, suçun (şirkin) bilincini ve sapkınlıktaki o inatçı ısrarı gramatikal bir çemberle kapatır.

        Ve Kânû (وَكَانُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Bir sonraki isim/sıfatla (zâlimîn) birleşerek eylemin sürekliliğini, kalıcı bir kimliğe dönüştüğünü ifade eder. "Ve idiler / oluverdiler."

        Zâlimîn (ظَالِمِينَ)

        Tekili "zâlim" olan kelimenin etimolojik kökü z-l-m (zı-lam-mim) harflerinden oluşur. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve teolojik sapkınlığın mutlak kapanış sıfatıdır. "Zalimler, haksızlık edenler, haddi aşanlar."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ışığın ve aydınlığın mutlak zıddı olan zifiri karanlık, bir şeyi kasten eksiltmek ve bir nesneyi ait olduğu doğru yerin dışına koymak (haddi aşmak) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının Kuran terminolojisinde sadece başkasına fiziksel acı çektirmek olmadığını; hakkın bütünüyle gasp edilmesi, hakikatin karanlıkla örtülmesi ve fıtri adaletin yıkılması olduğunu açıklar. En büyük zulüm (şirk), Allah'a ait olan ilahlık makamının çalınarak sahte varlıklara verilmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, İsrailoğullarının "zalimler" (zâlimîn) olarak nitelendirilmesini muazzam bir ontolojik yerleştirme (adalet) krizi olarak derinlemesine tahlil eder. Adalet, her şeyi layık olduğu (ait olduğu) makama koymaktır. Zulüm ise her şeyi ait olduğu makamdan söküp yanlış yere yerleştirmektir. Onlar, mutlak yaratıcı ve sarsılmaz kurtarıcı olan "Allah'ı" (Tevhidi) terk etmişler; O'na ait olan o yüce ibadet/saygı makamına kendi elleriyle yaptıkları, ruhsuz, dilsiz ve akılsız bir metal yığınını (İcl'i) oturtmuşlardır. Bu, evrenin hiyerarşisine, mantığa, ahlaka ve haysiyete karşı işlenmiş en vahşi "ontolojik cinayet" (zulümdür). Kendilerini Mısır'daki "Firavun'un zulmünden" kurtaran Yaratıcı'ya karşı; bu kez de bizzat kendileri şirkin karanlığına bürünerek yeryüzünün en büyük "zalimleri" (zâlimîn) olmuşlardır. Zihni kölelikten kurtulamayan insan, eninde sonunda kendi zulmünü üretir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X