Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 137. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 137. Ayet

    وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veevraśnâ-lkavme-lleżîne kânû yustad’afûne meşârika-l-ardi vemeġâribehâ-lletî bâraknâ fîhâ(s) vetemmet kelimetu rabbike-lhusnâ ‘alâ benî isrâ-île bimâ saberû(s) vedemmernâ mâ kâne yasne’u fir’avnu vekavmuhu vemâ kânû ya’rişûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabb'inin İsrâiloğullarına verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri de helâk ettik.

      Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık. Bu, onların yeryüzüne vâris olması ve oraya yerleştirilmesine dair daha önceki bir vâddir. Bu vâde şu ilâhî beyanları işaret edilmiştir: "Umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve nasıl hareket edeceğinizi görmesi için onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar", "Oysa biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (ülkelerinin) vârisleri haline getirmek istiyorduk". Cenâb-ı Hak, onlara düşmanlarının yurduna vâris olma ve onların yerine yerleşmeyi vâdetmişti, sonra şu beyanla onları, kendilerine vâdettiği gibi yerleştirdiğini ve vâris kıldığını bildirmiştir: Köleleştirilmekle hor görülüp ezilmekte olan o kavmi mirasçı kıldık. Hor görülüp ezilen beyanı hakkında denildi ki; yani Mısır yurdunda oğulların öldürülmesi ve kadınların sağ bırakılması kapsamında hor görülüp ezilmek suretiyle. Cenâb-ı Hak onları buna mirasçı kılmıştır.

      Ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki; ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına, yani Firavun'un krallığına, Mısır ve çevresine, doğu ve batı taraflarına doğru. Yine denildi ki; İsrâiloğulları arasında Zülkarneyn, Dâvûd ve Süleyman gibi hükümranlığı ülkenin doğu ve batı taraflarına ulaşan kimseler vardı. Yine denildi ki; ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına, yani ülkenin doğu ve batı taraflarında yaşayan insanlara üstün kılınmaları bakımından. Bu, "kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık” ilâhî beyanı gibidir. Yine denildi ki; söz konusu zamandaki topluluklara Cenâb-ı Hakk'ın onları hayvanlara üstün kılması özleri ve yaratılışları, cinlere üstün kılması ise risâlet, nübüvvet ve yararlı hususlar bakımındandır, şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "O sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi".

      İçini bereketlerle doldurduğumuz beyanından maksatın Şam ülkesi veya Mısır ülkesi ve çevresi olduğu söylenmiştir. Denildi ki Cenâb-ı Hak burasını peygamberler diyarı olduğu için mübarek olarak niteledi. Yine denildi ki burası, bolluk ve bereketinin çokluğu dolayısıyla mübarektir.

      Rabb'inin verdiği güzel söz yerine geldi. Denildi ki bu söz cennettir. Yani sabırlarına karşılık cennet vâdi onlar için gerçekleşti. Denildi ki; Rabb'inin verdiği güzel söz yerine geldi ki Cenâb- Hak, onları ötekilerin yerine geçireceğini ve oraya yerleştireceğini vâdetmişti. Onlar hakkında bu vâd gerçekleşmiştir. Bu, "biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk" meâlindeki ilâhî beyan gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın onlara lütufta bulunma vâdi gerçekleşmiştir. Sabırlarına karşılık. Bu beyan "Firavun'un eziyetlerine sabretmelerine karşılık" şeklinde yorumlanabilir. Yine bu beyan "Cenâb-ı Hakk'ın onlara vacip kıldığı şeyleri yerine getirmede sabretmelerine karşılık" anlamına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki Rabb'inin verdiği güzel söz yerine geldi: Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın bahşetmiş olduğu nimetlerdir. Firavun'un İsrâiloğulları'nı köleleştirmesi gibi güç yetirmedikleri hususlarla sorumlu tutulduklarında karşılaştıkları belâya sabretmelerine karşılık İsrâiloğulları'na verdiği nimetlerdir. Burada belirtilen söz, Cenâb-ı Hakk'ın Kasas sûresinde bildirdiği şu beyandaki sözdür: "Biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk."

      Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri de helâk ettik. Bu ilâhî beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını helâk ettik meâlindeki beyan "kavmuh" (قومه) sözünde durularak (vakf) okunur. Bu durumda yetiştirdikleri bahçeler anlamında "vemâ kânû yaʻrişûn" (وما كانوا يعرشون) beyanı, hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık... beyanına atfedilir. Yetiştirdikleri bahçeler. Bu ilâhî beyandaki arş, kralların sahip oldukları tahttan gelmektedir. Denildi ki; Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve aynı şekilde yetiştirdikleri bahçeleri de helâk ettik. Yani onların yetiştirdikleri bahçeleri de yok ettik. İbn Kuteybe'ye göre "yarişûne" (يعرشون) yani bina ettikleri mânasına gelen ibaredeki arş, ev ve dam anlamındadır. Ebû Avsece'ye göre Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını helâk ettik beyanından maksat yok ettik ve bozduk; "yarişûne" (يعرشون) yarisu (يعرس) ve "yarusu" (يعرس) yani bina ettikleri evler, bağlar ve ağaçlar demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Evrasnâ (وَأَوْرَثْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü v-r-s (vav-ra-se) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. İf'al babında birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Biz miras bıraktık, mirasçı kıldık."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir malın, mülkün veya makamın asıl sahibinden bir başkasına intikal etmesi, el değiştirmesi ve kalıcılık olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "îrâs" (miras bırakma) eyleminin sadece ölen birinden mal kalması olmadığını; bir mülkün, toprağın veya iktidarın hiçbir ticari çaba (alım-satım) olmaksızın, doğrudan ilahi bir devir-teslim ve lütufla bir toplumdan alınıp diğerine aktarılması olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, "evrasnâ" (miras bıraktık) fiilini siyaset felsefesi ve rejim değişikliği (regime change) bağlamında okur. Firavun sistemi denizde boğulup yok edildikten sonra, onların geride bıraktığı o devasa siyasi ve ekonomik boşluk, dışarıdan gelen başka bir imparatorluğa değil; doğrudan onların ezdiği, kendi yurtlarındaki köle sınıfına (İsrailoğullarına) ilahi bir müdahaleyle "devredilmiştir". Miras, burada ezenin mülkünün ezilene feda edildiği devrimsel bir mülkiyet aktarımıdır.

        El-Kavme (الْقَوْمَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerinden oluşur. Cümlenin birinci mef'ulüdür (nesnesidir). "O topluluğu, o kavmi."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek, bir arada eylemde bulunan ve birbirine sosyolojik olarak destek olan insan kitleleri olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, aynı aidiyet etrafında toplanmış organik topluluğu ifade ettiğini açıklar. Mirasın şahıslara değil, "kavme" (topluma) verilmesi, kurtuluşun kolektif niteliğini vurgular.

        Ellezîne Kânû (الَّذِينَ كَانُوا)

        "Ellezîne" (o kimseler ki) ism-i mevsulü ile k-v-n (kef-vav-nun) kökünden gelen "kânû" (idiler/olup duruyorlardı) geçmiş zaman fiilinin birleşimidir. Kendisinden sonra gelen muzari fiille birlikte, geçmişte uzun süre devam eden ve kurumsallaşmış bir durumu ifade eder.

        Yüstad'afûn (يُسْتَضْعَفُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü d-a-f (dat-ayn-fe) harflerine dayanır. İstif'al babında, meçhul (edilgen) yapıda üçüncü çoğul şahıs muzari fiilidir. "Zayıf bırakılanlar, ezilenler, hor görülenler."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının güç, kuvvet ve sağlamlığın mutlak zıddı olan zayıflık, acziyet ve yetersizlik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istid'âf" eyleminin insanın doğal (fıtri) olarak zayıf olması demek olmadığını; istif'al babından dolayı bu zayıflığın dışarıdan bir otorite tarafından "kasten dayatılması", bir toplumun haklarının gasp edilerek zorla aciz ve güçsüz (mustazaf) bir konuma mahkûm edilmesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi sosyolojik bir kavram (mustazaflık/ezilmişlik) olarak derinlemesine tahlil eder. İsrailoğulları "zayıf" doğmamışlardı; Mısır'ın devlet terörü, bebek katliamları ve ağır kölelik şartları tarafından sistematik olarak "zayıf düşürülmüşlerdi" (yüstad'afûn). İktidarın (Firavun'un) kendini güçlü (müstekbir) hissetmesi için, altta sürekli ezilen, sömürülen ve hor görülen bir "zayıflar/mustazaflar" sınıfı üretmesi zorunluydu. Allah, yeryüzünün mirasını o günün egemenlerine değil, bizzat devletin çarkları arasında ezilen bu horlanmış sınıfa vererek en büyük sosyo-politik adaleti tesis etmiştir.

        Gabriel Said Reynolds, "yüstad'afûn" fiilini sınıf çatışması ve teodise (ilahi adalet) ekseninde okur. Bu kelime, Kutsal Kitap geleneğindeki "kölelerin kurtuluşu" motifinin merkezidir. Yüce Yaratıcı'nın tarafı, ezen diktatörlerin değil, hiçbir gücü ve silahı olmayan, sırf inançları ve ırkları yüzünden "sistematik olarak zayıflatılan" kitlelerin (ezilenlerin) yanıdır.

