Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

A'râf Sûresi, 128. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    A'râf Sûresi, 128. Ayet

    قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اسْتَع۪ينُوا بِاللّٰهِ وَاصْبِرُواۚ اِنَّ الْاَرْضَ لِلّٰهِۚ يُورِثُهَا مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle mûsâ likavmihi-ste’înû bi(A)llâhi vasbirû(s) inne-l-arda li(A)llâhi yûriśuhâ men yeşâu min ‘ibâdih(i)(s) vel’âkibetu lilmuttekîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Mûsâ kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar; (güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir.

      Mûsâ kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. Bu ilâhî beyan şu şekilde anlaşılabilir: O'na itaati yerine getirmek suretiyle Allah'tan yardım isteyin ki belki bununla Allah'a yaklaşabilir ve onun katında bir yakınlığınız olur. Diğer muhtemel yorum ise onlara şöyle demiş olmasıdır: Size galibiyet ve zaferle yardım etmesi için Allah'tan yardım isteyin, onların eziyetlerine ve musibetlerine sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır, O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar. Bu ilâhî beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bu ifade Mûsâ'dan (a.s.) onlara yönelik olarak düşmanlara karşı galibiyet, zafer ve düşmanların yok edilmesinden sonra yeryüzünün onlara verilmesi vâdi konumunda olabilir. Bu, başka bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurmasına benzer: "Oysa biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (ülkelerinin) vârisleri haline getirmek istiyorduk". Yine bu beyan Mûsâdan (a.s.) onlara yönelik Allah'ın kaderine rıza göstermekte sabır telkin etme konumunda da olabilir. Buna göre yeryüzü Allah'ındır, dilediğine vererek el değiştirir. Siz belâlara karşı sabredin ve O'nun kaderine razı olun. (Güzel) sonuç, takva sahiplerinindir. Hasan-1 Basrî şöyle demiştir: Sonuç, yani âhiret özel olarak takvâ sahiplerinindir. Dünya ise kâfirler ile müslümanlar arasında ortaktır, diğerleri için olmayan ötekiler için olur. Ahiret ise kâfirler için değildir, sadece müslümanlar içindir. Bu, başka bir âyet-i kerîmede ifade edilen durumdur: "Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı rahmânı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık". Bu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Diğer âlimler ise şöyle demiştir: Sonuç, takvâ sahiplerinindir. Yani ilk seferinde onların aleyhine olsa da zafer ve yardımla gelen işin sonu, düşmanlara karşı takva sahiplerinindir.

