Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 144. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 144. Ayet

    قَالَ يَا مُوسٰٓى اِنِّي اصْطَفَيْتُكَ عَلَى النَّاسِ بِرِسَالَات۪ي وَبِكَلَام۪يۘ فَخُذْ مَٓا اٰتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle yâ mûsâ innî-stafeytuke ‘alâ-nnâsi birisâlâtî vebikelâmî feḣuż mâ âteytuke vekun mine-şşâkirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah, Ey Mûsâ!' dedi, 'Ben, vahiylerimi göndermek ve konuşmakla insanlar arasında sana seçkin bir yer verdim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol.

      Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve diğer peygamberleri Mûsâ, Îsâ, Nuh, İbrahim, İsmail, İshak gibi şahıslara verilen isimlerle adlandırmıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed'i (s.a.) ise nebî ve resûl olarak isimlendirmiştir. Bu, onun üstünlüğünü göstermektedir. Yine Cenâb-ı Hak, diğer geçmiş ümmetleri "ey İsrailoğulları" ve "eyâdemoğulları" şekline adlandırırken Hz. Muhammed'in (s.a.) ümmetini "ey iman edenler", "siz en hayırlı ümmetsiniz" ve benzeri şekilde nitelemiştir. Bu durum, Hz. Muhammed'in ümmetinin diğer ümmetlere olan üstünlüğünü göstermektedir. Ben, vahiylerimi göndermek ve konuşmakla insanlar arasında sana seçkin bir yer verdim. Mûsâ (a.s.), doğrudan doğruya Allah'ın kelâmını işitmesi sayesinde peygamberler ve diğer bütün insanlar arasında seçkin ve üstün kılınmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Mûsâ (a.s.) dışındaki peygamberlerle sadece aracılar vasıtasıyla konuşmuş, yani vahyetmiştir. O, Mûsâ (a.s.) ile aracı olmaksızın konuşmuştur. Vahiylerimi göndermekle insanlar arasında sana seçkin bir yer verdim. Özel olarak kendi zamanının insanları ve kendi ahalisi arasında. "Bi-risâlâtî" (برسالاتی) ifadesinin, Cenâb-ı Hak ile Mûsâ (a.s.) arasında olan iletişim mânasında olması mümkündür. Bu durum, Mûtezile'nin "Allah ancak risâleti hak etmiş kimseyi peygamber olarak gönderir" görüşünü reddetmektedir. Eğer bunun yöntemi lütuf ve ihsan değil de hak etme olsaydı bu yolla nimet bahşetmiş olmanın bir anlamı olmazdı. Bu durum, yöntemin, hak etme değil, lütuf ve ihsan olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yine söz konusu husus, Mûtezile'nin "Allah'ın Mûsâ (a.s.) ve diğer peygamberleri seçmediği, bilakis onların kendi kendilerini seçtikleri" anlamına gelen görüşlerini reddetmektedir.

      Sana verdiğimi al. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi kabul etmek mânasınadır. Yani "Onların mallarından sadaka al" meâlindeki âyet-i kerîmede olduğu gibi "sana verdiğimi kabul et" anlamındadır. Sana verdiğimi al beyanının "sana verdiklerimle en güzel şekilde amel et" anlamına gelmesi de mümkündür. Şükredenlerden ol. Sana bahşettiği bizzat hitapta bulunma, peygamberlik ve diğer nimetlerine karşı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Fail, Mûsâ'nın o sarsıcı dağ tecellisinin ve baygınlığının ardından, ona lütufta bulunan Yüce Yaratıcı'dır (Allah'tır).

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek anlamlı bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir hitaptan ziyade, ilahi iradenin doğrudan muhataba yönelik kesin, yönlendirici ve bağlayıcı bir ferman sunması olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ teofani (ilahi tecelli) anlatıları bağlamında, Mûsâ'nın baygınlıktan uyanıp tövbe etmesinin hemen ardından Yaratıcı'nın "kâle" (dedi) diyerek söze girmesini, sarsılan peygamberlik psikolojisinin ilahi bir şefkat ve yeni bir görevlendirmeyle "yeniden tesisi" olarak okur. Korku ve şok, yerini taze bir ilahi kelama bırakır.

        Yâ Mûsâ (يَا مُوسَىٰ)

        Arapçada nida (seslenme) edatı olan "yâ" ile Mûsâ isminin birleşimidir. Doğrudan ve samimi bir hitap formudur.