        Meşârika (مَشَارِقَ)

        Tekili "meşrık" olan kelimenin etimolojik kökü ş-r-k (şın-ra-kaf) harflerine dayanır. İsm-i mekân çoğuludur. "Doğu tarafları, güneşin doğduğu yerler."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının güneşin doğması, aydınlanma, parlamak ve ışığın yeryüzüne yayılması olduğunu belirtir.

        El-Ardı (الْأَرْضِ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerinden oluşur. "Yeryüzü, o toprak, o ülke."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının alt, zemin, ayak basılan yer ve göğün zıddı olduğunu belirtir.

        Ve Meğâribehâ (وَمَغَارِبَهَا)

        Tekili "mağrib" olan kelimenin etimolojik kökü ğ-r-b (ğayn-ra-be) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İsm-i mekân çoğuludur. Sonundaki "hâ" zamiri toprağa (arz) döner. "Ve onun batı taraflarını."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının güneşin batması, gözden kaybolmak, uzaklaşmak ve gurbet (yabancılık) olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, "yerin doğuları ve batıları" (meşârika'l-ardı ve meğâribehâ) tamlamasını coğrafi bir totality (bütünlük/kuşatıcılık) metaforu olarak inceler. Kuran, burada spesifik bir sınır çizmez. Güneşin doğduğu ve battığı her yer ifadesi, Mısır'ın o bereketli topraklarının (veya ileride fethedilecek olan Kenan/Arz-ı Mev'ud diyarının) bütünüyle, hiçbir köşesi eksik kalmaksızın bu ezilen kölelere tahsis edildiğinin edebi ilanıdır. Dünyanın ufukları, dünün kölelerinin yeni sınırları olmuştur.

        Elletî (الَّتِي)

        Arapçada müennes (dişil) kelimeler için kullanılan "o ki, şöyle olan" anlamında ism-i mevsul (ilgi zamiri)dir. Öncesindeki "arz" (toprak) kelimesini niteler.

        Bâraknâ (بَارَكْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü b-r-k (be-ra-kef) harflerine dayanır. Mufa'ale babında birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Biz bereketli kıldık / kutlu kıldık."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının devenin göğsünü yere vurup çökmesi, bir yerde sabit kalmak, devamlılık ve suyun birikerek (havuz/birke oluşturarak) çoğalması olduğunu belirtir. Bereket; ilahi hayrın bir şeyde sabit kalıp artması ve çoğalmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "bereket" kavramının Kuran'da insanın gözle göremeyeceği şekilde, ilahi bir lütufla bir şeyin hayrının, faydasının ve verimliliğinin sürekli olarak artması ve asla tükenmemesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın doğa felsefesinde bu kelimeyi muazzam bir teolojik kontrast olarak tahlil eder. Sadece birkaç ayet önce Firavun ve halkı "sinîn" (kıtlık/kuraklık) ve "ürünlerin eksilmesiyle" vurulmuştu. Çünkü zalimlerin elinde toprak bereketsizleşmişti. Şimdi ise aynı toprak (veya vaat edilen arz), ezilenlerin ve inananların eline geçtiğinde, Allah orayı "bâraknâ" (bereketlendirdik) kelimesiyle niteler. Bereket, sadece su veya tohum meselesi değil; toprağın üzerindeki iktidarın ahlakına (tevhide) verilen ilahi bir yanıttır.

        Fîhâ (فِيهَا)

        "İçinde" anlamına gelen "fî" zarfı ile arz/toprak kelimesine dönen "hâ" zamirinin birleşimidir. O bereketin toprağın her zerresine sindiğini ifade eder.

        Ve Temmet (وَتَمَّتْ)

        Kelimenin etimolojik kökü t-m-m (te-mim-mim) harflerinden oluşur. Başındaki "ve" bağlaçtır. Üçüncü tekil şahıs müennes geçmiş zaman fiilidir. "Tamamlandı, eksiksiz yerine geldi."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin kemale ermesi, eksiğinin kalmaması, kusursuz bir bütüne ulaşması ve noksanlığın mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "temâm" eyleminin Kuran'da bir vaadin, bir sözün veya bir nimetin, hiçbir kesintiye veya engellemeye uğramadan nihai varış noktasına (mükemmelliğe) şaşmaz bir şekilde ulaşması olduğunu açıklar.

