Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 132. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 132. Ayet

    وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû mehmâ te/tinâ bihi min âyetin litesharanâ bihâ femâ nahnu leke bimu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ve dediler ki: Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.

      Ve dediler ki: Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Ebû Bekir el-Keysânî bu beyanın yorumunun şöyle olduğunu söylemiştir: Bizi büyülemek istediğin, bir mûcize olduğunu zannettiğin ne getirirsen getir sana inanacak değiliz. İbn Abbâs ve Hasan-1 Basrî demiştir ki yani bu beyan "mâ teʼtinâ bihî min âyetin litesharana biha" (ما تأتنا به من آية لتسحرنا بها) şeklindedir. Buradaki "meh" (مه) ifadesi zaiddir. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür ve "mâ teʼtina" (ما تأتنا) anlamına gelir. Halil [b. Ahmed] şöyle demiştir: Bu ifadenin aslı "ma ma" (ما ما) dır. Bunlardan biri zaiddir. Elif harfı atılmış, onun yerine tahfif için "ha" (ها) harfi getirilmiştir. Nahiv âlimi Sîbeveyhi şöyle demiştir: Yani "meh". Sanki ona "meh" yani "sus" demişlerdir. Bir şahsın diğerine "meh" yani "sus" demesi gibi. Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Sihir şaşırtmak ve göz almaktır, bunun bir gerçekliği yoktur. "Ey Mûsâ, senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!" Yani şaşırmış ve "insanların gözlerini büyülediler" beyanları bu anlamdadır. Ayrıca onların, bizi büyülemek için ne mûcize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz şeklindeki ifadeleri, söylemiş oldukları "bu sihirbazdır ve yapmış olduğu da sihirdir" sözlerini bir gaflet ve cahillikle değil, onun hakkında nübüvvet ve mûcizeye dair bilgiye dayanarak söylediklerini göstermektedir. Nitekim onlar, bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz demiştir. Bu, onlardan Mûsâ'ya iman etmeye ve mûcizeleri kabul etmeye dair bir ümitsizliktir. Çünkü onlar mûcizeleri kabul etmeyeceklerini ve bu konuda onu doğrulamayacaklarını beyan ettiler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Kâlû (وَقَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Faili, Firavun ve onun etrafındaki Mısır elitleridir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, konuşmak ve harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir sesten ziyade, inkârcı bir grubun sahip olduğu inatçı, ideolojik ve değişmez pozisyonu resmi bir kanaat olarak (tarihe geçercesine) dillendirmesi olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, bu fiilin kullanımını diktatöryal meclislerin (oligarşinin) siyasi kibri üzerinden okur. Kıtlık yıllarında bile akıllanmayan bu elitler, "kâlû" eylemiyle, devletin resmi ideolojisinin mucizeler karşısında asla geri adım atmayacağını ve mutlak bir siyasi inat (direnç) sergileyeceklerini topluca ilan ederler.

        Mehmâ (مَهْمَا)

        Arapçada koşul (şart) ve genelleme bildiren camid (çekimsiz) bir edattır. "Her ne, ne zaman, ne kadar... -san da" anlamlarına gelir. Kökü itibariyle "mâ" (ne) ism-i istifhamı ile zaid (pekiştirme) "mâ"sının birleşiminden oluştuğu kabul edilir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edatın ayetteki kullanımını muazzam bir retorik (belagat) şiddeti ve "peşin hükümlülük" olarak tahlil eder. Mısır elitleri, Mûsâ'nın getireceği delilleri tek tek tartışmak veya incelemek niyetinde değillerdir. "Mehmâ" (Her ne getirirsen getir) kelimesi, aklın ve müzakerenin kapılarının sonuna kadar, ebediyen ve kategorik olarak kapatıldığının; meselenin artık epistemolojik bir "anlama" meselesi olmaktan çıkıp, ontolojik bir "reddetme" refleksine dönüştüğünün en keskin dilbilimsel ilanıdır.

        Te'tinâ (تَأْتِنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-t-y (hemze-te-ye) harflerine dayanır. "Mehmâ" şart edatının fiili (koşul cümlesi) olup, ikinci tekil şahıs (sen) muzari fiili ile "nâ" (bize) zamirinin birleşimidir. "Bize getirsen de."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir amaca ve hedefe kasti bir yönelişle varmak, gelmek ve bir şeyi muhataba ulaştırmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin sıradan ve tesadüfi bir sunum değil, önceden belirlenmiş bir amaca matuf olarak kasti ve kararlı bir "delil/kanıt getirme" faaliyeti olduğunu açıklar.

        Bihî (بِهِ)

        Arapçada vasıta (ile) bildiren "bâ" harf-i ceri ile "hî" (onu) zamirinin birleşimidir. İleride gelecek olan "âyet" kelimesine döner.

        Min (مِنْ)

        Arapçada "den/dan" anlamına gelen harf-i cerdir. Burada getirilen şeyin nevi (türü) hakkında beyan ve açıklama (beyâniyye) bildirir.

        Âyetin (آيَةٍ)

        Tekil bir kelime olup etimolojik kökü e-y-y (hemze-ye-ye) harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi diğerlerinden ayıran alamet, iz, nişan ve muhataba gerçeği gösteren apaçık delil olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kavramının bir iddianın doğruluğunu, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ispatlayan rasyonel, teolojik veya mucizevi kesin kanıtlar olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın epistemolojisinde Mısır oligarşisinin kendi dilleriyle Mûsâ'nın getirdiği şeye "âyet" demesini muazzam bir ontolojik ironi olarak derinlemesine tahlil eder. Normalde "âyet", hakikatin inkâr edilemez işaretidir. Onlar "Her ne âyet getirirsen getir" diyerek, aslında Mûsâ'nın getirdiği şeyin sıradan bir sihir veya yalan olmadığını, gerçekten de ilahi ve olağanüstü bir "işaret/mucize" (âyet) olduğunu bilinçaltlarında itiraf ederler. Ancak ahlaki yozlaşmaları o kadar derindir ki, mucizeyi (âyeti) bizzat kendi gözleriyle görüp onaylamalarına rağmen, inatları yüzünden ona inanmayı reddederler. Bilgi (epistemoloji) hakikati görmüş, ancak kibir (psikoloji) onu inkar etmiştir.

