Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 129. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 129. Ayet

    قَالُٓوا اُو۫ذ۪ينَا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَأْتِيَنَا وَمِنْ بَعْدِ مَا جِئْتَنَاۜ قَالَ عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû ûżînâ min kabli en te/tiyenâ vemin ba’di mâ ci/tenâ(c) kâle ‘asâ rabbukum en yuhlike ‘aduvvekum veyestaḣlifekum fî-l-ardi feyenzura keyfe ta’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlar da, 'Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi' dediler. Mûsâ, 'Umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve nasıl hareket edeceğinizi görmesi için onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar' dedi.

      Onlar da, "Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bize işkence edildi" dediler. Bu ilâhî beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunların ilki, bu beyanın kendilerine yardım ve zaferin gecikmesi konumunda olmasıdır. Sanki onlar kendileri için yardım, düşmanın yok edilmesi ve zaferi gecikmiş buldular. Bunun üzerine Mûsâ (a.s.) onlara umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar dedi. İkincisi, bu beyanın onlardan Mûsaya (a.s.) karşı bir özür konumunda olmasıdır. Çünkü onların, kendi başlarına gelen belâ ve sıkıntıların Mûsâ'nın yüzünden ve onun peygamberlik konumundan kaynaklandığını söyledikleri Mûsâ'nın hatırına gelmişti. Dile getirdikleri bu sözü, "Sen bize gelmeden önce de geldikten sonra da bunlar başımıza gelmiştir" şeklinde kendilerinden bir özür mahiyetinde söylemişlerdir, ki Mûsâ böyle söylediklerini veya akıllarına böyle bir şeyin geldiğini zannetmesin. En doğrusunu Allah bilir. Onların bu sözleri onu ayıplamak ve kınamak amacıyla söylemiş olmaları da mümkündür. Bu durumda şöyle demiş olurlar: Geçmişte sen bize gelmeden önce hizmette kullanılmada, bize geldikten sonra ise çeşitli zararlarla biz senden dolayı eziyete mâruz kalıyorduk. Bazı müfessirler bu beyan hakkında şöyle demiştir: Peygamberlikle bize gelmeden önce senden dolayı bize işkence edildi. Onlara yapılan işkenceden maksatları oğulların öldürülmesi ve kadınların hizmette kullanılmasıdır. Peygamberlikle gelmesinin ardından ise daha sonra onların başına gelen sıkıntıları kastetmişlerdir. Fakat ilk yorum gerçeğe daha yakın ve daha uygun bir görüştür.

      Mûsâ, Umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar dedi. Umulur ki demek olan "asa" (عسى) ifadesi Allah hakkında kullanılınca vâcib anlamına gelir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlara düşmanları yok etmeyi ve düşmanların yerine onları yeryüzüne hâkim kılmayı vâdetti.

      Nasıl hareket edeceğinizi görmesi için. Bu beyan da iki şekilde yorumlanabilir. İlki, Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünü sizin için yapması, O'nun imtihan olmaksızın, dilediğinizi yapmanız üzere bunu size vermesi değil rızkınızı genişletmesi ve bu konuda sizi imtihan etmesidir. İkincisi, Cenâb-ı Hak nasıl sabredeceğinizi görmek için sıkıntı ve belâlarla sizi imtihan ediyor. Bir başka yorum da şu olabilir: Mûsâ (a.s.) onlara, umulur ki Rabb'iniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılar ki size vermiş olduğu nimetlere karşı Rabb'inize nasıl şükredeceğinizi görsün" demiştir. Bir diğer muhtemel yorum da şudur: Yaptığımız davranışlar sebebiyle sizin için gerçekleşecek ceza ve sevabın nasıl olduğunu görmesi için.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü çoğul şahıs fiilidir. Öznesi, Firavun'un yeni soykırım fermanı karşısında dehşete düşen İsrailoğullarıdır (Mûsâ'nın kavmidir).

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir sesten ziyade, bir topluluğun içinde bulunduğu ruh halini, şikâyeti ve psikolojik dışavurumu resmi bir beyanla lidere sunması olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (dediler) kullanımını, ezilen kitlelerin (mustazafların) "kurtarıcı" figürüne karşı geliştirdikleri o sitemkâr ve sabırsız sosyolojik refleks üzerinden tahlil eder. Mûsâ onlara "sabredin" demişti; ancak kavim, sabretmek yerine derhal "kâlû" (dediler) eylemiyle Mûsâ'ya karşı kitle halinde bir şikâyet ve sitem mekanizması geliştirerek, kendi acizliklerini ve bıkkınlıklarını liderin omuzlarına yüklemişlerdir.