        Kelimetü (كَلِمَتُ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-l-m (kef-lam-mim) harflerine dayanır. Cümlenin fâili (öznesi) olup dişil formdadır. "Sözü, vaadi."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının insanın iç dünyasındaki bir manayı dışarıya ses/harf olarak yansıtması, iz bırakması (hatta k-l-m kökünün yaralama/etki etme anlamı vardır) olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Rabbinin kelimesi/sözü" (kelimetü rabbike) tamlamasındaki edebi ağırlığı tahlil eder. Kuran burada "vaat" (va'd) kelimesini değil "kelime" (söz) kavramını kullanır. "Kelime", Yaratıcı'nın ontolojik yaratılış (Kün/Ol) emridir. Allah'ın ezilenlere yardım edeceği yönündeki o ilahi takdiri öylesine sarsılmaz ve kozmik bir gerçektir ki, Firavun orduları bile bu "kelimenin" (ilahi sözün) gerçekleşip tamamlanmasını zerre kadar geciktirememiş veya bozamamıştır. Söz, tarihin seyrini değiştirmiştir.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerine dayanır. Sonundaki "ke" (senin) muhatap (Hz. Muhammed'e) zamiridir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi onarmak, koruyup gözetmek, terbiye ederek kemale erdirmek ve mutlak sahip olmak olduğunu belirtir.

        El-Husnâ (الْحُسْنَىٰ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-s-n (ha-sin-nun) harflerinden oluşur. İsm-i tafdîl olan "ahsen" kelimesinin müennes (dişil) formudur. "En güzel, en iyi, en lütufkâr olan."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın doğasına, aklına ve gözüne güzel görünen, hoşa giden her türlü iyilik olduğunu belirtir. Allah'ın ezilenlere verdiği o "güzel söz" (kelimetül husnâ); onların kurtarılması, özgür kılınması ve yeryüzüne halife/mirasçı yapılmaları müjdesidir.

        Alâ Benî İsrâîl (عَلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ)

        Arapçada "üzerine" anlamındaki "alâ" harf-i ceri, "ibn" kelimesinin çoğulu olan "Benî" (oğulları) ve "İsrâîl" (Yakup peygamberin) isminden oluşan tamlamadır. "İsrailoğulları üzerine."

        El-Cevâlîkî, İsrail isminin saf Arapça grameriyle türetilmediğini, İbranice kökenli olarak dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, İsrail isminin etimolojik kökeninin "Yisra-El" (Tanrı ile güreşen/Tanrı'nın kulu) olduğunu filolojik olarak inceler.

        Bimâ Saberû (بِمَا صَبَرُوا)

        Arapçada sebep bildiren "bâ" (dolayısıyla, karşılık olarak) harf-i ceri, "mâ" masdariyye edatı ve s-b-r (sad-be-ra) kökünden gelen geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilinin (saberû) birleşimidir. "Sabretmelerine karşılık / Sabretmeleri sebebiyle."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi sıkıca tutmak, hapsetmek, insanın kendi nefsini dizginlemesi, acıya ve zorluğa karşı dağılıp parçalanmamak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabr" kavramının sadece köşeye çekilip sessizce acı çekmek olmadığını; aklın, dinin ve hakikatin ilkeleri doğrultusunda insanın kendi iç dünyasını mutlak bir iradeyle zapt etmesi, eziyetler karşısında davasından dönmeden aktif bir direniş (sebat) göstermesi olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu nedensellik (sebep-sonuç) vurgusunu muazzam bir "kurtuluş teolojisi" (teodise) olarak tahlil eder. İsrailoğullarına mülk, iktidar ve özgürlük (miras) sırf onların soyundan veya isminden dolayı "bedavadan" verilmemiştir. Allah'ın "en güzel sözünün" tamamlanmasının (zaferin) yegâne gerekçesi ve faturası "Bimâ saberû" (Sabretmelerinin bedeli olarak) ibaresinde gizlidir. Firavun'un o ölümcül devlet terörüne, bebek katliamlarına ve ağır işkencelerine karşı teslim olmayıp imanda "direndikleri/sabrettikleri" için bu mirası hak etmişlerdir. Özgürlük ve iktidar, ancak direncin ve bedel ödemenin (sabrın) ilahi karşılığıdır.

        Ve Demmernâ (وَدَمَّرْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü d-m-r (dal-mim-ra) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. Tef'îl babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Biz yerle bir ettik, temellerinden yıktık, darmadağın ettik."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi bütünüyle mahvetmek, ortadan kaldırmak, helak etmek ve geride hiçbir iz/yapı bırakmaksızın kökünden kazımak olduğunu belirtir. "Helak" kelimesinden daha şiddetli bir enkaz (imha) halini tasvir eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tedmîr" eyleminin Kuran'da sıradan bir ölüm olmadığını; övünülen bir medeniyetin, kibrin sembolü olan devasa binaların ve siyasi gücün, bir daha asla ayağa kalkamayacak şekilde ilahi bir gazapla un ufak edilmesi (yıkılması) olduğunu açıklar.