        El-Cevâlîkî, Mûsâ isminin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu, "su" (mû) ve "ağaç/kurtarılan" (sâ) kelimelerinin birleşiminden oluşup "sudan çıkarılan" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "ms" veya "mose" (çocuk, doğmuş, oğul) kelimesine dayandığını ifade eder.

        İnnî (إِنِّي)

        Arapçada "şüphesiz ki, muhakkak" anlamlarına gelen ve cümleye sarsılmaz bir kesinlik katan "inne" pekiştirme edatı ile birinci tekil şahıs "ben" (yâ) zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ki Ben." Yaratıcı, Mûsâ'ya vereceği müjdeyi mutlak ve kendi Zatına has bir lütuf olarak doğrudan birinci tekil şahıs vurgusuyla başlatır.

        Istafeytüke (اصْطَفَيْتُكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü s-f-v (sad-fe-vav) harflerine dayanır. İfti'al babında birinci tekil şahıs (ben) geçmiş zaman fiili ile "ke" (seni) muhatap zamirinin birleşimidir. "Seni süzüp seçtim, seni arındırarak üstün kıldım."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin bulanıklığını, tortusunu ve kirini gidererek onu en saf, en berrak (sâfi) haline getirmek, kalabalıklar içinden en öz ve temiz olanı (kaymağı) süzüp almak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıstıfâ" eyleminin Kuran'da sıradan bir seçim (ihtiyar) olmadığını; Yaratıcı'nın, kulları arasından liyakat ve fıtrat bakımından en saf olanını, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ağır bir görev (peygamberlik) için "özel olarak arındırıp görevlendirmesi" olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlak ve varoluş felsefesinde bu kelimeyi (ıstıfâ) muazzam bir psikolojik onarım ve "seçilmişlik ontolojisi" olarak derinlemesine tahlil eder. Mûsâ, az önce "Bana kendini göster" diyerek sınırları aşmış, dağın paramparça olmasıyla acziyetini idrak edip yere yığılmış ve derin bir pişmanlıkla (tövbeyle) kıvranmıştır. Yaratıcı, onun bu ezilmiş ve fani varlığını onarmak için; onu cezalandırmak yerine, "Seni diğer insanlar arasından arındırıp süzerek (ıstafeytüke) elçim olarak seçtim" der. Mûsâ'nın yaşadığı o "yıldırım çarpması" (sa'k) hali, aslında onun peygamberlik için tortularından arındırıldığı (safv) o muazzam ilahi filtredir.

        Gabriel Said Reynolds, "ıstafeytüke" fiilini Kutsal Kitap geleneğindeki "Divine Election" (İlahi Seçim) doktrini bağlamında okur. Bu seçim Mûsâ'nın kendi fiziksel veya entelektüel çabasının bir sonucu değil, bütünüyle Yaratıcı'nın inisiyatifiyle gerçekleşen, ona taşıyabileceğinden daha büyük bir tarihi ağırlık (Tevrat ve vahiy) yükleyen bir lütuf ve sorumluluk paketidir.

        Alel Nâsi (عَلَى النَّاسِ)

        Arapçada "üzerine, üstüne" anlamlarına gelen "alâ" harf-i ceri ve "nâs" (insanlar) kelimesinin birleşimidir. "İnsanların üzerine / İnsanlara üstün olarak."

        İbn Fâris, nâs kelimesinin etimolojik kökünün "ü-n-s" (ünsiyet/bir arada yaşama) veya "n-v-s" (harekete geçme) harflerine dayandığını, aynı çağda veya toplumda bir arada yaşayan kitleleri ifade ettiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "alâ" harf-i cerinin ayetteki işlevini inceleyerek; buradaki mananın "insanlara karşı kibirlenmek" değil, kendi çağındaki bütün insanlığın "arasından çekilip üstün bir makama (tafdîl/ıstıfâ) yerleştirilmek" anlamı taşıdığını belirtir. Vahiy, peygamberi sıradan insanların ontolojik düzleminden (alâ) bir tık yukarı taşır.