        Ûzînâ (أُوذِينَا)

        Kelimenin etimolojik kökü e-z-y (hemze-zel-ye) harflerinden oluşur. Meçhul (edilgen) yapıda, birinci çoğul şahıs (biz) geçmiş zaman fiilidir. "Bize eziyet edildi / eziyete uğratıldık."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının insanın doğasına ve bedenine ters düşen, hoşa gitmeyen, ağır gelen her türlü zarar, sıkıntı ve işkence (eziyet) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ezâ" kavramının sadece fiziksel bir acı veya dayak olmadığını; insanın onurunu kıran, şerefini lekeleyen, sürekli tekrarlanan can sıkıcı psikolojik şiddeti ve sistematik aşağılanmayı da kapsadığını açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin "meçhul/edilgen" (ûzînâ) formunda kullanılmasındaki derin kitle psikolojisini inceler. İsrailoğulları "Firavun bize eziyet etti" şeklinde fâili (özneyi) zikreden etken bir cümle kurmazlar. Edilgen yapı, onların zihinlerindeki o mutlak "kurban/mağdur" psikolojisini yansıtır. Onlar asırlardır öylesine ezilmişlerdir ki, kendi varlıklarını tamamen edilgen, sadece üzerine acı boşaltılan birer "nesne" olarak algılamaktadırlar.

        Patricia Crone, "bize eziyet edildi" şikâyetini köle ahlakı ve siyasi sızlanma (political whining) bağlamında okur. Mûsâ onlardan sarsılmaz bir sabır ve direniş beklerken; köleleştirilmiş kavim, özgürlüğün bedel ödemeden (ve anında) sihirli bir değnekle gelmesini umut ettiği için, devlet terörü karşısında anında teslimiyetçi bir sızlanmaya (ûzînâ) sığınmıştır.

        Min Kabli (مِنْ قَبْلِ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-b-l (kaf-be-lam) harflerine dayanır. Başındaki "min" harf-i ceri başlangıç (den/dan) bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye yönelmek, ön taraf (kıble) ve zaman bakımından eylemin gerisinde kalan "öncelik/geçmiş" olduğunu belirtir. Kavmin yaşadığı o uzun ve karanlık esaret tarihine atıf yapar.

        En Te'tiyenâ (أَنْ تَأْتِيَنَا)

        "En" mastar edatı ile e-t-y (hemze-te-ye) kökünden gelen ikinci tekil şahıs (sen) muzari fiilinin ve "nâ" (bize) zamirinin birleşimidir. "Senin bize gelmenden (önce)."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir amaca ve hedefe kasti bir yönelişle varmak, gelmek olduğunu belirtir.

        Michael Cook, bu ifadeyi Geç Antik Çağ'ın "Mesih/Kurtarıcı beklentisi" diyalektiği üzerinden okur. Kavim, Mûsâ'ya "Sen bize gelmeden önce zaten eziliyorduk" derken, zımnen şunu söyler: "Biz senin gelişinle (te'tiyenâ) mucizevi, kan dökülmeyen ve anında gerçekleşen bir kurtuluş bekliyorduk. Bizim makûs talihimizi değiştireceğini umuyorduk."

        Ve Min Ba'di (وَمِنْ بَعْدِ)

        "Ba'd" kelimesinin etimolojik kökü b-a-d (be-ayn-dal) harflerinden oluşur. Başındaki "ve" bağlaçtır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının uzaklık, ayrılık ve "kabl" (önce) kavramının mutlak zıddı olarak zaman bakımından "sonralık" bildirdiğini ifade eder.

        Mâ Ci'tenâ (مَا جِئْتَنَا)

        "Mâ" mastariyet edatı ile c-y-e (cim-ye-hemze) kökünden gelen ikinci tekil şahıs geçmiş zaman fiilinin ve "nâ" (bize) zamirinin birleşimidir. "Sen bize geldikten (sonra da)."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gelmek, bir eylemi meydana getirmek ve bir mekâna ulaşmak olduğunu belirtir. E-t-y kökünden daha vurgulu bir varış bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambiliminde İsrailoğullarının kurduğu bu "Önce ve Sonra" (kabli - ba'di) denklemini muazzam bir statükocu sitem (hayal kırıklığı) olarak derinlemesine tahlil eder. Mûsâ (hakikat/vahiy) gelmiştir; ancak köle kavim için hiçbir şey değişmemiştir. Onlar Mûsâ'ya adeta şunu söylerler: "Sen yokken de köleydik, Firavun bizi eziyordu. Sen geldin (ci'tenâ), mucizeler gösterdin ama Firavun şimdi daha da öfkelendi ve bizi eskisinden daha beter keseceğini söylüyor. Senin elçiliğin bizim hayatımızda konfor namına hiçbir şeyi çözmedi." Hakikati (imanı) konforla ve acısız bir kurtuluşla ölçen o sığ materyalist kitle psikolojisinin en yalın ve en trajik itirafıdır.