        Li-Tesharenâ (لِتَسْحَرَنَا)

        Arapçada "için / amacıyla" anlamı katan sebep/gaye harfi "lam" ile, s-h-r (sin-ha-ra) kökünden gelen ikinci tekil şahıs (sen) muzari fiili ve "nâ" (bizi) zamirinin birleşimidir. "Bizi büyülemen / bizi kandırman için."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının göz boyamak, bir şeyi asıl ve gerçek halinden tamamen başka bir surette göstermek, gerçeği gizleyen ince ve gizli hile (aldatmaca) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sihir" kavramının nesnelerin ontolojik (hücresel) gerçeğini değiştirmeyen, ancak insanların optik algılarını, psikolojilerini ve zihinlerini manipüle ederek hakikati örten yalan/illüzyon eylemi olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "bizi büyülemen için" (li-tesharenâ) iftirasını Firavun rejiminin kavramsal manipülasyonu (distorsiyonu) bağlamında okur. Mısır elitleri kendi devlet destekli sihirbazlarının "sihir/illüzyon" yaptığını çok iyi bilirler. Mûsâ'nın mucizesi ise yalan değil, doğrudan gerçektir. Ancak iktidar, Mûsâ'nın getirdiği o mutlak hakikati (âyeti) sıradan kitlelerin gözünde itibarsızlaştırmak için onu anında kendi çökmüş kavramlarıyla ("Bu bir sihirdir, bizi büyülemek/hipnotize etmek istiyor") etiketler. Mucizeyi sihir olarak yaftalamak, hakikati kriminalize etmenin en eski siyasi arketipidir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ bağlamında bu kavramı inceler. Diktatörlükler, halkın gözlerini açan ve onları özgürleştiren o muazzam tevhidi uyanışı (hidayeti), her zaman "toplumun beynini yıkayan, kitleleri büyüleyen yasadışı bir hareket" (sihir/büyü) olarak sunmak zorundadırlar ki kendi zalimliklerini meşrulaştırabilsinler.

        Bihâ (بِهَا)

        Arapçada vasıta bildiren "bâ" (ile) harf-i ceri ve müennes "hâ" zamirinin birleşimidir. "O âyet/mucize ile."

        Fe-Mâ (فَمَا)

        Arapçada "fe" (öyleyse, bu durumda) atıf harfi ile "değil" anlamındaki mutlak olumsuzluk (nefy) edatı "mâ"nın birleşimidir. "Öyleyse biz asla (olmayacağız)."

        Nahnü (نَحْنُ)

        Birinci çoğul şahıs "biz" zamiridir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), olumsuzluk edatından hemen sonra "biz" (nahnü) zamirinin kullanılmasındaki kibri tahlil eder. Sadece "sana inanmayacağız" (lâ nü'minü) demek yerine ism cümlesi ve zamir kurarak "Biz ki... Biz Firavun'un elitleriyiz, asilzadeleriz; bizim gibi bir sınıf, senin gibi bir köleye asla boyun eğmez" şeklindeki o sınıfsal (aristokratik) şımarıklığı gramer üzerinden dikte ederler.

        Leke (لَكَ)

        Arapçada aidiyet veya yönelme bildiren "lâm" (için/sana) harf-i ceri ile "ke" (sen) muhatap zamirinin birleşimidir. "Sana (inanacak değiliz)." İmanın yöneldiği hedefi reddeder.

        Bi-Mü'minîn (بِمُؤْمِنِينَ)

        Tekili "mü'min" olan kelimenin etimolojik kökü e-m-n (hemze-mim-nun) harflerine dayanır. İf'al babında ism-i fâil çoğuludur. Başındaki "bâ" harf-i ceri (bâ-i zaide) olumsuz cümleyi şiddetle pekiştirmek için kullanılır ("Hiçbir surette, asla inananlar değiliz").

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının nefsin sükûnete ermesi, şüphe ve korkunun yok olması, güven duymak (emniyet) ve bir şeyi kesin olarak tasdik etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman/mümin" kavramının hakikati (vahyi) tereddütsüz onaylamak, ona güvenle boyun eğmek ve inkarın mutlak zıddı olmak olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mısır oligarşisinin bu kesin red cümlesini (fe-mâ nahnü leke bi-mü'minîn), "bilgi ile iman arasındaki ontolojik kopuş" olarak derinlemesine analiz eder. İman, sadece rasyonel bir ikna meselesi değildir. Karşınızdaki muhataba gökleri de yarsanız, dağları da yürütseniz (her türlü âyeti getirseniz de); eğer onun kalbinde kibrin, makam hırsının ve iktidar şehvetinin ördüğü bir duvar varsa o kişi inanmayacaktır. Çünkü "inanmak", Firavun sistemi için sadece felsefi bir kabul değil; elindeki bütün siyasi gücü, ekonomik sömürüyü ve köle düzenini terk etmeyi göze almak (teslim olmak) demektir. Aristokrasi, hakikatin ne olduğunu bilmesine rağmen, sırf kurduğu konfor alanını (statükoyu) kaybetmemek için hakikate karşı gözlerini kasten, yeminle ve şiddetle (bi-mü'minîn) kapatan o körleşmiş aklın ta kendisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X