Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 130. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 130. Ayet

    وَلَقَدْ اَخَذْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّن۪ينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad eḣażnâ âle fir’avne bi-ssinîne venaksin mine-śśemerâti le’allehum yeżżekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Andolsun ki biz de Firavun'a uyanları, ders alsınlar diye kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık.

      Andolsun ki biz de Firavun'a uyanları, kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile cezalandırdık. İbn Mesûd'dan (r.a.) onun şöyle dediği nakledilmiştir: "bi's-sinin" (بالسينين) yani açlıkla. Bu kelimenin kıtlık anlamına geldiği de söylenir. Mücahid, "bi's-sinîn" (بالسنين) yani felaketlerle demiştir. Ürün kıtlığı ile yani bundan daha az. İbn Kuteybe demiştir ki "bi's-sinin" (بالسنين) yani kıtlıkla. Denilir ki insanlar "seneye" (سنة) maruz kaldı, yani kıtlığa.

      Eğer bize denilirse ki: Cenâb-ı Hak, Firavun ailesini cezalandırdığını bildirdi. Halbuki onların arasında İsrâiloğulları da vardı. Buradaki tahsisin anlamı nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: Arasında olsalar da bu cezanın İsrâiloğulları'na değil sadece onlara yönelik olması muhtemeldir. Nitekim bazı kıssalarda anlatıldığına göre Kıptîler kan, İsrâiloğulları ise su içiyorlardı. Ya da kıtlık ve ürün eksikliği İsrâiloğulları'na değil, Firavun'un ailesine zarar veriyordu. Çünkü onlar şehvetleri için, İsrâiloğulları ise ihtiyaçlarından dolayı yiyorlardı. Dolayısıyla ihtiyacı sebebiyle yiyen kimse yiyeceğe, şehveti için yiyenden daha az ihtiyaç duyar. Söz konusu kimseler şehvetleri için yiyecek bir şey bulmadıklarında bu durum onlara daha fazla zarar vermekteydi. Görmez misin ki [hadiste] "mümin tek bir bağırsağını, kâfir ise yedi bağırsağını dolduracak kadar yer" denilmiştir. Veyahut bu durumun onlar için özel kılınmasının sebebi şudur: İsrâiloğulları'nın inancına göre Allah onları bazan sıkıntıyla bazan bollukla, bütün imtihan çeşitleriyle sınayabilir. Kıptîler'in inancında ise böyle değildir. Tümü bu durumda oldukları halde onların inancında böyle olmadığı için bu durum onlara nispet edildi.

      Ders alsınlar diye. Yani öğüt alsınlar diye. "le alle" (لعل) ifadesi Allah hakkında söz konusu olduğunda vacip anlamına gelir. Nitekim onlar öğüt almışlardı. Fakat inat ettiler ve kibirlendiler. İnat edip kibirlenmeselerdi öğütleri benimsemeleri gerekli olmuştu.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Lekad (وَلَقَدْ)

        Arapçada "vav" (atıf/bağlaç), "lam" (tekit/pekiştirme) ve geçmiş zaman fiiliyle kullanılan "kad" (tahkik/kesinlik) edatlarının birleşimidir. "Andolsun ki, muhakkak, yemin olsun ki" anlamlarına gelerek, anlatılacak olan tarihsel ve teolojik eylemin şüpheye mahal bırakmayacak derecede kesin bir ilahi müdahale olduğunu sabitler.

        Ehaznâ (أَخَذْنَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-h-z (hemze-hı-zel) harflerine dayanır. Birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi ele geçirmek, yakalamak, sımsıkı kavramak ve muhatabı kendi iradesi dışında bir duruma mahkûm etmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin Kuran terminolojisinde sıradan bir "alma" işlemi olmadığını; isyankâr bir toplumu veya kişiyi işlediği suçlardan dolayı ani, sarsıcı ve kaçışı imkânsız bir ilahi cezayla (kıskıvrak) yakalamak, ezip cezalandırmak olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kullanımını "ilahi müdahalenin ve teodisenin (adaletin) sertleşmesi" bağlamında tahlil eder. Mûsâ'nın tebliği ve asasının yılan olması (mucizeler) Firavun rejiminin inadını kırmaya yetmemiş, aksine Firavun şiddeti artırarak İsrailoğullarını katletme kararı almıştır. "Biz onları yakaladık/cezalandırdık" (ehaznâ) fiili; kelimelerin ve uyarıların tükendiği noktada, bizzat Yüce Yaratıcı'nın tarihin akışına "eylemsel ve fiziksel" olarak el koyduğu, zalim devleti kendi kudret cendereine aldığı o mutlak hesap sorma anının (operasyonun) ilanıdır.