        Bi Risâlâtî (بِرِسَالَاتِي)

        Tekili "risâlet" olan kelimenin etimolojik kökü r-s-l (ra-sin-lam) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta/sebebiyet (ile) bildirir. Sonundaki "yâ" (benim) aidiyet zamiridir. "Benim mesajlarımla, sana verdiğim elçilik görevleriyle."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi usulca, belli bir nizam içinde yönlendirmek, bir elçiyi belirli bir amaca matuf olarak serbest bırakmak ve göndermek (mürsel) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "risâlet" kavramının, mutlak bir otoritenin kendi sözünü ve kanununu, toplumları uyarması ve eğitmesi için seçtiği güvenilir bir taşıyıcıya (elçiye) yüklemesi faaliyeti olduğunu açıklar. Çoğul (risâlât) gelmesi, vahyin içerdiği emirlerin, yasakların ve öğütlerin çeşitliliğini (Tevrat'ın parçalarını) gösterir.

        Patricia Crone, "risâlet" kelimesini din ve siyaset felsefesi ekseninde "delegation of authority" (yetki devri) olarak okur. Allah, Mûsâ'yı sıradan bir derviş veya filozof olarak seçmemiştir. Ona İsrailoğullarını Mısır'dan çıkaran ve yeni bir medeniyet kuracak olan bir siyasi/hukuki önderlik yüklemiştir. "Risâlâtî" (benim mesajlarım/elçiliğim), Mûsâ'nın bu devasa toplumu yönetirken ihtiyaç duyduğu yegâne ilahi ve evrensel meşruiyet kaynağıdır.

        Ve Bi Kelâmî (وَبِكَلَامِي)

        Kelimenin etimolojik kökü k-l-m (kef-lam-mim) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaç, "bâ" vasıta harfidir. Sonundaki "yâ" aidiyet zamiridir. "Ve seninle vasıtasız konuşmamla (seni seçtim)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın iç dünyasındaki bir manayı dışarıya harf veya ses olarak yansıtması, muhatabın zihninde derin bir etki ve kalıcı bir iz (hatta yaralama) bırakması olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mûsâ'nın diğer insanlara (ve diğer peygamberlere) üstün kılındığı asıl noktanın bu "kelâm" (doğrudan ilahi konuşma) vurgusu olduğunu tahlil eder. Allah, Mûsâ'ya vahyi bir rüya yoluyla veya bir melek (Cebrail) vasıtasıyla değil; Sînâ Dağı'nda bizzat Zât-ı Akdes'inin doğrudan Mûsâ'nın ruhuna, şuuruna ve idrakine temas ettiği, hiçbir aracı (vasıta) kabul etmeyen "kelâm" sıfatıyla ulaştırmıştır. Mûsâ, bu yüzden Kuran teolojisinde "Kelîmullah" (Allah'ın kendisiyle konuştuğu kişi) olarak diğer tüm beşeriyetten eşsiz bir şekilde ayrışır (ıstıfâ).

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ontolojisinde bu "kelâmî" (benim konuşmam) ibaresini, Sonsuz Olan'ın (Allah'ın) sonlu olan insanla kurduğu o dehşet verici ve sarsıcı varoluşsal temas (Theomachy) olarak okur. Mûsâ, Allah'ı görememiştir (len terânî); ancak Allah'ın Kelâm'ı, onun bütün hücrelerine işleyecek kadar sarsıcı, derin ve "iz bırakan" (k-l-m) mutlak bir mucize olarak ona lütfedilmiştir. Görmenin yerini, ilahi sesi işitmek almıştır.

        Fe Huz (فَخُذْ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Başındaki "fe" (öyleyse, madem ki seni seçtim) atıf edatıdır. İkinci tekil şahıs (sen) emir kipidir. Geçiş anından dolayı illetli yapısı kısalmıştır. "Öyleyse al, tut."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, sımsıkı kavramak, yakalamak ve elden kaçırmamak üzere kendi himayesine almak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Kuran'da sıradan bir alma işlemi olmadığını; verilen ağır bir emaneti, sorumluluğu veya ilahi bir yasayı hem bedensel eylemle hem de inançla (kabullenerek) mutlak bir sadakatle taşımak olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Mûsâ'ya "al" demek için sıradan bir fiil (kabul et) yerine "huz" (sımsıkı tut/kavra) denilmesini muazzam bir peygamberane direnç eğitimi olarak tahlil eder. Vahiy (risâlet), rüzgarda uçuşan hafif bir kâğıt parçası veya basit bir felsefi öğüt değildir. O, milyonlarca isyankâr İsrailoğlunu yönetecek olan ağır bir hukuk, bir medeniyet tasavvuru ve koca bir dağın bile ağırlığını kaldıramayacağı ilahi bir emanettir. "Fe huz" emri, Mûsâ'nın bu devasa yükü zihnen, ruhen ve bedenen büyük bir kararlılıkla, sarsılmadan ve asla gevşeklik göstermeden (sımsıkı) sahiplenmesi gerektiğinin ilahi komutudur.