      Mûsâ kavmine dedi ki: Allah'tan yardım isteyin ve sabredin. -En doğrusunu Allah bilir ya- Mûsâ (a.s.) onlara dinî ve dünyevî bütün ihtiyaçlarını gidermekte Allah'tan yardım talep etmelerini emretmiştir. Bunun, Allah'ın emrettiklerinde başarı, yasakladıklarında ise korunma talebi anlamında olması muhtemeldir. Aynı şekilde Allah'tan yardım ve başarı ile yasakladığı fiillerden korunma talebi konusunda insanlar arasındaki açık durum, seçkin kimselerin geleneğidir. Yardım sadece Allah'tandır. Ayrıca Mûtezile'nin görüşüne göre bu durum geçerli değildir. Çünkü yardım istemek sorumlu olunan şeyin yerine getirilmesine dayanır o da verilmiştir. Zira onlara göre mükellef olduğu halde bu kimse için Allah katında sorumlu kılındığı hususları yerine getirmeyi sağlayan bir şeyin kalmış olması mümkün değildir. Kendisine verilmiş bir şeyin talep edilmesi, verilen şeyin gizlenmesidir. Verilen şeyin gizlenmesi ise nankörlüktür. Bu durumda sanki Cenâb-ı Hak nimetlerine nankörlük etmeyi, bunları gizlemeyi ve onu sıkıntıya sokmak talebinde bulunmasını ona emretmiş olur. Bu gibi durumları Allah hakkında düşünmek inkâr anlamına gelir. Ayrıca ya talep ettiği şeyler Allah katında vardır ki bu durumda tam olarak ona vermemektedir ya da Allah katında yoktur ki bu durumda o kimsenin Allah'tan istemesi alay etmek içindir. Zira olmadığını bildiği bir şeyi bir kimseden isteyen kişi örfî bakımdan onunla alay etmiş olur. Bununla birlikte talep ettiği şeyi ya mükellef kıldığı halde ona vermemesi Allah'ın hakkıdır, ki bu durumda Mûtezile'nin "din bakımından insanın yararına olan şey, Allah katında olduğu halde ona vermediğinde mükellef kılması caiz değildir" görüşü geçersiz olur. Yahut ona vermemesi Allah'ın hakkı değildir. Bu durumda sanki "Allah'ım haksızlık yapma, zulmetme!" demiş olur. Rabb'i hakkında böyle bir bilgiye sahip kimsenin öncelikli olarak İslâm'a girmesi gerekir. Bununla birlikte yardım edilmesi durumunda zelil olmayacağı, korunması durumunda sapmayacağı konusunda kalbi tatmin olmadıkça kimse Allah'tan yardım dilemez. Mûtezile'ye göre Allah bunun benzerini yerine getiremez. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ) Kelimenin etimolojik kökü k-v-l (kaf-vav-lam) harflerine dayanır. Geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs fiilidir. Öznesi (fâili) Mûsâ peygamberdir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının söz söylemek, harfleri bir araya getirerek bir beyanda bulunmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran'da sıradan bir hitaptan ziyade, muhatabın (kavminin) yaşadığı ağır travma, korku ve baskı karşısında bir liderin sunduğu teolojik ve stratejik teselli, yol haritası ve sarsılmaz duruş olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Firavun’un az önceki dehşet saçan "katledeceğiz ve ezeceğiz" şeklindeki soykırım fermanının ardından Mûsâ’nın "dedi" (kâle) eylemiyle söze girmesini, tiranlığın gürültüsüne karşı ilahi sükûnetin ve rasyonel direnişin sesi olarak tahlil eder. Mûsâ, celladın diliyle değil, kurtarıcının diliyle konuşur.

        Mûsâ (مُوسَىٰ) Özel isimdir. Arapça etimolojik formlara (m-v-s) oturtulmaya çalışılsa da aslen Mısır ve İbrani havzasına ait yabancı bir kelimedir.

        El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça kurallarıyla türetilmediğini, Kıptice (Eski Mısır dili) kökenli olarak dile yerleşmiş (mu'arreb) bir kelime olduğunu; "su" (mû) ve "ağaç/kurtarılan" (sâ) kelimelerinin birleşiminden oluşup "sudan çıkarılan" anlamına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin evrensel etimolojisini ve filolojik kökenini detaylıca tahlil ederek Eski Mısır dilindeki "ms/mose" (çocuk, doğmuş) köküne dayandığını ifade eder.

        Li-Kavmihî (لِقَوْمِهِ) "Li" (için/yönelik) harf-i ceri, k-v-m (kaf-vav-mim) kökü ve "hî" (onun) zamirinin birleşimidir.

        İbn Fâris, "kavm" kökünün asıl anlamının ayağa kalkmak, dikilmek ve bir arada eylemde bulunan insan kitlesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mûsâ’nın doğrudan "kavmine" (ezilen İsrailoğullarına) hitap etmesini, kriz anındaki toplumsal dayanışma ve psikolojik tahkimat olarak okur. Firavun'un tehdidi tüm kavmi hedef almıştır; Mûsâ da cevabını tüm kavmi kuşatacak bir direniş bilinciyle verir.

        İsteînû (اسْتَعِينُوا) Kelimenin etimolojik kökü a-v-n (ayn-vav-nun) harflerine dayanır. İstif'al babında, ikinci çoğul şahıs (siz) emir kipidir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının birine bir işi yapması için güç vermek, destek olmak, arka çıkmak ve yardım etmek (avn) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istiane" eyleminin insanın kendi gücünün yetmediği, aciz kaldığı büyük zorluklar karşısında, o işi tamamlayabilecek mutlak bir kudretten kasti ve samimi olarak "yardım ve güç talep etmesi" olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki diyalektiğinde bu emri (isteînû / yardım isteyin) muazzam bir "güç transferi" olarak tahlil eder. Firavun, devletin kaba kuvvetiyle (ordusuyla ve cellatlarıyla) korku salmaktadır. Mûsâ, kavmine bu dünyevi güce karşı koyacak fiziksel bir ordu vaat etmez; onlara, sarsılan iradelerini onaracak ve korkularını dindirecek olan "aşkın ve mutlak bir güç kaynağından" (Allah'tan) manevi lojistik destek almalarını emreder. Yardım talebi, acziyetin değil, en büyük güce eklemlenmenin (tevhidin) ifadesidir.