        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Öznesi Mûsâ peygamberdir.

        Angelika Neuwirth, Mûsâ'nın kavminin bu ağır sitemi ve nankörlüğü karşısında sinirlenmeyip, şefkatli bir lider olarak "dedi/cevap verdi" (kâle) eylemiyle söze girmesini, Kutsal Kitap geleneğindeki o yüce "peygamberane teselli ve ümit retoriği" bağlamında inceler.

        Asâ (عَسَىٰ)

        Arapçada "umulur ki, belki, yakındır, şüphesiz öyle olacaktır" anlamlarına gelen, ümit (teraccî) ve beklenti bildiren camid (çekimsiz) bir fiildir. Kök harfleri a-s-y (ayn-sin-ye) olarak kabul edilir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeye yaklaşmak, bir işin olmasını ümitle beklemek ve zorluğun ardından gelen iyilik ihtimali olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "asâ" kelimesinin insanlar tarafından kullanıldığında "şüphe ve umut" (belki) bildirdiğini; ancak Kuran'da Allah'ın eylemleri ve peygamberlerin vahiyle verdiği müjdeler bağlamında kullanıldığında kesinlik, mutlak lütuf ve "vaat" anlamına geldiğini açıklar. Mûsâ "umulur ki" derken bir ihtimalden değil, ilahi yasanın o yaklaşmakta olan kesin zaferinden bahseder.

        Rabbüküm (رَبُّكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü r-b-b (ra-be-be) harflerinden oluşur. Sonundaki "küm" (sizin) muhatap zamiridir. "Sizin Rabbiniz."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyi onarmak, düzeltmek, koruyup gözetmek, terbiye ederek aşama aşama kemale erdirmek ve mutlak malik (sahip) olmak olduğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, Mûsâ'nın bu kelimeyi seçmesini teodise (kurtuluş teolojisi) ekseninde tahlil eder. Mûsâ "Allah" veya "El-Kahhâr" demez; doğrudan "Sizin Rabbiniz" der. Kavmine, Allah'ın onları sahipsiz bırakmadığını, onları "terbiye eden, koruyan, besleyen ve düştükleri bu kölelik bataklığından onları bir ebeveyn (Rabb) şefkatiyle/kudretiyle çıkaracak olanın" bizzat kendi Rableri olduğunu hatırlatarak o kırılmış ümitlerini yeniden inşa eder.

        En Yühlike (أَنْ يُهْلِكَ)

        "En" mastar edatı ile h-l-k (he-lam-kef) kökünden gelen if'al babında muzari fiildir. "Helak etmesi, yok etmesi."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin düşmesi, kırılması, parçalanması, ontolojik olarak varlığını yitirmesi ve tamamen ortadan kalkması (ölüm/yıkım) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "helâk" eyleminin sadece biyolojik bir ölüm değil; bir medeniyetin, iktidarın veya sistemin geri döndürülemez bir biçimde kökünden kazınarak tarihten silinmesi, varoluşsal olarak sıfırlanması olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Mûsâ'nın bu vaadini diktatörlüğün ontolojik imhası olarak okur. Mûsâ, Firavun'un "sizi keseceğim" tehdidine karşı devasa bir müjde verir: "Sizin Rabbiniz, size eziyet eden o sistemi ıslah etmeyecek veya uyararak bırakmayacak; onu bütünüyle parçalayıp (helak edip) yeryüzünden silecektir." Zulmün panzehiri, onun o mutlak helakidir.

        Adüvveküm (عَدُوَّكُمْ)

        Tekili "adüvv" olan kelimenin etimolojik kökü a-d-v (ayn-dal-vav) harflerine dayanır. "Düşmanınızı."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının sınırı aşmak, birine karşı haksız yere taşkınlık yapmak (udvân), hakkı gasp etmek, koşmak ve husumet duymak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "adâvet/adüvv" kavramının kalpteki öfkenin fiili bir tecavüze ve nefrete dönüşmesi; fıtrata, adalete ve hakikate düşman olan her türlü zalim otoriteyi ifade ettiğini açıklar. Firavun sadece İsrailoğullarının siyasi rakibi değil, ontolojik bir "düşman" (adüvv) olarak kodlanır.

        Ve Yestahlifeküm (وَيَسْتَخْلِفَكُمْ)

        Kelimenin etimolojik kökü h-l-f (hı-lam-fe) harflerinden oluşur. İstif'al babında, muzari fiil ve "küm" (sizi) zamirinin birleşimidir. "Ve sizi (onların) yerine geçirmesi / sizi halife kılması."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birinin arkasından gelmek, yerine geçmek (ardıllık) ve geride bırakılmak olduğunu belirtir. İstif'al babı, eylemin kasti olarak gerçekleşmesini, bir otoritenin birini bilerek yetkilendirip kendi yerine (veya gidenin yerine) vekil tayin etmesini (istihlâf) bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hilâfet/istihlâf" eyleminin Kuran'da siyasi ve ahlaki bir vekalet kurumu olduğunu; helak edilen zalim bir iktidarın ardından, o boşalan otorite koltuğuna ve mülke Allah'ın takdiriyle yeni bir toplumun "egemen/yönetici" olarak geçirilmesi olduğunu açıklar.