        Mâ (مَا)

        Arapçada "şey, o şey ki" anlamlarına gelen, verilen vahyin/nimetin bütününü kapsayan ism-i mevsuldür (ilgi zamiri).

        Âteytüke (آتَيْتُكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. İf'al babında, birinci tekil şahıs (ben) geçmiş zaman fiili ile "ke" (sana) zamirinin birleşimidir. "Sana verdiğim, sana ulaştırdığım (şeyi)."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir amaca kasti bir yönelişle varmak, gelmek olduğunu belirtir. İf'al babı (îtâ), failin (Allah'ın) bir nimeti, kitabı veya vahyi kasti bir lütuf olarak muhataba (Mûsâ'ya) bizzat elden teslim etmesi, onu ulaştırmasıdır.

        Ve Kün (وَكُنْ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerinden oluşur. Başındaki "ve" bağlaçtır. İkinci tekil şahıs (sen) nakıs fiil emir kipidir. "Ve ol."

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn/kün" eyleminin sıradan bir durum belirtme olmadığını; varlık sahasına kalıcı olarak geçişi, bir karakteri veya sıfatı ontolojik olarak bütünüyle içselleştirmeyi (o hale dönüşmeyi) emreden derin bir varoluşsal talimat olduğunu açıklar.

        Minel (مِنَ)

        Arapçada "den/dan, onlardan" anlamına gelen, Mûsâ'nın dahil olması emredilen o seçkin zümreyi (kısmiliği/teb'îzi) bildiren harf-i cerdir.

        Şâkirîn (الشَّاكِرِينَ)

        Tekili "şâkir" olan kelimenin etimolojik kökü ş-k-r (şın-kef-ra) harflerine dayanır. İsm-i fâil çoğuludur. Ayetin ve Mûsâ'ya verilen ilahi talimatın mutlak kapanış kavramıdır. "Şükredenlerden, kıymet bilenlerden, nankörlük etmeyenlerden (ol)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir nimetin, lütfun veya iyiliğin etkisinin muhatabın üzerinde (halinde, yüzünde veya bedeninde) açıkça görünmesi, ortaya çıkması, o lütfa karşı övgüyle doluluk (semirmek) ve iyiliğin hakkını vermek olduğunu belirtir. Hayvanın yediği iyi bir otla semirip güzelleşmesine bu yüzden "şükür" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şükür" kavramının Kuran'da sıradan bir sözlü "teşekkür" olmadığını; üç aşamalı bir ahlaki eylem olduğunu açıklar: Nimeti kalple idrak etmek (kimden geldiğini bilmek), onu dille anmak (itiraf etmek) ve en önemlisi o nimeti, bizzat onu verenin rızası ve amacı doğrultusunda "eylemsel olarak" doğru yolda (adaletle) kullanmaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu vurucu kapanışını ("Şükredenlerden ol") teolojik bir had bildirme ve ontolojik doyum olarak derinlemesine tahlil eder. Mûsâ az önce "Bana kendini göster" diyerek, Allah'ın kendisine lütfettiği onca nimetle (Mısır'dan kurtuluşla, deniz mucizesiyle) yetinmeyip, insanın fani sınırlarını zorlayan o imkansız (optik/metafizik) tecrübeyi talep etme hevesine kapılmıştı. Allah Mûsâ'yı arındırdıktan sonra ona "Şükredenlerden ol" emrini vererek adeta şunu söyler: "Sana verdiğim bu peygamberlik makamıyla, vahiy lütfuyla ve seninle doğrudan konuşma (kelâm) şerefiyle artık yetin. Gözünle göremediğin şeyler için sızlanmak veya haddini aşan felsefi/optik talepler peşinde koşmak yerine; sana bahşettiğim bu devasa sınırların (nimetin) farkına var, mutmain ol, itaat et ve bu lütfun hakkını (şükrünü) ver." Şükür, burada sadece nimete duyulan minnet değil; fani insanın ihtiraslarını dizginleyerek, Yaratıcı'nın kendine çizdiği o yüce ve muazzam sınırların (fıtratın) içinde huzur bulması, tevhidi bir doyumla (mutmain bir kalple) gerçeğe teslim olmasıdır. Şükür, kibrin ve nankörlüğün panzehiridir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X