        Âle (آلَ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-v-l (hemze-vav-lam) harflerinden oluşur. Cümlenin nesnesi (mef'ulü) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye geri dönmek, bir köke (veya merkeze) bağlı olmak, etrafında toplanmak ve organik bir bütünlük oluşturmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âl" kavramının sadece kan bağıyla bağlı olunan biyolojik aile veya akraba (ehl) demek olmadığını; bir liderin etrafında kenetlenen, onun davasını, inancını ve sistemini paylaşan, ona tabi olan sadık ideolojik yandaşlar (tebaa/hanedan) olduğunu hassasiyetle açıklar.

        Patricia Crone, "Âl-i Fir'avne" (Firavun'un ailesi/halkı) tamlamasını antik devlet sistemleri ekseninde siyasi bir kategori olarak okur. İlahi ceza (yakalama/ahz) doğrudan sokaktaki sıradan Mısırlıyı değil, öncelikle Firavun'un şahsını ve onu ayakta tutan o sömürü çarkının etrafında kümelenmiş "âl"ini (oligarşisini, aristokratlarını, bakanlarını ve rejim muhafızlarını) hedef alır. Devletin başı ve omurgası doğrudan hedeftir.

        Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

        Özel isim ve Mısır krallarının unvanıdır. Arapça etimolojik form olarak f-r-a-n köküne dayandırılsa da aslen yabancı bir kelimedir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Acemce (yabancı) kökenli olup dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu, zamanla "kibirli, yola gelmez ve haddini aşan her diktatör" için kullanılan evrensel bir mecaza dönüştüğünü belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "Per-aa" (Büyük Ev / Yüce Saray) kökünden geldiğini, İbranice (Par'ōh) ve Süryanice üzerinden Arapçaya girdiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar.

        Bis-Sinîne (بِالسِّنِينَ)

        Tekili "sene" olan kelimenin etimolojik kökü s-n-v veya s-n-h (sin-nun-vav/he) harflerine dayandırılır. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta/araç (ile) bildirir. Düzenli eril çoğul (cem-i müzekker sâlim) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının zamanın geçişi, bir yıllık döngü ve yıllar olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Arapçada zaman dilimi için kullanılan "âm" ve "sene" kelimeleri arasındaki o muazzam anlamsal farkı tahlil eder. "Âm" kelimesi genellikle bereketin, bolluğun, refahın ve huzurun hakim olduğu yıllar için kullanılırken; "sene" kelimesi (ve çoğulu sinîn), içinde kıtlık, kuraklık, açlık, felaket ve şiddetli zorlukların yaşandığı "afet yılları" (kuraklık yılları) için özel olarak kullanılır. Ayetteki "sinîn", sıradan bir takvim yaprağı değil; yeryüzünü kavuran devasa bir kuraklık ve kıtlık dönemidir.

        Michael Cook, Mısır gibi antik ve devasa bir tarım imparatorluğunun "kuraklık yıllarıyla" (bis-sinîne) vurulmasını sosyo-ekonomik bir teodise olarak inceler. Firavun'un tanrılık ve kudret iddiası, büyük ölçüde Nil nehrinin düzenli taşkınlarına ve Mısır'ın o tükenmez tarımsal zenginliğine dayanır. Yaratıcı, rejimi gökten ateş yağdırarak değil; doğrudan rejimin en güvendiği o ekonomik altyapıyı (tarımı/suyu) keserek vurur. Kıtlık, Firavun'un "besleyen ve yaşatan Rab" illüzyonunu kendi halkının gözü önünde parçalayan en rasyonel ilahi silahtır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın doğa felsefesinde bu kelimenin kullanımını tahlil eder. Doğa yasaları (iklim, yağmur, kuraklık) Kuran tasavvurunda kendi başına işleyen kör ve otonom mekanizmalar değildir. "Sinîn" (kıtlık yılları), Allah'ın yeryüzündeki kibri ezmek için bilinçli olarak sevk ettiği, rüzgârı ve bulutları birer asker gibi kullanarak Firavun'un sarayını kuşattığı "kozmik bir cezalandırma" aracıdır.

        Ve Naksin (وَنَقْصٍ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-k-s (nun-kaf-sad) harflerine dayanır. Başındaki "ve" atıf (bağlaç) harfidir. Nekra (belirsiz) bir mastar olarak eylemin genelliğini ve belirsiz bir büyüklüğünü ifade eder.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin tamlığının ve bütünlüğünün bozulması, eksilme, azalma, değer kaybetme ve kemalin (tamlığın) mutlak zıddı olması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "noksanlık/naks" eyleminin Kuran'da insanın sahip olduğu güvendiği malların, ürünlerin veya canların, ilahi bir imtihan veya ceza neticesinde azar azar veya birdenbire elinden alınarak onu aciz bırakması olduğunu açıklar.