        Patricia Crone, "yestahlifeküm" (sizi onların yerine iktidar yapması) fiilini siyaset felsefesi ve ihtilal diyalektiği bağlamında derinlemesine tahlil eder. Mûsâ, kavmine sadece bir "kaçış" (özgürlük) vaat etmez; onlara doğrudan doğruya "devrim ve iktidar" (istihlâf) vaat eder. Ezilen köleler, sadece Firavun'un zulmünden kurtulmayacaklar; aynı zamanda Firavun'un helak olmasıyla boşalacak olan o devasa medeniyetin, toprağın ve yönetimin yeni mirasçıları (halifeleri) olacaklardır. İktidar, ezenlerden alınarak, ezilenlerin eline ilahi bir lütufla devredilecektir.

        Fîl Ardı (فِي الْأَرْضِ)

        Kelimenin etimolojik kökü e-r-d (hemze-ra-dat) harflerine dayanır. Başındaki "fî" harf-i ceri "içinde" anlamı katar. "Yeryüzünde / O ülkede."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının alt, zemin ve ayak basılan yer olduğunu belirtir. İktidarın soyut bir gökyüzü krallığı değil, doğrudan Mısır'ın (veya vaat edilen) somut, verimli ve siyasi toprağı üzerinde gerçekleşeceğini bildirir.

        Fe Yenzura (فَيَنْظُرَ)

        Kelimenin etimolojik kökü n-z-r (nun-zı-ra) harflerine dayanır. Başındaki "fe", istihlâfın (iktidar oluşun) hemen ardından gelecek olan o kritik süreci bildiren atıf (takibiye) harfidir. Muzari fiildir. "Böylece bakar / gözlemler."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının gözle bir şeye bakmak, dikkat kesilmek, beklemek ve seyretmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin Kuran'da Allah'a isnat edildiğinde fiziksel bir görme değil; kasti bir imtihan, deneme, kulların eylemlerinin arkasındaki niyetleri basiretle kontrol etme ve hesap sorma (murakabe) eylemi olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki sisteminde bu fiili ilahi bir "teodise laboratuvarı" (ahlaki gözlem) olarak okur. İktidar bir lütuf olduğu kadar, devasa bir sınamadır. Allah İsrailoğullarını yeryüzünün hakimi (halifesi) yapacaktır; ama bunu onları kayırmak için değil, ellerine mutlak gücü verdikten sonra o güçle ne yapacaklarını "izlemek/gözlemlemek" (yenzura) için yapacaktır.

        Keyfe (كَيْفَ)

        Arapçada durum ve nitelik soran "nasıl" anlamında soru (istifham) edatıdır.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        Kelimenin etimolojik kökü a-m-l (ayn-mim-lam) harflerinden oluşur. İkinci çoğul şahıs muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilidir. "Ne amel edeceksiniz / ne yapacaksınız."

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının kasti ve iradi olarak bir iş yapmak, emek harcamak, üretmek ve eyleme geçmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının sıradan, tesadüfi bir eylem (fiil) olmadığını; arkasında bilinç, kasıt ve sistematiğin bulunduğu kurumsal/iradi eylemler olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mûsâ'nın teselli cümlesinin sonundaki bu vurucu kapanışı ("Nasıl davranacağınıza/amel edeceğinize bakar"), Kuran'ın "iktidar imtihanı" olarak derinlemesine analiz eder. Mûsâ kölelerine şu sarsıcı uyarıyı yapar: İktidar olmak (Firavun'un yerine geçmek) mutlak bir başarı veya kurtuluş garantisi değildir. Allah gücü size verdiğinde, sizin "nasıl ameller" (keyfe ta'melûn) üreteceğinize bakacaktır. Siz, elinize gücü geçirdiğinizde adaleti ve tevhidi mi tesis edeceksiniz; yoksa ezildiğiniz o günleri unutup, gücün şehvetine kapılarak bizzat şikayet ettiğiniz o "yeni Firavunlara" mı dönüşeceksiniz? Kölelikten kurtulmak kolaydır; asıl zor olan, gücü eline geçirdiğinde (istihlâf) zalimleşmeden, ahlaklı ve adil (salih) bir amel üretebilmektir. Tarihin gözü (nazar), ezilenin iktidar olduğu o ilk anın üzerindedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X