Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 136. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 136. Ayet

    فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fentekamnâ minhum feaġraknâhum fî-lyemmi bi-ennehum keżżebû bi-âyâtinâ vekânû ‘anhâ ġâfilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nihayet, âyetlerimizi asılsız saymaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerini cezalandırdık ve onları denizde boğduk.

      Kendilerini cezalandırdık. Bu beyanda belirtilen hususun peşi sıra açıklanan boğulma cezası olması mümkündür: Onları denizde boğduk. Kendilerini cezalandırdık meâlindeki beyanın tûfan ve başlarına gelen çeşitli azaplarla cezalandırma şeklinde anlaşılması da mümkündür. Denizde boğulmaları ise daha sonradır. Ayetlerimizi asılsız saymaları. Bu beyan Mûsa'nın (a.s.) Allah'ın birliğine ve rubûbiyyetine getirmiş olduğu âyetler olarak anlaşılabilir- ki bunlar delillerdir-. Veya bu beyanda belirtilen husus tûfan, çekirge ve haşarat gibi daha önce açıklanan [helâk] mûcizeleri de olabilir. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Ayetlerimizi, yani dinimizi. Onlardan gafil kalmaları sebebiyle. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Bunlardan yüz çevirmeleri ve yalanlamaları sebebiyle. Yoksa onlar bu âyetler hakkında gafil ve yanılgı içerisinde değillerdi. Fakat onlar inat ederek ve büyüklük taslayarak bunlardan yüz çevirdiler. Böylelikle sanki onlar bu âyetlerden gafil kalmışlardı. Bu beyanın, yalanlamaları sebebiyle başlarına gelecek neticeden gafil kalmaları şeklinde anlaşılması da mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fentekamnâ (فَانْتَقَمْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü n-k-m (nun-kaf-mim) harflerine dayanır. Başındaki "fe" (takibiye/sonuç) edatı, Firavun ve halkının yeminlerini bozup (neks) hakikate ihanet etmelerinin ardından gelen kesin nedenselliği bildirir. İfti'al babında, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Böylece biz de onlardan intikam aldık / hak ettikleri cezayı verdik."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi çirkin görmek, şiddetle reddetmek, hoşnutsuzluk duymak ve muhatabın işlediği ağır bir suça karşılık onu sert bir şekilde cezalandırarak (nikmet) bedel ödetmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "intikâm" eyleminin Kuran terminolojisinde insani, kin dolu ve ilkel bir "öç alma" duygusu olmadığını; ifsadı (bozgunculuğu) durdurmak, adaleti (teodiseyi) tahsis etmek ve mazlumun hakkını korumak için, suçluya bizzat kendi cürmüyle orantılı olan o mutlak nihai cezayı vermek olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde Yaratıcı'nın "Fentekamnâ" (İntikam aldık) eylemini ontolojik bir kopuş noktası olarak derinlemesine tahlil eder. Mısır oligarşisi defalarca uyarılmış, onlara mühlet (ecel) verilmiş ve azap kaldırılmıştır. Ancak onlar, sözlerini küstahça bozarak ahlaki iflaslarını ilan etmişlerdir. Allah'ın intikamı, bu ahlaki şımarıklığın artık tahammül edilemez hale geldiği ve ilahi yasanın (sünnetullahın) kendi şaşmaz nedenselliğiyle devreye girerek kötülüğü fiilen ve fiziksel olarak tarihten söküp attığı o mutlak eylemdir.

        Gabriel Said Reynolds, "intikam" kavramını Geç Antik Çağ bağlamında, ihlal edilen ilahi sözleşmenin (ahdin) kanlı faturası olarak okur. Rejim, Mûsâ ile yaptığı sözleşmeyi bozmuş; Yüce Yaratıcı da bu sözleşmenin kefili olarak, ihanetin bedelini bizzat devletin varlığını sonlandırarak (intikamla) tahsil etmiştir.

        Minhüm (مِنْهُمْ)

        Arapçada "den/dan" anlamındaki "min" harf-i ceri ile "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. İntikamın doğrudan doğruya Mısır elitlerine (Firavun ve sözünden dönen halkına) yöneldiğini sabitler.