        Mine (مِنَ)

        Arapçada "den/dan" anlamına gelen, bir bütünden eksilen kısmı (teb'îz/kısmilik) veya cinsini açıklayan (beyan) harf-i cerdir.

        Es-Semerâti (الثَّمَرَاتِ)

        Tekili "semere" olan kelimenin etimolojik kökü s-m-r (se-mim-ra) harflerinden oluşur. Düzenli dişil çoğul (cem-i müennes sâlim) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir ağacın veya bitkinin verdiği meyve, mahsul ve insanın ortaya koyduğu emeğin (veya yatırımın) sonucu olan her türlü fayda ve ürün olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "semere" kavramının dar anlamda bağ ve bahçelerdeki meyveler olduğunu; geniş anlamda ise insanın sahip olduğu tüm serveti, gelir kaynaklarını, ticari kazancını ve hatta neslini (çocuklarını) kapsayan genel bir refah ve üretim sembolü olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ürünlerin (semerâtın) eksiltilmesi cezasını, insanın yeryüzündeki mülkiyet kibrinin yıkılması bağlamında okur. Firavun sistemi, yeryüzünün (arzın) mutlak sahibi gibi davranıp sömürü üretirken; Allah, toprağın rahminden çıkan o mahsulleri (semerâtı) kurutarak, tiranlığa "Sizin iktidarınız bir damla yağmura ve topraktan fışkıracak bir tohuma muhtaçtır" gerçeğini şiddetle hatırlatır. Kıtlık, toprağın Firavun'a isyanıdır.

        Leallehüm (لَعَلَّهُمْ)

        Arapçada umut, beklenti ve gaye bildiren "lealle" (umulur ki, -sın diye, belki) edatı ile "hüm" (onlar) zamirinin birleşimidir. Kuran'da Yaratıcı için kullanıldığında şüphe değil, kesin bir "amaç, illet ve hikmet" (ta'lîl) bildirir.

        Yezzekkerûn (يَذَّكَّرُونَ)

        Aslı "yetezekkerûn" olan fiilin, "te" harfinin "zel" harfine idgam edilmesiyle (katılmasıyla) oluşan şeddeli yapısıdır. Kökü z-k-r (zel-kef-ra) harflerine dayanır. Tefâ'ul babında üçüncü çoğul şahıs muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi zihinde korumak, onu dille veya kalple anmak, unutmanın (nisyan) mutlak zıddı olarak gerçeği idrak edip uyanık olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin sadece kaybolmuş bir bilgiyi hafızada canlandırmak olmadığını; insanın karşılaştığı olaylar (veya belalar) karşısında derin bir akli ve kalbi sorgulama sürecine girmesi, o olayların arkasındaki ilahi mesajı çözmesi ve bu idrakin sonucunda ahlaki bir uyanış/ibret alarak (öğüt alarak) hakikate teslim olması olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "umulur ki ibret alırlar" (leallehüm yezzekkerûn) kapanışını, Kuran'ın varoluşsal pedagojisi ve ilahi merhametin işleyişi olarak derinlemesine tahlil eder. Allah, Firavun'u ve halkını doğrudan, bir saniyede mutlak bir helak ile (tufanla veya zelzeleyle) tamamen yeryüzünden silmemiştir. Onları yıllarca süren kuraklık ve kıtlıklarla vurmasının asıl teolojik amacı, onlara sırf acı çektirmek değil; bilakis sahip oldukları o "tanrılık ve yenilmezlik" kibrini açlık ve çaresizlikle kırarak, fıtratlarında uyuyan o acziyet şuurunu (tezekkür) uyandırmaktır. Kıtlık yılları, aslında onlara "uyanmaları ve tövbe etmeleri" için sunulmuş çok sert ama bir o kadar da sarsıcı bir "son şans" laboratuvarıdır.

        Angelika Neuwirth, bu kelimeyi Geç Antik Çağ'ın felaket okumaları (homiletic readings of disasters) üzerinden değerlendirir. Kuran, doğa olaylarını (kuraklıkları) anlamsız rastlantılar olarak görmez. Yaşanan ekolojik ve ekonomik krizler, aslında Allah'ın Firavun rejimine "Siz tanrı değilsiniz, aciz kullarsınız, aklınızı başınıza alın" diyerek gönderdiği kozmik ve uyarıcı mektuplardır (tezekkür davetidir). Ancak kibrin trajedisi odur ki, Firavun sistemi bu sarsıcı "uyarıları" bile doğru okuyamayacak kadar şuurunu yitirmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X