        Mâ Kâne Yesnau (مَا كَانَ يَصْنَعُ)

        "Mâ" (şey) ilgi zamiri, k-v-n kökünden geçmiş zaman yardımcı fiili (kâne) ve s-n-a (sad-nun-ayn) kökünden gelen muzari fiilinin (yesnau) birleşimidir. "Yapa geldikleri, ustalıkla ürettikleri, sanatla inşa ettikleri her şeyi."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının sıradan bir eylem (fiil) değil; büyük bir el becerisiyle, ustalıkla, mühendislikle ve ince işçilikle bir şey üretmek/yapmak (sanat/suni) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sun'" eyleminin arkasında ciddi bir eğitim, akıl, estetik ve ustalık barındıran kompleks üretim süreçleri olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, Mısır medeniyetinin eylemlerinin "sun'" (sanatla üretmek/inşa etmek) kelimesiyle ifade edilmesini devlet aklı (statecraft) ve teknolojik güç bağlamında okur. Mısır, antik dünyanın en büyük teknolojik, mimari ve entelektüel üretim merkezidir. Onlar medeniyeti "inşa ve imal" (yesnau) etmişlerdir. Ancak Allah, onların o "çok güvendikleri", kibre kapıldıkları ve ebedi sandıkları o kusursuz sanayi ve devlet mimarisini (sistemini) bütünüyle "tedmîr" etmiş (darmadağın etmiş) ve tarihin çöplüğüne fırlatmıştır.

        Fir'avnu (فِرْعَوْنُ)

        Mısır krallarının özel unvanıdır. F-r-a-n köküne dayandırılsa da aslen Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev / Yüce Saray) kökünden geldiği ve Arapçalaştığı (mu'arreb) kabul edilir. Cümlenin fâilidir (öznesidir).

        Ve Kavmühû (وَقَوْمُهُ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-m (kaf-vav-mim) harflerine dayanır. "Ve onun kavmi / halkı." Aristokrasiyi ve rejimi destekleyen kitleleri ifade eder.

        Ve Mâ Kânû Ya'rişûn (وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ)

        "Ve o şeyleri ki", geçmiş zaman ifade eden "kânû" ve a-r-ş (ayn-ra-şın) kökünden gelen üçüncü çoğul şahıs muzari fiilinin (ya'rişûn) birleşimidir. "Ve o yükselttikleri, diktikleri, çardakladıkları (yapıları)."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi yerden yukarıya doğru yükseltmek, gölgelik (çardak) yapmak, tavan inşa etmek ve dik duran sağlam bir yapı (arş) kurmak olduğunu belirtir. Kralların tahtına "arş" denmesi de yerden yüksekte olması sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "arş / ta'rîş" kavramının sıradan bir bina yapmaktan ziyade, asma bahçeleri gibi, tavanları süslenmiş yüksek şatolar, köşkler ve görkemli dikili sütunlar inşa etmek olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın emperyal mimarisi bağlamında bu kelimeyi (ya'rişûn) inceler. Antik Mısır'ın yegâne alametifarikası göğe yükselen devasa tapınakları, obeliskleri (dikili taşları) ve piramitleridir (yüksek yapılar). Bunlar sadece taştan ibaret değil, Firavun'un güneşe (ve tanrılığa) uzanma çabasının mimari manifestolarıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu sarsıcı kapanışını muazzam bir ontolojik çöküş (teodise) olarak tahlil eder. Mısır rejimi, yeryüzünün en zayıf, ezilmiş kölelerini (mustazafları) sömürerek göğe doğru kibirli binalar, saraylar ve dikili sütunlar (ya'rişûn) yükseltmişti. Allah; o devasa, yükseltilmiş ihtişamı (kibri) yerle bir ederek (tedmîr) tarihe gömerken; tam zıddı olan o zayıf, yere kapaklanmış ve ezilmiş İsrailoğullarını (mustazafları) alıp yeryüzünün yeni efendileri, mirasçıları olarak "yükseltmiş" ve tarihe geçirmiştir. Zulmün ürettiği "mimari" yükseliş çökmüş, sabrın ürettiği "ahlaki" yükseliş arzın varisi olmuştur. Kuran, Firavun'un şahsında insanın mülk ve medeniyet kibrini tek bir ayette un ufak etmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X