        Fe-Ağraknâhüm (فَأَغْرَقْنَاهُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü ğ-r-k (ğayn-ra-kaf) harflerine dayanır. Başındaki "fe", intikamın ne şekilde alındığını açıklayan (beyan) bağlaçtır. İf'al babında, birinci çoğul şahıs geçmiş zaman fiili ve "hüm" (onları) nesne zamirinin birleşimidir. "Böylece onları suda boğduk / batırdık."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının suyun bir varlığı bütünüyle kuşatması, içine alıp üstünü örtmesi, dibe çekmesi ve nefessiz bırakarak helak etmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğark" eyleminin Kuran'da insanın veya bir ordunun bütün fiziksel kaçış yollarının kapanarak, kendi kontrol edemediği mutlak bir gücün (suyun) altında ezilip yok olması olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, Firavun ordusunun "boğulmasını" (ağraknâhüm) siyasi bir son ve muazzam bir ilahi adalet metaforu (teodise) olarak tahlil eder. Firavun sistemi, yıllar boyunca İsrailoğullarını ve bebeklerini acımasızca kölelik ve kan denizinde "boğmuştur". Yaratıcı da bu sömürü mekanizmasını ve tiranı, bizzat kendi ordularıyla birlikte gerçek suların altında nefessiz bırakarak boğmuş; zulmü kendi eyleminin cinsiyle (suyla/denizle) tarihe gömmüştür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiildeki (boğduk) eylemsel çöküşü, tiranlığın mutlak çaresizliği üzerinden okur. Mısır ordusu, o günün dünyasının en yenilmez, en donanımlı askeri gücüdür. Ancak Allah onları kılıçlarla, ateşle veya başka bir orduyla helak etmez; deniz sularının (kendi doğalarının) ilahi yerçekimi karşısında bırakır. O koca tanklar (savaş arabaları) ve ordular, bir damla suyun altında nefes alamayan sıradan ve aciz birer biyolojik bedene dönüşerek boğulur (ğark olur). Otoritenin kibri, bir yudum oksijene muhtaç kalmıştır.

        Fîl Yemmi (فِي الْيَمِّ)

        Kelimenin etimolojik kökü y-m-m (ye-mim-mim) harflerine dayandırılsa da aslen Arapça dışı bir kelimedir. Başındaki "fî" zarfı "içinde" anlamı katar. "Denizde / Bizzat denizin sularında."

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Süryanice ve Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak Arapçalaşmış (mu'arreb) bir kelime olduğunu, ucu bucağı görünmeyen devasa nehir veya deniz anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, "yemm" kelimesinin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini detaylıca tahlil eder. Arapçadaki genel "bahr" (deniz) kelimesi dururken Kuran'ın burada ısrarla "Yemm" kelimesini kullanmasını muazzam bir tarihsel doğruluk (linguistik coğrafya) olarak görür. Kelimenin kökeni doğrudan Eski Mısır dilindeki "ym" ve İbranicedeki "Yām" (Kızıldeniz/deniz) kelimesine dayanır. Kuran, Firavun'un helakini anlatırken doğrudan o coğrafyanın kendi yerel terimini kullanarak hadiseyi dilbilimsel olarak da asıl mekânına (Mısır havzasına) çiviler.

        Angelika Neuwirth, Mısır teolojisinde "Yemm" kavramının yerini inceler. Mısır için Yemm (Nil ve etrafındaki deniz/sular), bereketin, tanrısallığın, ticaretin ve yaşamın yegane kaynağıdır. Firavun rejimi kendi gücünü bu sulardan alır. İlahi kudret (Allah), Mısır'ı cezalandırmak için Mısır'ın o "kutsal" sularını bizzat diktatörlüğün açık mezarına dönüştürmüştür. Rejimin hayat kaynağı, rejimin celladı olmuştur.

        Bi-Ennehüm (بِأَنَّهُمْ)

        Arapçada sebep ve illet bildiren "bâ" (şundan dolayı ki, sebebiyle) harf-i ceri, cümleyi pekiştiren "enne" (şüphesiz/muhakkak) edatı ve "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. "Çünkü onlar muhakkak ki..." İlahi azabın (boğulmanın) kör bir kaza olmadığını, tamamen Mısır elitlerinin kendi ahlaki tercihleriyle inşa ettikleri meşru ve adil bir sonuç olduğunu teyit eder.