        Billâhi (بِاللَّهِ) Yüce Yaratıcı'nın ismidir. Kökü e-l-h (hemze-lam-he) harflerine dayanır. Başındaki "bâ" harf-i ceri vasıta, sığınma ve beraberlik (ile) bildirir. Yardım talebinin yegâne adresini (Allah'ı) sabitler.

        Vasbirû (وَاصْبِرُوا) Kelimenin etimolojik kökü s-b-r (sad-be-ra) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır. İkinci çoğul şahıs emir kipidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyi sıkıca tutmak, hapsetmek, insanın kendi nefsini (duygularını) dizginlemesi ve zorluk karşısında dağılmaması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabr" kavramının pasif bir bekleyiş değil; aklın ve imanın sınırları içinde kalarak, korku ve acı karşısında sarsılmadan "aktif bir direnç" göstermek olduğunu açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), yardım talebi (istiane) ile sabır (direniş) arasındaki eylemsel bağı tahlil eder. Sabır, yardımın (Allah'ın desteğinin) insan ruhunda ete kemiğe bürünmüş halidir. Firavun'un sistematik şiddetine karşı İsrailoğullarının elindeki yegâne siyasi ve psikolojik silah "sabır"dır; yani boyun eğmeden, kimliğini kaybetmeden ve davasından vazgeçmeden ayakta durma iradesidir.

        İnnel Arda (إِنَّ الْأَرْضَ) "İnne" (şüphesiz/muhakkak) pekiştirme edatı ve e-r-d (hemze-ra-dat) kökünden gelen "arz" (yeryüzü/toprak/ülke) kelimesinin birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının alt, zemin ve ayak basılan yer olduğunu belirtir.

        Patricia Crone, Mûsâ’nın cümleye "Şüphesiz yeryüzü/ülke..." diye başlamasını, mülkiyet ve egemenlik üzerine kurulu bir "karşı-jeopolitik" dersi olarak okur. Firavun "Mısır benimdir, nehirler altımdan akar" diyerek toprağı mülkiyetine geçirdiğini iddia ederken; Mûsâ, bu seküler mülkiyet iddiasını tek bir evrensel gerçeklikle (arzın gerçek sahibini hatırlatarak) çürütmeye başlar.

        Lillâhi (لِلَّهِ) "Allah içindir / Allah'a aittir." "Lâm" (aidiyet/tahsis) harf-i ceri ve Allah isminin birleşimidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadeyi tiranlığın "vatan/toprak" üzerindeki kutsal ve sarsılmaz mülkiyet iddiasına vurulan en büyük darbe olarak tahlil eder. Firavun toprağın (arzın) mutlak sahibi (rabbü'l-arz) olduğunu iddia ederken; Mûsâ "Hayır, yeryüzü Allah'ındır" diyerek mülkiyetin gerçek ve aşkın kaynağını ifşa eder. Bu, yeryüzündeki hiçbir tiranın toprağı kendi mülkü gibi kullanamayacağının, insanların o topraklarda ancak emanetçi olduğunun teolojik manifestosudur.

        Yûrisühâ (يُورِثُهَا) Kelimenin etimolojik kökü v-r-s (vav-ra-se) harflerine dayanır. İf'al babında, üçüncü tekil şahıs muzari fiildir. Sonundaki "hâ" zamiri arza (toprağa) döner. "Onu miras bırakır / vâris kılar."