        Kezzebû (كَذَّبُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-z-b (kef-zel-be) harflerine dayanır. Tef'îl babında geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. "Yalanladılar, şiddetle inkar ettiler, yalancı saydılar."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gerçeğin zıddını söylemek, doğrunun hilafına beyanda bulunmak olduğunu belirtir. Tef'îl babı (tekzîb), sadece yalan söylemeyi değil; apaçık bir gerçeği (hakikati) bile bile, şiddetle, kasten ve eyleme dökerek "yalanlamak, sahte ilan etmek" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" eyleminin sadece sözlü bir itiraz olmadığını; insanın hakikati idrak ettiği halde, kibrinden, makam hırsından veya kıskançlığından dolayı o gerçeğin üstünü örtmesi ve karşısında eylemsel bir düşmanlık (savaş) sergilemesi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde bu fiili (kezzebû), hakikate karşı geliştirilen "kasti körlük ve ideolojik direniş" olarak derinlemesine tahlil eder. Mısır elitleri ahmak değillerdi; Mûsâ'nın mucizelerinin sıradan bir el çabukluğu olmadığını görmüşlerdi. Ancak onlar, hakikati (Tevhidi) kabul etmenin kendi kurdukları sömürü düzenini ve Firavunizmin otoriteryan gücünü yerle bir edeceğini bildikleri için; bile bile "Yalanladılar" (kezzebû). İnkar, burada bir bilgi eksikliği değil, mutlak bir ahlaki çürümedir.

        Bi-Âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        Tekili "âye" olan kelimenin etimolojik kökü e-y-y (hemze-ye-ye) harflerinden oluşur. Başındaki "bâ" harf-i ceri tekzib (yalanlama) fiilinin yöneldiği nesneyi/ilgeci bildirir. Sonundaki "nâ" (bizim) aidiyet zamiridir. "Bizim mucizelerimizi / apaçık ayetlerimizi."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi diğerlerinden ayıran alamet, iz, nişan ve muhataba gerçeği gösteren apaçık, sarsılmaz delil olduğunu belirtir. Mısır elitleri sıradan bir sözü değil, bizzat evrenin Yaratıcısı'nın o kozmik "imzalarını" (âyât) yalanlamışlardır.

        Ve Kânû (وَكَانُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-n (kef-vav-nun) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Bir sonraki isim/sıfat soylu kelimeyle (ğâfilîn) birleştiğinde eylemin sürekliliğini, kalıcı bir huy haline gelişini ve geçmişe uzanan kurumsal köklerini ifade eder. "Ve (şöyle) idiler / olup duruyorlardı."

        Anhâ (عَنْهَا)

        Arapçada "den/dan, hakkında" anlamı veren "an" harf-i ceri ve "hâ" (ondan) müennes zamirinin birleşimidir. Zamir, doğrudan "âyât" (mucizeler/ayetler) kelimesine döner. "O ayetlere karşı, o hakikatlerden."

        Ğâfilîn (غَافِلِينَ)

        Tekili "ğâfil" olan kelimenin etimolojik kökü ğ-f-l (ğayn-fe-lam) harflerinden oluşur. İsm-i fâil çoğuludur. Cümlenin kapanış sıfatı ve helakin (boğulmanın) altındaki en derin sosyo-psikolojik illettir. "Gafil kimseler, habersiz olanlar, kasten duyarsızlaşanlar."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi bilerek veya bilmeyerek terk etmek, dikkatsizlik, üstünü örtmek, gizli kalmak ve uyanıklığın/şuurun (yekaaza) mutlak zıddı olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğaflet" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan bir zihinsel unutkanlık veya dalgınlık olmadığını; insanın kendi şehevi ve dünyevi arzularına (veya kibrine) öylesine takılıp kalması sebebiyle, asıl varoluşsal hakikati, ilahi ayetleri ve yaklaşan ölüm tehlikesini kavrayamayacak kadar "idrakinin ve basiretinin bütünüyle felç olması" (uyuşması) durumu olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin (ve koskoca Firavun rejiminin çöküşünün) bu "ğâfilîn" (gafiller) kelimesiyle bitirilmesini, ontolojik bir "şuur kaybı ve körleşme" analizi olarak derinlemesine tahlil eder. Mısır oligarşisi helak olmuştur, denizde boğulmuştur; çünkü kibre ve sömürüye öylesine dalmışlardır ki, Allah'ın o devasa ayetlerini (tufanı, çekirgeyi, Mûsâ'nın asasını) gözleriyle görmelerine rağmen, bunların ne anlama geldiğini kavrayamamışlardır. Gaflet, insanın hakikati görse bile ona karşı "hissizleşmesi", uyarılara karşı zihinsel bir sağırlık geliştirmesidir. Denizin dalgaları onların üzerlerine kapanırken, onlar aslında çoktan kendi kibirlerinin ve inatlarının ördüğü o zifiri "gaflet" denizinde boğulmuşlardı. Bu kelime, hakikate gözünü kasten kapatan her muktedirin, trajik ve ebedi sonunu özetleyen ilahi bir mühürdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X