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir kimsenin ölümünden sonra malının veya konumunun başkasına geçmesi, bir şeyin asıl sahibinden bir başkasına intikal etmesi olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "îrâs" (miras bırakma) eyleminin Kuran'da sıradan bir veraset hukuku olmadığını; bir toplumu bir yerden söküp atıp, oranın yönetimini ve bereketini bir başka (lâyık olan) topluma "ilahi bir devir-teslimle" aktarmak olduğunu açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, bu kelimeyi tarihin devinimi (sünnetullah) bağlamında okur. "Miras bırakır" fiili, iktidarların kalıcı olmadığını, bugün Firavun'un elinde olan o "arzın" yarın bir başkasına devredileceğini müjdeler. Miras, mülkün el değiştirmesindeki o kaçınılmaz ilahi yasadır.

        Men Yeşâü (مَنْ يَشَاءُ) "Men" (kimse/kim) ism-i mevsulü ile ş-y-e (şın-ye-hemze) kökünden gelen "yeşâ" (diler/ister) fiilinin birleşimidir.

        İbn Fâris, "meşîet" (dileme) kökünün asıl anlamının bir şeyi kasten seçmek, irade etmek ve onu varlık sahasına çıkarmak olduğunu belirtir. Mirasın kime verileceği tiranın keyfine veya soyuna değil, Allah’ın mutlak ve adil iradesine bağlıdır.

        Min İbâdihî (مِنْ عِبَادِهِ) Tekili "abd" olan kelimenin etimolojik kökü a-b-d (ayn-be-dal) harflerinden oluşur. Sonundaki "hî" (onun) zamiri Allah’a döner.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının boyun eğmek, hizmet etmek, bir otoriteye pürüzsüzce teslim olmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" kavramının sadece köleliği değil; insanın kendi hür iradesiyle Yaratıcı'nın ahlaki ve hukuki nizamına dahil olmasını ifade ettiğini açıklar. Allah, yeryüzünün mirasını (iktidarı) kendisine "kul" (abd) olanlara, yani O’nun adaletini temsil edenlere vermeyi murad eder.

        Vel Âkıbetü (وَالْعَاقِبَةُ) Kelimenin etimolojik kökü a-k-b (ayn-kaf-be) harflerine dayanır. Başındaki "ve" bağlaçtır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının bir şeyin arkası, topuk, bir eylemin peşinden gelen nihai sonuç olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "âkıbet" kavramının, bir mücadelenin, bir ömrün veya bir sürecin varacağı o son durak, kesinleşmiş netice ve zafer olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "âkıbet" kelimesinin burada zaferle eşanlamlı kullanıldığını tahlil eder. Mûsâ kavmine şunu söyler: Şu an yaşadığınız acılar, işkenceler ve baskılar geçicidir; sürecin en sonunda (âkıbetinde) kimin ayakta kalacağı, kimin kazandığı asıl gerçektir.

        Lil-Müttekîn (لِلْمُتَّقِينَ) Tekili "müttaki" olan kelimenin etimolojik kökü v-k-y (vav-kaf-ye) harflerine dayanır. "Lâm" (için) harf-i ceriyle kullanılan ism-i fâil çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının korunmak, sakınmak, bir şeyle arasına siper (vıkâye) koymak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "takvâ" kavramının insanın kendini günahlardan, zulümden ve kibre kapılmaktan koruması; Allah’ın sınırlarını (hukukunu) çiğnememek için teyakkuzda olması (sorumluluk bilinci) olduğunu açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ayetin bu sarsıcı kapanışını muazzam bir "zafer sosyolojisi" olarak okur. Tarihin "nihai sonucu" (âkıbet), ne kaba kuvvete, ne silaha, ne de Firavun'un o "kahredici" (kâhir) şiddetine aittir. Âkıbet, sadece ve sadece "müttekîlere" (takvâ sahiplerine/sorumluluk bilinciyle direnenlere) aittir. Mûsâ bu tek kelimeyle; kaba gücün (Firavun’un) geçici başarısına karşı, ahlaki üstünlüğün ve sorumluluk bilincinin (takvânın) "nihai ve ezici zaferini" tarihe bir ilahi yasa olarak mühürler. Kurtuluşun anahtarı ordu kurmak değil, takvâ (korunma/direnç) zırhını kuşanmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X